TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN KÖKENLERİ YUSUF AKÇURA

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN KÖKENLERİ YUSUF AKÇURA

Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının Osmanlının çöküş sorunlarına getirdikleri çözümü reddeden Akçura, yeni bir yol, Türk milliyetçiliği yolunu öneriyordu. Bu daha sonra bir Türk devletinin ortaya çıkışıyla tarih tarafından da doğrulanacak olan bir gelişmenin habercisiydi. O, Rusya’nın köklü bir şekilde alt üst olması, Osmanlı İmparatorluğunun ortadan kalkması ve Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ile noktalanan çalkantılı bir dönemde yaşadı.

Yusuf_AkcuraYabancı sermayenin etkisiyle 1880’lerden sonra hızla gelişen kapitalizm, Rusya’da devrimci fikirlerle harekete geçen işçi sınıflarını genişletti. Osmanlı Devletinde ise yine hızlı bir ekonomik gelişme yaşanmakla birlikte, bu daha çok yabancıların ve azınlıkların yararına oldu. Avrupa malları Osmanlı pazarlarına akın etti. 20. Yüzyıl başında, Rusya büyük kapitalist güçlerin arasında yerini alırken, Osmanlı İmparatorluğu yarı sömürge bir devlet durumuna düştü.

19. Yüzyılda Rusya’da dağınık bir şekilde yaşayan Türkleri birleştiren temel öğe dindi. Tatarlarda ve Azerilerde cenin halinde bulunanın dışında, henüz bir ulus bilincinden söz edilemezdi. Akçura’nın mensubu olduğu Volga Tatarları, ekonomik ve kültürel düzey açısından ele alındığında, Rusya Müslümanları arasında en ileri durumda olanlardı. Doğu- Batı ticaretindeki rollerinden dolayı yüksek bir gelişme düzeyi elde etmişlerdi.

Osmanlı İmparatorluğu çokuluslu bir siyasi yapı içinde yalnızca Batı Türklerini bir araya getirmiş ve bir Akdeniz imparatorluğu olarak gelişmişti. Bunun tek istisnası Kırım Hanlığıydı. Türklerin tarihi bir bütün olarak ele alındığında, hiçbir ulus ya da devletin Türkçe konuşan toplulukları bir araya getiremediği görülür. Kırım’ın Ruslar tarafından işgalinden sonra Osmanlı ülkesine büyük bir Tatar göçü oldu. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından (93 Harbi) sonra Tatarlar, Azeriler ve Kafkas Türklerinin Osmanlı topraklarına göçü hızlandı. Türkiye’ye gelenlerin büyük bölümünün eğitim düzeyi yüksekti. Panislavizmin Rusya’daki Türkler ve Müslümanlar için nasıl büyük bir tehlike oluşturduğu konusunda deneyim sahibiydiler. 19. Yüzyıl ortalarından itibaren iletişim imkânlarının artması, Rusya Türklerini hem birbirlerine hem de Osmanlı İmparatorluğuna yaklaştırdı. Buna birde Türkoloji’nin bir bilim dalı olarak Avrupa’da doğması eklendi.

Orta Asya’nın Ruslar tarafından fethedilmesi, o güne değin ticareti ellerinde tutan Tatarlar için ağır bir darbe oldu. Ruslaştırma ve misyonerlik faaliyetleri artmıştı. Rus baskılarına karşı gelişen Tatar karşı hareketi dinsel ve kültürel alanla sınırlı kalmadı. Tatar burjuvazisi 1880’lerden itibaren Rusya Müslümanları arasında Pantürkizm ideolojisinin propagandasına girişti ve İslami düşünceyi etkili kılmaya çalıştı. Bu iki akım birbiriyle sıkı sıkıya bağlıydı ve Türkiye örneğinde olduğu gibi birbiriyle çelişmiyordu.

Böylece 19 Yüzyılın son çeyreğinde Türkler iki büyük olguyla karşı karşıya kaldılar: Rus İmparatorluğundaki Ruslaştırma politikasına ve Panslavizm tehdidine karşı ulusal direniş ve Osmanlı İmparatorluğunda da Sultan Abdülhamit’in despotizmine karşı hürriyet mücadelesi. Yusuf Akçura’nın gençliğine Tatar milliyetçiliği ve Jön Türk hürriyetçiliği damgasını vuracaktı.

