TÜRK MİMARİSİNDE DARÜŞŞİFALAR

TÜRK MİMARİSİNDE DARÜŞŞİFALAR

Türk mimarisinde belirli işlevsel yapılar vardır. Bu yapılar içinde toplumların kültürel yapısıyla ilgili olan en önemli yapılarsa eğitim programlarının sürdürüldüğü yapılardır. Eğitim programları ile ilgili ilk yapılar, medreselerdir. Medreselerin dinî eğitimle ilgili olduğu kabul edilmektedir. Oysa Türk toplumlarında pozitif bilimlere de geniş ölçüde yer verilmiştir. Pozitif bilimlerle ilgili çok sayıda yazma eserler ile rasathanelerin (gözlemevi) günümüze ulaşan örnekleri bunu doğrulayan deliller olmaktadır.

Anadolu Türk devletlerinin sosyal devlet anlayışı içinde önemli bir yer tutan eğitimin ayrıcalıklı bir dalı olarak, insan sağlığı ile ilgili olan tıp eğitimi, hastaya hizmet fikriyle paralel sürdürülmüş ve bu uygulamalar kalıcı şekle dönüştürülerek tıbbî ve cerrahî yazma eserler meydana getirilmiş, hatta açıklayıcı minyatürlerle, tıbbî âlet resim ve şemalarına bu eserlerde yer verilmiştir.

Kısaca belirtmeye çalıştığımız bu tıbbî olayların oluştuğu yapı birimleri ise darüşşifa (hastahane) ve tıp medreseleri olmuştur. Darüşşifaları (hastaneleri),[1] en basit anlamda “halka sağlık hizmetlerinin sunulduğu yer” olarak, tarif etmek mümkündür. Anadolu’da “darüşşifa” adından başka “şifahane”, “maristan”, “bimaristan”, “darüssıhha”, “darülâfiye”, “me’menülistirahe”, “darüttıb” isimleriyle tanıdığımız sağlık yapılarının tümü aynı anlam içindedir.

Darüşşifa adı altında toplanan bu yapıların emin ve güven verici kadrolara sahip, sağlık açısından güvenilecek kuruluşlar olduğunu öğreniyoruz. Bu sağlık kuruluşlarında din, dil ve ırk farkı gözetilmeden halka sağlık hizmeti sunuluyordu. Gene bu kuruluşlarda görevlendirilecek hekimlerin tıp ilmine vâkıf ve cerrahide mahir olması şartı her devirde geçerli olmuştur. Hastalara psikolojik tedavi metodları (müzikle tedavi-musico therapy) uygulanmış, hatta bu durum vakfiyelerde belirtilmiştir. Sağlık kuruluşlarının önemli diğer bir görevi ise tedaviyi gerçekleştirecek ilaçların buralarda imâl edilmesiydi. Bu ilaçlar Vâkıf’ın koyduğu şartlar çerçevesinde hastaya veriliyordu.

Darüşşifaların ana gayelerinden diğeri ise, tıp eğitiminin burada yapılmasıydı. Zamanı için kullanılan eğitim metodunun usta-çırak şeklinde olması, bu kuruluşların müesseseleşmiş olmasına rağmen icazet (diploma, meslekî belge) müderris (hoca) adına düzenlenmesini gerektiriyordu.[2]

Türk mimarisinin bir yapı şekli olarak gelişmiştir. Türk mimarisinin önemli bir yapı çeşidini oluşturan medreselerin plan şemalarının en önemli örnekleri arasında darüşşifa olarak tanıdığımız yapıların yer aldığını görüyoruz. Genel olarak medrese ana plan şemasının, bu gayelere yönelik en uyumlu plan şekli olduğu görülmektedir.

İlk defa medrese eğitiminin Selçuklu veziri Nizâm-ülmülk tarafından düzenli bir şekle konulması ve çok sayıda medresenin adına inşa edilmiş olması, eğitimde devletin desteğini göstermektedir. Bu medreselerde İslâmî bilimler gibi pozitif bilimlere de yer verildiğini, tıp, matematik, astronomi gibi derslerin okutulduğunu öğreniyoruz.[3] İlk Nizamiye medresesi Nişâpûr’da inşa edilmişti. Fakat Nizamülmülk adına inşa edilen medreselerin en meşhuru 1064-1066 yılları arasında inşa edilen Bağdat’taki medrese olmuştu. Araştırmalar sonucu yapılan yayınlarda, Hargird’deki Nizamiye Medresesi’nin (1087) plan şeması kare bir avlunun dört kenarında yer alan dört eyvan olarak belirlenmektedir.[4] İşte Horasan’da ve İran’da gelişen eyvanlı-avlulu plan şeması, Suriye ve Irak’ta Zengî Mimarisi’nde uygulanmış, Anadolu’da ise medreselerde olduğu kadar darüşşifalarda da en iyi şekilde ifadesini bulmuştur. Şam’da Nureddin Zengi Darüşşifası’nda (1154) uygulanan dört eyvanlı- avlulu plan şeması, Anadolu’da yarım asır sonra yanyana iki kere tekrarlanarak, Kayseri Gevher Nesibe Darüşşifası ve Medresesi’nde tatbik edilmiştir.

