TÜRK MİMARİSİNDE YAZI

TÜRK MİMARİSİNDE YAZI

Kültür aktarımında en önemli yere sahip olan yazı, herhangi bir ses ve diyalektik özellik olmadan iletişimi kurmayı sağlayan bütün işaretlere denmektedir. Bir başka ifadeyle, insanların, düşüncelerini başkalarına bildirmek için herhangi bir madde üzerinde çizmek, kazımak veya yazmak suretiyle kullandıkları şekil ve işaretlerin tamamına verilen addır.[1]

Yazı, geçmişteki kültürel oluşumun ve birikimin tanınmasına, değerlendirilmesine ve sonraki nesillere aktarılmasına imkân sağlayan belli başlı vasıtalardandır. İnsanlık tarihi kadar eski olan yazı, yüzyıllar boyunca gelişmiş ve sonuçta harflerden oluşan olgun bir alfabe hâline ulaşmıştır. Kaynağı ve harf şekilleri farklı olsa da, bütün toplumların meydana getirdiği ve ihtiyaçlarını karşılamada kullandıkları yazı, yüksek medeniyetlerin kurulmasına yol açmıştır.

Mimarî eserler, insanların barınma, savunma, ibâdet, eğitim, öğretim, ticaret, seyahat ve su gibi farklı ihtiyaçlarını karşılama amacıyla inşâ edilen yapıların tamamıdır. Dinî, askerî, sosyal ve toplumsal işlevlerin yanı sıra mimarî eserler, plan, malzeme, teknik, üzerindeki her türlü süsleme ve yazı ögeleriyle, insanlığın medenî ve kültürel gelişiminin boyutlarını anlamaya ve değerlendirmeye yardımcı olmaktadır.

Mimarîde yazı konusu ise belki de geçmiş hakkında gerçek bilgi elde edebilmenin en önemli belgeleri arasındadır. Kâğıt, parşömen, kumaş gibi çabuk yıpranan, yanıcı ve yok olma özelliği fazla olan malzeme üzerindeki yazılar ve belgeler, bu sebepler yüzünden maalesef günümüze oldukça zor ulaşmaktadır. İşte bu sebeple Türk Mimarîsinde Yazı konusu, Türk tarihine ait yazılı belge ve bilgilerin toplanıp değerlendirilmesi açısından ayrı bir öneme sahiptir.

Bu çalışmada öncelikle İslâm öncesi Türk mimarîsinde yazı özellikleri ele alınacaktır. Sonra da Türkler’in Müslümanlığı kabulüyle birlikte inşâ ettikleri yapılar üzerinde yer alan yazıların türleri ve içerikleri incelenecektir.

A. İslâm Öncesi Türk Mimarîsinde Yazı

Türkler’in İslâm öncesi dönemlerde Budizm, Hıristiyanlık, Zerdüştlük ve Maniheizm gibi dinlere mensup olduğu bilinmektedir. Onlardan kalan tapınak, manastır ve mezar anıtı gibi yapılarda duvar resimlerinin hâkim olduğu görülmektedir.[2]

Türkler’e ait taş ve ahşap gibi malzemeler üzerine yazılmış en önemli kitâbeler, Göktürkler’den kalan yazıtlardır. Göktürk alfabesiyle taş malzemeye yazılmış bu kitâbeler, bugünkü Moğolistan Halk Cumhuriyeti sınırlarında yer almaktadır. Orta Asya’da yaklaşık 550-744 yılları arasında 200 yıla yakın hüküm süren Göktürk Devleti’nin iki dönemine ait kitâbeler günümüze ulaşmıştır. Bunlardan birincisi, takrîben 581 yılında dikilen Bugut Âbidesi, Göktürk Kağanlığı’nın 572-580 yılları arasındaki devresine ışık tutmaktadır.[3] Bu yazıt, Göktürk hânedânının resmî bir yazıtı olmasına rağmen Türk diliyle yazılmamıştır. Kitâbenin üç tarafı Soğdca, bir tarafı ise Sanskritçe yazılmıştır. Kitâbe, ismi başka kaynaklarda geçmeyen Magaz Tekin adında bir Türk şehzâdesinin mezar taşına aittir.[4] Magaz Tekin, Bumin Kağan’ın oğlu ve Mugan Kağan’ın da kardeşidir. Bu anıt, “Boz kurttan süt emen elleri kesilmiş çocuğun kabartma resmi” anlamını taşıyan “Ergenekon Destanı” kabartmasını içermesi açısından da önemlidir.[5]

