TÜRK-SLAV İLİŞKİLERİNİN BAŞLANGIÇ DÖNEMLERİ ÜZERİNE

TÜRK-SLAV İLİŞKİLERİNİN BAŞLANGIÇ DÖNEMLERİ ÜZERİNE

Türklerin veya İç Asyalı kavimlerin yerlerinde kalamayıp göçmeleri nasıl bir tercih değil de, coğrafyanın getirdiği zorunluluk ise; yani bozkırın, artan nüfusu belli bir noktadan sonra besleme imkanı yok ise, bunların kendilerine menzil olarak en başta ve en çok Doğu Avrupa’yı (veya Batı Avrasya) almaları da aynı derece bir zorunluluğun eseri idi. İç Asyalı kavimler göç vakti geldiğinde Avrupa’ya gitmek zorunda idiler; başka yerleri tercih edenler ise bu mecburiyete ve jeokültürün dayatmasına rağmen hareket eden topluluklar idi.

Bu jeokültürel zorunluluğa kaynak teşkil eden sebepleri şöyle açıklayabiliriz: Türklerin ortaya çıktığı yer olmasa da, anavatanları olduğu üzerinde anlaşılan İç Asya, daha doğru ve jeokültürel bir tabirle Doğu Avrasya, bugünkü dünyanın oluşumunu netice veren hemen bütün beşeri hareketlenmelerin çıkış noktasıdır (‘Reservoir des invasions’ tanımı aynı olgunun bir başka açıdan tarifidir; ancak ‘des civilisations’ tanımı için daha fazla sebep vardır). Doğu Avrasya insanı için soğuk ve karanlık kuzey ile okyanusun sislerini taşıyan doğunun bir yaşam alanı ifade etmediği açıktır. Mançurya-Kore bölgesi de zaten yoğun nüfusludur. Güneyde sırasıyla yoğun ve bütünleşmiş bir nüfusu, dolayısıyla eski ve güçlü bir devlet geleneği (yani savunma düzeni) olan Çin, onun batısındaki dünyanın tavanı unvanlı Tibet ve ardından Himalaya-Hindikuş yükseltileri yolu kesmektedir. Yolun açıldığı noktada ise bir başka aşılamaz beşeri engel olarak İran durmaktadır (İran’ı eski zamanlarda bugünküne nazaran doğuya çok fazla açılmış olarak görmekteyiz).

Dolayısıyla güney tamamen kapalıdır; kuzeyin hava şartlarında değişme söz konusu değildir ve tek yol olarak batı kalmaktadır. Doğudan gelenlerin bir şansı olarak, daha doğrusu onların öncüllerinin sebep olduğu bir yapının sonucu olarak, verimli ve güzel bir ülke olan Batı Avrasya’da Çin ve İran gibi yeknesak bir beşeri yapı oluşmamıştır. Oluştuğu anda, yani Rus ulusunun pekişmiş bir beşeri yapı olarak ortaya çıkmasıyla da batıya hareket de birdenbire kesilmiştir. Ancak bu, son beş yüzyılın gerçeğidir; en son fazla ilerleyemeyen Kalmuk göçüyle kesilmiştir; daha öncesinde burası adeta bomboştur ve buraya yönelip de eliboş kalan, başarısız olan bir topluluğa örnek yoktur. Sadece Sakalar, Hunlar veya Kıpçaklar gibi büyük kütleler değil, Bulak ve Sekeller gibi küçük topluluklar dahi bunu başarmış, batıda yurt tutmuşlardır. Göz önüne alınması gereken bir başka nokta daha var: Çok geniş bozkırlara sığmayan topluluklar, verimli bir başka bölgede küçük bir alana sığabilmektedir; özellikle yerleşik hayata geçtikten sonra sorun kalmamaktadır. Örnek olarak, bugünkü Ukrayna büyüklüğünde bir araziye sığmayan Batı Bulgarları, Dobruca-Deliorman bölgesine, üstelik oraya daha önce yerleşen İslavlarla birlikte sığmışlardır.

Avrasya’daki bu jeokültürel gerçekliğin başlangıcını çok eskilere, tarih öncesine götürmek zorundayız. Doğu Avrupa’ya İç/Orta AsyalIların gelişi ile ilgili en erken bilgimiz Sakalardan (İskitler) itibaren başlar. Ancak M.Ö. 1000 civarında Orta Asyalıların Çin’i işgal ederek Chou (Cou) hanedanını kurduklarını göz önüne alırsak ve de buna aynı bölge kaynaklı oldukları sanılan toplulukların çok daha erken tarihlerde Mısır, Doğu Anadolu ve özellikle Güney Mezopotamya’ya geldiklerini eklersek, Doğu Avrupa’ya göçlerin başlangıcını da Sakalardan öncesine almak için mantıki sebepler ortaya çıkar. Bu savın karşısındaki iddia ise, doğuya doğru Hint-Avrupalı yayılmasının uzun süre İç Asyalıların batıya geçişini engellediği şeklinde olabilir. Böyle bile olsa, Sakaların batıya göçü (M.Ö. 7. yy) yeterince erken bir tarihte yer almıştır.

Osman KARATAY

Tarihçi-Yazar / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