Anadolu’da inşa edilen Selçuklu ve Osmanlı dönemi darüşşifalarının Nizamiye medreselerinin bilimsel hiyerarşisini aratmayan bir şekilde işlevlerini sürdürdükleri de bilinmektedir. Her ne kadar Anadolu Selçuklu döneminde inşa edilmiş olan darüşşifalardan sadece Sivas’taki I. İzzeddin Keykâvus Darüşşifası’nın (1217-18) Vakfiyesi’nin bir sureti günümüze gelebilmiş, diğerlerinin vakıf belgeleri kaybolmuş ise de bu darüşşifaların ne şekilde işlediğini öğrenebiliyoruz. Bu kaynakların başında darüşşifalarda görevli hekim ve cerrahlardan intikâl etmiş tıbbî yazma eserlerin (ister telif, ister istinsah olsun) müzelerimizde ve kütüphanelerimizde çok sayıda bulunmuş olması gibi.[5] Ayrıca Evliya Çelebi, Seyahatname’de darüşşifalarla ilgili geniş bilgi vermektedir. Osmanlı döneminin devraldığı darüşşifa yapılarının işlevlerini aynen sürdürmelerini sağladığı, tıp eğitimini ve sağlık hizmetlerini bir sosyal yardım anlayışı olarak başından sonuna kadar götürdüğü de bilinmektedir.

Osmanlı döneminde Anadolu Selçuklu döneminden devralınan darüşşifalara yenileri, yepyeni mimari anlayış içinde katılmış ve bu dönemde inşa edilen darüşşifa yapılarının hemen hepsinin vakfiyeleri de günümüze ulaşmıştır. Vakfiyeleri olduğu kadar, Başvekâlet Arşivi’nde bulunan belgelerle (tıp dosyaları, atama, iaşe ile ilgili), devrin ünlü mimarbaşılarının yorumladığı yapıların inşaat defterleri[6] ve mimarlardan bir kaçının inşa ettiği yapıların listesini veren eserlerin bulunması, bu devir darüşşifa yapılarının işlevleri hakkında daha fazla bilgiye sahip olmamızı da sağlamaktadır.[7]

Divriği Ulu Camii ile ilgili vakfiyede darüşşifa ile ilgili bilgi yoktur.[8] Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anadolu Selçuklu dönemi darüşşifalarına ait tek vakfiyenin Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde bulunan 1283 nolu Anadolu Defteri’nin 290. sayfasında 1869 yılında, 1220 tarihli orijinalinden geçirilmiş olarak, Sivas I. İzzeddin Keykâvus Darüşşifası’na ait surettir.[9] Bu vakfiye suretinden darüşşifa ile ilgili bilgiler, bir dereceye kadar Anadolu Selçuklu dönemi darüşşifalarının işleyişi, personeli (hekim, cerrah, kehhal, eczacı vs.), mütevellisi, eczanesi, ilâçlar ve vakıfları ile ilgili durumun aydınlanmasını sağlamaktadır.

Vakfiyede “hazik, rahîm, akranına faik, tecrübeli, ahlâklı, şarlatanlıktan uzak hekimler, göz hekimleri (kehhal) ile cerrahlara vazife verileceğinin bildirilmesi, personel tayinindeki titiz davranışı gösteriyor. Mütevelli’nin görevleri arasında ise ilaç (edviye) temininden, yapıda meydana gelecek bir zararın tamirine kadar sorumluluklar yer alıyor.

Anadolu Selçuklu döneminden sonra gelen Beylikler döneminden sadece İlhanlıların Amasya’da inşa ettirdiği Darüşşifa’yı tanımaktayız. İlhanlıların bu darüşşifa yapısı, genel plan şemasıyla ve mimari özellikleriyle Anadolu Selçuklu dönemi darüşşifalarının özelliklerini taşımaktadır. Beylikler döneminde de Anadolu’da Selçukluların inşa ettiği darüşşifaların işlevlerini sürdürdükleri bilinmektedir.