Bugut Âbidesi’nden sonra Türkler’e ait kitâbeler, 680-745 yılları arasında hüküm süren ikinci hânedan devresine ait “Bengü Taş (Ebedî Taş) ”lardır. Bunlar, 687-692 yılları arasına tarihlenen Çoyren Kitâbesi, 719-720’de dikilen Ongin Kitâbesi, 723-725’te dikilen Köl-İç-Çor Kitâbesi, 724’te yazılan Tekeş Köl Todun İnisi Altun Tamgan Tarkan Kitâbesi, 732’de dikilen Köl Tigin Kitâbesi (Resim 1), 732-734 tarihleri arasında dikilen Tonyukuk Kitâbesi ve 735 yılında dikilen Bilge Kağan Kitâbesi (Resim 2) ’dir. Bu kitâbeler, Göktürk alfabesiyle ve Göktürkçe diliyle yazılmış olup, aynı coğrafyada dikilmiş mezar taşlarıdır. Türk Milleti’ne ait Türk adının kitâbelerde geçen en erken tarihlileri, bu yazıtlarda (Orhun Âbideleri’nde) yer alması bakımından ayrı bir öneme sahiptir.[6]

744’te Göktürk Devleti’nin yıkılışı sonrasında yerine geçen Uygurlardan 750 tarihli Tes Kitâbesi, 741-753 yılları arasındaki olayları içeren Terh/Taryat Kitâbesi ve 759-760 tarihlerinde dikilen Şine-Usu Kitâbesi günümüze ulaşmıştır. Bunlar da Göktürkçe yazılmışlardır. Bu kitâbeler arasında özellikle Terh/Taryat Kitâbesi, Türkler’in yazın ve kışın oturdukları coğrafyanın sınırlarını, önemli şehirlerini, nehir ve dağ adlarını içermesinin yanı sıra Türk ordu teşkilâtına da ışık tutması açısında önemlidir. Günümüzde olduğu gibi o tarihlerde de ordunun onbaşı-yüzbaşı-tümenbaşı sıralamasıyla kademelendiği, kitâbeden öğrenilmektedir.

Uygurlar’a ait 821 yılı civarında dikilen Karabalgasun Kitâbesi ise Göktürkçe, Soğdca ve Çince olarak yazılmıştır. Kırgızlar’a ait Suci Kitâbesi de 840 yıllarından sonraya aittir.

İslâm öncesi Türk sanatının ve kültür tarihinin en önemli yazılı belgeleri durumundaki bu eserler, dönemin Türk yöneticilerinin mezar anıtlarıdır. Yazı tarihi açısından oldukça önemli olan bu kitâbeler, taş malzeme üzerine, oyma tekniğiyle yazılmıştır. Harflerin tipolojisi tek tek dikey karakterli şekil ve işaretlerden oluşmakta ve sağdan sola doğru sıralanmaktadır. Kelimeler arasında, kelimeleri birbirinden ayırmaya yarayan üst üste iki nokta kullanılmıştır. Çince, Göktürkçe, Soğdca ve Sankritçe dil farklılığı görülmektedir. Kitâbelerde her dönemin siyâsî olayları, yönetimin başında bulunan hükümdar ve unvanları, coğrafî yer adları, dağ ve nehir adları, gündelik yaşama dair izler, hayat ve ölüm sonrasına ait töreler, ay, yıl ve tarih gibi zaman kavramları yer almaktadır.[7] Kitâbelerin her birinin yazıcısı bilinmese de Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarını, Köl Tigin’in atısı yani yeğeni Yolluğ Tigin’in yazdığı, kitâbenin güney yüzünün son cümlesinde “…Ebedî taş hakkettirdim. (Burası) yakın bir mevki olduğundan ayrıca kolay erişilir (bir) yer olduğundan, böyle kolay erişilir (bir) yerde ebedî taş hakkettirdim, yazdırttım. Onu görüp öylece bilin (ve öğrenin). O taş (ı… hakkettirdim). Bu yazıyı yazan (Köl Tigin’in) yeğeni Yolluğ T (igin’dir)”[8] ifadesiyle geçmektedir.

