TÜRK KÜLTÜRÜNDE ATLI HEDEF OKÇULUĞU OLARAK KABAK OYUNU VE OSMANLILARDAKİ GÖRÜNÜMÜ

TÜRK KÜLTÜRÜNDE ATLI HEDEF OKÇULUĞU OLARAK KABAK OYUNU VE OSMANLILARDAKİ GÖRÜNÜMÜ

Kabak oyunu, meydanın ortasına dikilmiş uzun bir sırığın üzerindeki hedefe, dört nala giden at üzerinden geriye dönerek ok atmak esasına dayanır. Oyun, 13.-17. yüzyıllar arası özellikle Türk ya da Türk hakimiyetindeki İslam ülkelerinde yaygın oluşu ve atış biçiminin bozkır savaş taktiğine uygunluğu dikkate alındığında, göçebe Asya halklarından kaynaklanmış olmalıdır. Oyuna adını veren kabak kavramı Türkçe’dir ve Arapça’ya remvü’l-kabak, meydân-ı kabak ve Farsça’ya kabak-bâzî, kabak endâzî terkipleriyle geçmiştir. Nitekim, XIV. Yüzyıl Memlûk okçuluğu hakkında bilgi veren Bugyetü’l- Merâm Gayetü’l-Garâm adlı eserinde Tayboga, “Bu ‘kabagî’tabirini Türkler ve Tatarlar bulmuşlardır; Arab dilinde karşılığı yoktur. Türk beğleri direk dikerler, başına bir kabak geçirirler ve düğünlerinde, eğlence zamanlarında ona ok atarlar” demektedir.[1] Benzer sahneler Oğuz destanlarında da yer almaktadır. Oğuz Han iki altın direk diktirmiş ve oğullarına bunlar üzerindeki altın ve gümüş kuşlara at sürerek nişan aldırmıştı.[2] Mevcut veriler, oyunun kökeninin eski Türk kültür ortamında aranması gerektiğine işaret etmektedir. Bu nedenle, öncelikle, oyuna köken teşkil eden kültürün karakteristik yapısının bilinmesi gerekir.

Oyunun Kültürel Tabanı

Türk kültürü, MÖ 3. binden itibaren Altay ve Tanrı Dağları arasında belirmeye başlamış ve MÖ 1700’lerden sonra Orta Asya’ya yavaş yavaş hakim olmuştu.[3] Bozkır hayat şartlarının, üzerinde yaşayan bütün halklar için ortak olarak biçimlendirdiği bu kültüre, “atlı göçebe kültürü ya da bozkır kültürü”[4] denilmektedir. Atlı göçebelik, atı, oyun arkadaşı ve spor aracı olarak keşfetmiş, biniciliği geliştirmiş ve binicilik becerileri, atlı okçuluğun temeli olan serbest elle at sürebilecek kadar mükemmelleştirilmişti. Atlı savaşçı, şartlar gerektirdiğinde, yayını germek, düşmana nişan almak ve ok atmak için serbest elle at sürebilmeliydi, zira, bir dizi saldırılar, dönüşler, bozgun türü sözde çekilmeler ve yeniden saldırmalardan oluşan bozkır savaş taktiği, at üzerinde her yöne ok atabilmeyi zorunlu kılıyordu.[5] Bu beceriye sahip atlı boylar, dört nala giden at üzerinde hem öne hem arkaya ok atmak maharetiyle ün salmışlar,[6] tarihi süreç içerisinde ürettikleri sanat eserlerinde bu ayrıcalıklarını yansıtmışlardı. Göktürk çağına ait bir eyer kaşı üzerinde,[7] XIII. yüzyıldan bir Kuman Türkü’nün mezarında bulunan seramik kabartmada (Res.1), XIII. yüzyıl Selçuklu minyatüründe (Res. 2) ve XVI. yüzyıl Türk minyatüründe (Res. 3), geriye doğru ok atan atlı figürler tasvir edilmiştir.[8]