Akçura, göçebe halinde yaşayan Başkırtların geleneklerine daha bağlı ve duygusal açıdan Osmanlı Türklerine çok bağlı olduklarını gözlemledi. Rusların alkolün yaygınlaştırılmasından dinsel zorlamalara kadar her türlü yönteme başvurarak, onların ulusal karakterlerini yok etmeye çalıştıklarını gördü. Ayrıca, Rusların egemenliğinde yaşayan Türklerin bağımsız ve özgür bir devletin başkentinde yaşayan İstanbul Osmanlılarından daha güçlü bir ulusal bilince sahip olduklarına tanık oldu.

Kuleli Askeri İdadisi ve Harbiye Mektebinden sonra Erkânı Harbiye Mektebine girdi. Mülkiye ve Galatasaray Sultanisi gibi Osmanlı devlet adamı yetiştiren sivil okullar, kozmopolit yapılarıyla askeri okullardan ayrılıyordu. Askeri okullar birer yurtsever ocağıydı. Yusuf Akçura 1897 yılında birçok arkadaşıyla birlikte Trablusgarp’a sürgüne gönderildi. 1898’de affedildiler, ama zorunlu ikamet devam edecekti. 1899 yılında bazı arkadaşlarıyla kaçarak Paris’e gitti ve 1903 yılına kadar burada kaldı. Burada Jön Türk hareketinin önderleriyle tanıştı. Siyasal Bilgiler Okulu ile Uygulamalı Yüksek İncelemeler Okuluna devam etti. Böylece yeni entelektüel açılımlar kazandı ve kendisi için yeni olan bu fikir akımları sayesinde, kafasında belli belirsiz varlığını sürdüren eğilim ve özlemleri teorik bakımdan doğrulama ve pekiştirme olanağı buldu. Akçura’ya göre Doğu Sorununun temelinde nüfus artışı ve uygarlık düzeyinin yükselmesi sonucu artan ihtiyaçlarla, eldeki kaynaklar arasında Avrupa’da var olan dengesizlik yatmaktaydı. Bunun için Avrupalılar sömürgeler ve nüfuz bölgeleri oluşturmaya çalışıyorlardı. Bu onun dönemi için özgün bir yaklaşımdı. Akçura’nın ilk yazılarında kendini gösteren bir başka güçlü fikir de yaşamak için mücadele temasıydı. Avrupalı güçlerin bu alandaki tutku ve rekabetleri, tabi milliyetlerin Osmanlı İmparatorluğuna karşı düzenledikleri ayaklanmalar hep bu sorunun özel tezahürleriydi. Başlıca tutkusu, Türklere Avrupa’nın her türlü hegemonyasına karşı direnme gücü verecek siyasal bir sistem kurmaktı. Yusuf Akçura’yı etkilediği açıkça belli olan bir başka düşünce akımı da faydacılıktı. Siyasal sistemleri iki temel ölçüte göre inceliyordu: Osmanlı Devletine yararı ve uygulanabilirliği. Duygudan çok mantığa sesleniyordu.

Siyaset adamlarının onca üstün vasfına karşın Avusturya Fransız Devriminin serptiği milliyetçilik tohumunu yok etmeyi başaramamıştı. İtalya ve Prusya’dan katiyen kovulmuş, kalan ülkesi ikiye bölünmüştü. İstikbal yeni bölünmelere gebeydi. Bir Osmanlıyı şapkasını önüne koyup düşünmeye zorlamak için daha güzel bir ders olabilir miydi? Jön Türklerin önlerine amaç olarak koydukları milliyetlerin birliğini sağlama, bir Osmanlı milleti yaratma fikri uydurmacadan başka bir şey değildi. Milliyetçilik düşüncesindeki ilerleme, artık bunu mümkün kılmayacak kadar boyutlardaydı. Bitirme tezinde Müslüman olmayan milliyetlerin gerçek anlamda ulusal özerkliğe sahip olacağı federatif bir devlet öneriyordu.