B. Türk-İslâm Dönemi Mimarîsinde Yazı

Türk devletleri arasında İslâm dînini, devlet dîni olarak kabul eden ilk devlet, İdil (Volga) Bulgarları’dır. Bulgar hâkânı Almuş, 920-921 yılında Abbasî halîfesi el-Muktedir Billâh’a elçi göndererek, kendilerine İslâm dînini öğretmek üzere fakihler, ülkesinde câmiler ve istihkâm yapacak ustalar ve maddî yardım gönderilmesini istemiştir.[9] Aynı tarihlerde Karahanlı Devleti’nin de İslâm’ı kabulüyle X. asırdan itibaren Orta Asya’da Türk toplulukları ve devletleri arasında Müslümanlık hızla yayılmaya başlamış ve buna paralel olarak başta câmi, mescit, medrese gibi Türk-İslâm dönemi mimarî eserlerinin inşâsı da gerçekleşmiştir.

Türkler, Müslüman olduktan sonra bu dînin kutsal kitabı olan Kur’ân-ı Kerim’i, dolayısıyla da Arap harflerini ve Arapçayı da öğrenmeye başlamışlardır. Yavaş yavaş gündelik hayatta ve ilmî faaliyetlerde yer almaya başlayan Arapça, bir süre Türkler’in Göktürk ve Uygur alfabeleriyle birlikte kullanılmıştır. Ancak tamamen dînî bir yapı olan câmiler, onların önceki dönemlerde mâbetlerini süsledikleri fresklerin yerini Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sözlerinden seçilmiş âyet ve hadis metinleri almaya başlamıştır. Böylece Türk mimarîsinde yazı hususu yeni bir anlam, muhtevâ, kimlik ve form kazanmıştır. Özellikle Karahanlı, Gazneli ve Büyük Selçuklu Türkleri’nin Müslüman olmaları, kendi kültürlerindeki tezyînat anlayışının mimarîye yansımasında ve yazı ile süslemenin kaynaşmasında etkili olmuştur. Başta câmiler olmak üzere medrese, türbe, kervansaray gibi mimarî yapıların hemen çoğu, kartuş, madalyon ve kuşaklar hâlinde yazılarla süslenmeye başlanmıştır.

Yazının Türk-İslâm mimarîsinde yer aldığı ilk günden beri bazen süsleme (dekorasyon), bazen başlı başına bir sanat ve kimi zaman da tamamen tarihî önemi olan epigrafik bir belge niteliği taşıdığı görülmektedir. Böylece mimarîde yer alan yazı, başta ma’kılî, muhakkak, kûfî, celî sülüs, celî ta’lik gibi yazı türleri olmak üzere gerek süsleme ve gerekse işlev açısından sanat tarihi ve diğer alanlar için en önemli malzemeyi oluşturmuştur.

İçeriği ne olursa olsun, taş, tuğla, mermer, çini, ahşap, alçı, metal gibi malzeme üzerinde mimarîde yer alan bütün yazılar, kitâbe terimiyle de adlandırılmaktadır.[10] Ancak dar ve yaygın anlamda kitâbe, daha çok binânın kimin tarafından yaptırıldığı, ne zaman, hangi amaçla ve kime inşâ ettirildiği, tarih boyunca kimler tarafından kullanıldığı, işlevine yönelik özellikleri, inşâsını izleyen yıllarda geçirdiği onarım ve yenilenmelerin tarih ve nitelikleri gibi daha birçok konuyu açıklayan ve taş, tuğla, çini, ahşap ve metal gibi malzemelerin üzerine işlenen yazılardır.

Bir mimarî eserdeki yazıların tamamı, o eserin yapısında gizlenmiş dînî, tarihî, kültürel, ekonomik ve sosyolojik etkenleri yansıtan en önemli ve güvenilir belgelerdir. Bu yazılar kronolojiyi de içerdiğinden, devletlerin ilerleme, duraklama, gerileme ve yıkılma dönemlerini tespit etmeye de yardımcı olabilmektedir.