Ellerle tutunmaksızın kontrol edilen hareket halindeki at üzerinde geriye dönerek hareketli hedefe isabetli ok atama becerisi, uzun süreli, yoğun bir hazırlık aşamasını gerektirmiş olmalıdır. Atlı okçuluk becerilerinin oyunsal formlarda henüz erken çocukluk çağlarında kazanılmaya başlandığına dair bilgiler mevcuttur. Çin kaynaklarına göre, Hun çocukları erken yaşlarda koyunlar üzerinde biniciliğe alışıyor, yay germeyi öğrendikten sonra, ok atışlarında isabet geliştirmek amacıyla ava giderek çeşitli küçük hayvanlar üzerinde denemeler yapıyorlardı.[9] XIII. yüzyılda aynı yöreleri gezen Plan Carpin de benzer gözlemlerde bulunmuş ve iki üç yaşlarındaki çocukların bile bozkırda dört nala at sürebildiklerini ve kendi boylarındaki yayları gerebildiklerini kaydetmişti.[10] Meyer, oldukça erken yaşlarda başlayan bu tür askerî ve sportif antrenmanların, gençlik ve olgunluk çağlarında sistematik olarak uygulandığı kanısındadır.[11] Türklerin bu alanda ulaştıkları düzey, yeni göründükleri coğrafyalarda hayranlık uyandırıyordu. El-Cahiz (766-869), İslâm alemine esaslı şekilde nüfuz etmeye başladıkları IX. yüzyılın ilk yarısında Türkleri anlatırken sarfettiği: “Türk, vahşi hayvana, kuşa, havadaki hedefe, insana, çömelmiş veya yere konmuş hayvandan hedeflere, avının üzerine pike yapan kuşlara ok atar. O, hayvanını hızla sürdüğü halde, öne, arkaya, sağa ve sola, yukarıya ve aşağıya ok atar”[12] sözleriyle, yüzyıllarca yörede hakim olacak insanın performans profilini çiziyordu.

Okçuluğun toplum içindeki önemi ve yaygınlığı, zorunlu askerî ve ekonomik alan dışında, sosyal hayatta da okçuluk uygulamalarının gelişmesine, ulaşılan ve bireye sosyal bir statü kazandıran performansın[13] yarışma ortamlarında başkalarıyla kıyaslanmasına yol açmıştır. Hayatın büyük ölçüde at üzerinde geçirildiği ve en önemli silahın ok ve yay olduğu bir hayat tarzında, ata ve okçuluğa ilişkin sportif aktivitelerin çeşitlenmesi ve bunlara dayalı farklı yarışma formlarının gelişmesi gayet doğaldır.[14] Nitekim, Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgati’t-Türk’te çok sayıda, yarışma vesilesi yapılmış faaliyetlerden bahseder.[15] Dolayısıyla, atlı okçuluğun, bozkır savaş taktiğinde, avcılıkta ve destansı bir geleneğin devam ettirilmesinde oynadığı rol ile toplumun yarışmacı temel tutum ve davranışı birlikte mütalaa edildiğinde, kabak oyununun ortaya çıkmasını sağlayacak kültürel taban Türk çevrelerinde oluşmuştu.

Türk Kültür Çevrelerinde Kabak Oyunu

Kabak oyununa ilişkin ilk kayıtlar XIII. yüzyıl Memlûk coğrafyasından gelmektedir. Oyunun, ortaya çıkışında Memlûkler tarafından gerçek kabakla oynandığından, kabak oyunu adını aldığına dair bilgiler vardır.[16] Sonraları, değişik Türk kültür çevrelerinde güvercin, ördek gibi kanatlı hayvanlarla, altın ve gümüş top, elma veya kupa gibi değerli eşyalar kullanılmasına rağmen, oyunun orijinal adı muhafaza edilmiştir.

Memlûkler, Arap-İslâm alemindeki varlık ve yükseliş nedenlerinin başlıcalarından olan okçuluk ve binicilik maharetleriyle temayüz etmişlerdi. Bu maharetlerin geliştirilmesi ve sergilenmesinde kabak oyununun önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Memlûk sultanı I. Baybars, Kahire’de 1267’de inşa ettirdiği meydanda savaşa hazırlık manevraları esnasında ordusuna at üzerinde okçuluk alıştırmaları yaptırıyor, kendisi de çalışmalara bizzat katılıyordu.[17]

Meydan, Kabak Meydanı (Meydanü’l-Kabak) olarak da adlandırıldığına göre,[18] daha çok kabak okçuluğunun uygulandığı bir mekan olmalıdır. Oyun, Memlûklerde Sultan I. Baybars’tan sonra, Sultan Kalaun ve El-Eşrefü’l Halil devirlerinde de moda idi. Sultanların ve emirlerin, doğum ve sünnet törenlerinde kabağa ok atış yarışmaları düzenleniyordu.[19]