Anadolu’daki darüşşifa yapıları tek tek ele alındığında herbirinin bânilerinin ekonomik gücüne paralel, fakat devrin mimarî üslûbunu aksettiren yapılar olarak günümüze ulaştıkları anlaşılıyor. Gerçekten darüşşifa yapıları eyvanlı-avlulu medrese plan şemasının uygulandığı en güzel örnekler olarak karşımıza çıkıyor. XIII. yüzyılda Kayseri’den sonra Sivas’ta I. İzzeddin Keykâvus’un inşa ettirdiği Darüşşifa’da (1217-18) da eyvanlı-avlulu plan şeması uygulanmış; yanlız giriş, üzeri tonozlarla örtülü bir koridor haline getirilerek, üç yönde üç eyvan yer almıştır. Bânisinin ölümü üzerine 1220’de güneydeki eyvan bir türbe haline getirilmiş, cephesi zengin tuğla ve mozaik çinilerle bezenmiştir.

Kayseri’deki Gevher Nesibe’de hem çifte medrese plan şeması uygulanmış, hem de darüşşifanın yanına bir koridor üzerine iki yanda sıralanmış mekânların yeraldığı bir kanat eklenmiştir. İşte Sivas’taki darüşşifanın kuzeydoğu köşesine yakın bir dar geçit ve kuzey eyvandaki iki kemerli açıklıkla, bugün mevcut olmayan, bir koridor üzerinde sıralanmış mekânlardan ibaret bölüme bağlanmış olması da, yüzey isteyen darüşşifa hizmetleri için en uygun plan şemasının aranılmasına devam edildiğini göstermektedir.

Diğer taraftan Sivas’tan hemen on yıl sonra Divriği’de inşa edilen Ulu Cami’ye bitişik Turan Melik Darüşşifası’nda (1228-29) Kayseri ve Sivas’taki darüşşifaların eyvanlı-avlulu plan şeması yerine, üç eyvanlı ve ortada dört sütun üzerine kemerlerle geçilen ve bir çeşit revak sistemi oluşturan kubbeli medrese şemasının tatbik edildiği görülüyor. Bu darüşşifa Kayseri ve Sivas’ta olduğu kadar büyük ölçüde olmayıp, topografik şartların elverdiği ölçüde inşa edilmiştir. Ancak bu darüşşifada da işlevsel mekânlara ihtiyaç, yapının batı ve güney kanatları üzerinde iki kat olarak planlanmasıyla çözümlenmiştir. Bu darüşşifada avlunun örtülü olduğu bir plan ihtiyacı, sadece topografik şarta bağlı olmayıp, sağlıkla ilgili bir yapıda çevrenin hava şartlarının da etkisiyle açıklanabilir.

Anadolu’da günümüze ulaşan darüşşifa yapılarını kronolojik sırayla ele alıp, planlarının ne gibi bir gelişme gösterdiğine bakılacak olursa, inşa tarihleri ve banîleri bilindiği halde yapı olarak günümüze ulaşmayan örneklerin, bu gelişmeyi tanımlama çabasını yer yer kesmesiyle karşılaşılır. İşte Çankırı’daki Cemaleddin Ferruh Darüşşifası (1235), Kastamonu’da Pervaneoğlu Ali Darüşşifası (1272-3) ile Aksaray’ın önemli olduğu yıllarda (II. Kılıçarslan 1156-1192) inşa edilmiş olduğu düşünülen ve iki duvar kalıntısı tespit edilen[10] darüşşifanın durumlarının yapılacak kazı ve tetkiklerle, hiç olmazsa temel planlarının ortaya çıkarılmasıyla, Anadolu Selçuklu darüşşifalarının plan gelişmesi daha da aydınlanabilir. Bu gelişme zincirini tamamlayacak diğer darüşşifalar ise sadece belge ve kayıtlarda adı geçenler hakkında yeni bilgi kaynaklarının tespitiyle mümkün olabilecektir.

Bu gelişme zincirini yer yer kesen mevcut olmayan darüşşifalara rağmen, XIII. yüzyılın son çeyreği başında Tokat’ta inşa edilmiş olan, Muineddin Pervane Darüşşifası’nda (Gökmedrese), yüzyılın başında Kayseri’de tatbik edilmiş olan dört eyvanlı-avlulu medrese şemasının, paralel eksenler üzerinde iki kez tekrarlanmış olmasından farklı bir şekil ve anlayışla uygulandığı görülüyor.

Bu darüşşifada paralel eksenler üzerinde dikdörtgen avlu ile hemen aynı hacimde birer eyvanın yeraldığı, iki avlu üzerine üç kanat halinde bir plan şeması uygulandığı anlaşılmaktadır. Gökmedrese adıyla Tokat Müzesi olan yapı bloğunun kuzeybatısında varlığını tespit ettiğimiz, eyvan ve köşe mekânları ile kuzeybatı dış duvar kalıntısının, dikdörtgen revaklı avlu etrafında iki katlı ve sonraki tamirlerle örülmüş yan eyvanıyla üç eyvanlı olarak inşa edildiği bilinmektedir. Yapının bu yan eyvanı ve yanındaki kubbeli mekânı ile ikinci avluyla da bağlantılı olduğu araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır.