1. Türk-İslâm Mimarîsinde Kullanılan Yazı Türleri

Yazı türlerinin oluşumunda, yazı malzemelerinin farklılığının yanı sıra sanatkârların daima güzel olanı tercih ederek bunu teşvik etmeleri ve zamanın ihtiyacına göre en uygun yazı kompozisyonunu geliştirmeleri etkili olmuştur. Ayrıca mimarînin fizikî büyüklüğü, yazıların da uzaktan görülebilmesi ve okunabilmesi amacıyla iri (celî) yazılmasını gerekli kılmıştır. Türk-İslâm mimarîsinde görülen belli başlı yazı türleri ve özellikleri şunlardır:

Ma’kılî: Bu yazı türünde harflerin hepsi düz, köşeli, geometrik ve donuktur. Harfler sert ve keskin görünüme sahiptir. Mim, vav, fe, kaf, he gibi gözlü harflerin başları düzgün kareler hâlinde yazılmaktadır. Bu yazı türüne Hatt-ı Satrancılî adı da verilmektedir.[11] Daha çok mimarîye bağlı olan bu yazı, el ve kalem hareketleri yerine cetvel, gönye, pergel gibi mimar âletleriyle çizilerek yapılır. Harfler arasında özellikle hareke kullanılmayıp noktaya ise çok az yer verilmektedir.

Karahanlı, Gazneli ve Büyük Selçuklu devletlerinin mimarîsinde inşâ malzemesinin kerpiç ve tuğla olması, dış ve iç mekân yüzeylerinde bu malzemelerin farklı diziliş şekilleriyle ma’kılî yazıyı da yaygın biçimde kullanmalarına imkân sağlamıştır. Karahanlı Devleti’ne ait Namazgâh Câmii (1119-1120) ’nin mihrap duvarındaki bordürde, Büyük Selçuklu Devleti’ne ait Isfahan Mescid-i Cumâ (1072-1092) ’sının portalinde, Isfahan Gez Câmii (XII. yy.) mihrâbiyesinde (Resim 3), İlhanlı devrine ait Natanz Hânikâhı (1316-17) portalinde, Mardin Ulu Câmi (1176-1180) minâresinde, Anadolu Selçuklu dönemi yapısı olan Konya Karatay Medresesi (1251) kubbesi, Konya İnce Minâreli Medrese (1258) kubbesi, Aksaray Sultan Hanı (1229) portali ve Sivas Çifte Minâreli Medrese (1271) minâresi, ma’kılî yazının görüldüğü yapılardan bazılarıdır.

Beylikler dönemine ait Beyşehir Eşrefoğlu Câmii (1297)’nin minberine ait ahşap kapıda da dört halîfenin adları ma’kılî yazı ile işlenmiştir. Erken dönem Osmanlı yapısı olan Muğla-Milas Fîruz Bey Câmii (1394) ’nin taç kapısının alınlığında “Muhammed” lafzı ve Bursa Yıldırım Câmii (1400) ’nin kuzey cephesi pencere sövelerinde altıgenler içinde “Ali” ibâreleri görülmektedir. “Ali” kompozisyonlarının aynısı, 1443-1444 tarihli Edirne-Uzunköprü’nün kemerlerinde, Aydınoğulları dönemine ait Selçuk İsa Bey Câmii (1374) ’nde ve Akşehir Ulu Câmi (1213) mihrâbında da yer almaktadır. Ayrıca Amasya Bayezid Paşa Câmii (1414) revâkında kuşak hâlinde “el-hamdü lillâh” lafzı, Edirne Şah Melek Paşa Câmii (1429) portali bordürlerinde “Allâhü Ganiyyün” cümlesi, İstanbul Sultan II. Bayezid Câmii (1505) ’nin minâre kâidelerinde “el-hamdü lillâh” ve İhlâs sûresinin tamamı (Resim 4), Van Hüsrev Paşa Câmii (1567) ’nin minâre kâidesinde “Allah-Muhammed” lafızları, Bitlis Ulu Câmi (1150) ’nin minâre kâidesinde “Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm” ibâresi ma’kılî yazı türüyle yazılmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