1903 yılı sonlarında, Fransa’daki öğrenimini tamamlayarak Rusya’ya döndü. Mart 1904’te Üç Tarz-ı Siyaset başlığını taşıyan uzun bir makale kaleme aldı. Osmanlıcılığın, Panislamizm’in ve Pantürkizm’in Osmanlı Devleti için ne gibi sonuçlar doğuracağını tartışıyor ve her birini tek tek değerlendiriyordu. Makale Nisan-Mayıs 1904’te Kahire’de yayınlanan Türk gazetesinde üç cüz halinde yayınlandı. Osmanlı Devleti için en yararlı sistem olabilecek Osmanlıcılığın uygulanmasının olanaksızlığına hükmediyordu. Panislamizm ve Pantürkizm’e gelince, bunlar belli kayıplara mal olacak politikalardı. Makalenin sonunda bu ikisi arasında kesin bir tercih yapmıyor gibi görünüyordu. Panislamizm için en büyük engel, dış engeldi. Avrupa’nın Müslüman ülkeler üzerindeki nüfuzu. Pantürkizm’de ise engel içerdeydi ve Türklerde ulusal bilinç çok yavaş gelişiyordu. Akçura’nın akıl yürütmesi böylece Pantürkizm’i gösteriyordu. Hiç kimse bu konuda yanılgıya düşmedi; Üç Tarz-ı Siyaset her zaman Pantürkizm’in manifestosu olarak kabul edildi.

Aslında Jön Türklerin ileri gelenleri de bir Osmanlı milleti yaratma fikrinin zorluklarının farkındaydı. Fakat başka bir çözüm yolu bulamıyorlardı. Sürgünde politika ile uğraşan Jön Türkler, yüzyıllardır varlığını sürdüren çokuluslu bir sistemin mirasçılarıydılar. Kendilerini devletlerini yaşatmaktan sorumlu tutuyorlardı. Üstelik Tanzimat’tan bu yana sınırların korunması fikrine bağlı bir Osmanlı yurtseverliği anlayışı gelişmişti. (Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre eserinde olduğu gibi) Akçura’nın savunduğu Türk milliyetçiliği fikri imparatorluğun parçalanmasını önlemek bir yana, bu sorunu daha da ağırlaştırıyordu. Jön Türkler bu fikri tek bir amaçla benimseyebilirlerdi; baskı yoluyla öteki topluluklar üzerinde hâkimiyet kurmak için.

Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’te önerdiği çözüm, ırk temeline dayalı siyasal bir Türk milletine tekabül ediyordu. Dilleri, ırkları, adetleri ve hatta ekseriyetinin dinleri bile bir olan Türklerin birliğinden söz ediyordu. Aslında, Pantürkizm Osmanlı Devletine yalnızca yeni bir etnik dayanışma ruhu değil, aynı zamanda yeni bir jeopolitik konum da kazandıracaktı. Akçura’ya göre bu gelişme iki önemli engelin nasıl aşılacağına bağlıydı. Bunlardan ilki Rus engeliydi. Makalenin kaleme alındığı sırada Rusya derin sarsıntılar geçirmekteydi. İkinci engel ise Türkler arasında ulusal bilincin oldukça yavaş bir biçimde gelişmesiydi.

Pantürkizm’in sistematik bir biçimde ilk kez ortaya konulması Akçura’nın makalesi ile oldu. Tezin özgünlüğü, Pantürkizm’in merkezine Osmanlı Devletini oturtmasından ileri geliyordu. Tez, böylece Rusya Türklerinin birlik sağlama isteği ile Osmanlıların devleti koruma çabalarını bir senteze ulaştırıyordu. Başka bir ifadeyle, Tatar burjuvazisinin Pantürkist eğilimleri ile Jön Türk ideolojisinin mihenk taşı olan devleti koruma kaygısını bağdaştırmaya çalışıyordu. Üç Tarz-ı Siyaset’le Pantürkizm’in teorik olarak ortaya konmasından sonra, Yusuf Akçura için sorun, Türk Milliyetçiliği tasarısını Osmanlı Devletinin çokuluslu gerçeği ile uzlaştırmaktı. O, Osmanlı Devletinin bir iç sorunu olarak kaldığı sürece, Ermeni ve Arapların taleplerinin karşılanması gerektiği görüşündeydi. Bu, milliyetçilik düşüncesiyle birlikte edindiği genel kavrayışa uygun bir tutumdu. Aynı zamanda, İslamiyet’in ancak Müslüman halklar arasında milliyetçilik düşüncesinin gelişmesiyle yeni bir canlılık kazanacağı düşüncesine de uygun bir tutumdu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Efendim Rahmetli Prof. Yusuf Akçura için Türk milliyetçiliği konunda bir sempozyum başlatılmalı diye düşünüyorum. Çünkü Türkiyenin %80 ni YUSUF AKÇURAYI VE 3 TARZI SİYASETİ BİLMİYOR..Saygılarımla

BİR YORUM YAZ