Tokat’taki iki avlu üzerine üç kanat ve iki kat olarak inşa edilmiş bu darüşşifa da işlevsel mekânlara duyulan ihtiyacın fazlalığı ve bânisinin ekonomik gücüne bağlı arzularının ifadesi olduğu kadar, uygulama ve eğitim yapıları planlamasında araştırmaların devamlılığının ifadesi de olmaktadır.

İlhanlı döneminde, Amasya’da inşa edilen Anber bin Abdullah Darüşşifası’nda (1308-9) Klasik Selçuklu eyvanlı-avlulu medrese şemasını bulmaktayız. Bu darüşşifada medrese plan şemasında karşılaştığımız dikdörtgen avlunun iki tarafında, revaklar gerisinde münferit küçük odalar yerine, avluya paralel uzanan tonozlu dikdörtgen mekânların varlığı dikkat çekmektedir. Bu dikdörtgen mekânlarda mazgal pencerelerle havalandırma ve ışıklandırmaya yer verilmiş olması, burada koğuş ihtiyacını karşılayacak mekânlar oluşturmak isteğinden kaynaklanmış olmalıdır.

Anadolu Selçuklu döneminden örneklerini tanıdığımız darüşşifa yapılarının planlarından, bu dönem darüşşifa planlamasında işlevsel mekân arayışının sürekliliği ortaya çıkmaktadır.

Anadolu’da Osmanlı döneminin[11] başlamasıyla kurulan ilk darüşşifa yapısı “Dar-üt-tıbb” adıyla (M. 1400) Bursa’da Yıldırım Bayezid Külliyesi’nde inşa edilmiştir. Bunun gibi İstanbul’da Fatih, Edirne’de II. Bayezid, Manisa’da Hafsa Sultan ve gene İstanbul’da Süleymaniye Darüşşifası ve Tıp Medresesi, Atik Valide, Sultan Ahmed darüşşifaları ve hatta Sultan Abdülmecid (1839-1861) zamanında inşa ettirilen önemli bir hastane yapısı, Yenibahçe’deki Gureba-i Müslimin Hastanesi ile ilgili vakfiye metinlerinde önemli özellikler tespit edilmiştir.[12]

Osmanlılar Anadolu Selçuklu döneminden devraldıkları darüşşifaların işlevlerini sürdürmelerine çalıştıkları gibi, yeni tesis ettikleri darüşşifaların işleyişi ile ilgili yönetmelik mahiyetinde vakfiyeler tanzim ederek bu kuruluşların devamlılığını sağlamışlardı. İşte vakfiyelerde belirlenen müşterek özelliklerden biri devletin katkısı olmaksızın, vakıf gelirleriyle işleyen Osmanlı darüşşifalarında, hastaların iyileşmesi için gerekli olan hiçbir masraftan kaçınılmadığının anlaşılmasıdır. Bir taraftan sürekli hastaların yataklı tedavisi yapılmış, öte yandan belli günlerde poliklinik yapılarak hastalara gerekli olan ilaçlar karşılıksız olarak, darüşşifaların eczacıları tarafından hazırlanan macun, şurup, hubab (hap, draje) şeklinde verilmiştir. Bu darüşşifaların vakıf gelirleri oranında günlük ilâç ve mutfak masrafı tahsis edilmiştir.

Osmanlı darüşşifalarındaki işleyişi bize aktarması yönünden ise Evliya Çelebi Seyahatnamesi[13] ayrı bir önem kazanmaktadır. Seyahatname’den darüşşifalardan bazılarında özel bitki tarhlarının bulunduğu (Edirne II. Bayezid Darüşşifası’nda anlatıldığı gibi), ilaç yapımı için buralarda özel bitki ve çiçeklerin (drogların) yetiştirildiğini öğrenmek mümkün olduğu gibi, eserde bu sağlık kuruluşlarında uygulanan tedavi metoduyla ilgili bilgi (müzikle tedavi) ile ruh hastalarının tedavisi, hekimlerin, cerrahların, diğer personelin ve öğrencilerin (şagird), hastaların bakım ve beslenmesini ve bir Osmanlı darüşşifasının tefrişiyle ilgili bilgileri bulmak da mümkün olmaktadır. Bu bilgiler vakfiye şartlarını desteklemekte ve şartların yerine getirildiğini doğrulamaktadır.

Osmanlı döneminde yalnız Anadolu değil, zamanının sınırları içindeki şehirlerde de darüşşifalar inşa edilmiş ve bunlara vakıflar tahsis edilmişti. Bu darüşşifaların da aynı ihtimamla işleyen kuruluşlar olduğu vakfiyelerinden anlaşılmaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