Taberî, XIII. Yüzyılda yazdığı Kitabü’l-Vazıh fi’r-Remi ve’n Nuşşâb adlı eserinde, Memlûk dönemi kabak okçuluğuna ait en eski tasviri vermektedir. Oldukça yalın çizimde, iki atlı bir direğin üzerindeki küresel hedefe ok atmaktadır (Res.4). Kabak oyununun Memlûklerde değişik varyantları vardı. Bunlardan birinde, en az 20 metre yüksekliğindeki bir direğin üzerine ağaç bir disk ve altına yatay olarak bağlanmış bir çember konuluyor, atlı okçular dört nala at sürerek oklarını çemberden geçirmek kaydıyla disklere vurmaya çalışıyorlardı. Diğer bir uygulamada da, direğin tepesinde bulunan içi ince altın levhalarla donatılmış ve içine canlı bir güvercin kapatılmış kabak biçimindeki küreye ok atılıyor, hedefi delerek güvercinin serbest kalmasını sağlayan atıcıya, altın bezemeli kabak ödül olarak veriliyordu.[20] Savaş ve av şartlarına daha uygun, ilginç bir kabak atış formu daha vardır ki, kaynaklarda gerçekleşmesi en zor atış olarak vurgulanmaktadır. Kabak okçuluğunun bu varyantında, atlı, eyerinin arkasına tutturduğu üç-dört metre yüksekliğindeki bir sırığın tepesine kabak geçirmekte, sonra dört nala sürdüğü at üzerinde vücudun üst kısmıyla geriye dönerek kabağa ok atmaktaydı.[21] Taberî, bu atışa ilişkin bir antrenman yöntemine yer vermektedir.[22] Buna göre, eyerin arka tarafına bağlanan iki kargı boyundaki bir kuşağın diğer ucuna, içi talaş dolu deri veya kumaştan bir torba bağlanmakta ve at koşarken havalanan torbaya atış talimleri yapılmaktadır.

XV. yüzyıl ortalarında Memlûk-Kıpçak Türkçesine çevrilen Münyetü’l-Guzat’ta, atlı okçuluğun geliştirilmesine yönelik, basamaklamalı bir hazırlık antrenmanı modeli sunmaktadır.[23] Antrenman, basitten zora prensibinden hareketle, değişik sertliklerdeki yay ve kalınlıklardaki oklarla, beceri kazanıldıkça aralarındaki mesafeler daraltılan ve gittikçe sayıları arttırılan direkler üzerindeki hedeflere, hızla giden at üzerinden her iki yana ok atmayı esas almaktadır.

Kabak oyunu, XVI. yüzyıl başlarında, Timurlular tarafından Hindistan’da da aynı adla oynanıyordu. Babür, hatıratında, amcası Sultan Ahmet Mirza’nın kabak atışındaki ustalığından söz etmektedir.[24] Yine, otuz-kırk batmanlık kuvvet isteyen yayı çekip, oku tahtadan geçirebilen İslim Barlas da, nişan (kabak) meydanının bir başından at koşturarak girer, yayını eline alıp gerer ve atıp nişana isabet ettiri rdi.[25]

Beveridge, Babür döneminde hedefin bir ördek olduğunu kaydeder.[26] Oyun, Timurlular döneminde yaşayan Ali Şir Nevaî’nin (1441-1501) Türkçe Divanı’ndaki minyatürlerde de açık bir şekilde tasvir edilmiştir.[27] Minyatürlerden birinde, büyüklü küçüklü davullar ve trompetlerin müziği eşliğinde dört nala at süren biniciler direk üzerindeki hedefe ok atmaktadır (Res.5).

Oyun, XVI.-XVII. yüzyıllarda İran’da da rağbet görmekte, Safevî ülkesinin bütün şehirlerinde uygulanmaktaydı.[28] 1511-1520 yılları arasında İran’da bulunan bir İtalyan gezgin, savaş hazırlığı içindeki Safevî hükümdarı Şah İsmail’in, Tebriz’deki Çevgan Meydanı’nda maiyetiyle birlikte her gün okçuluk antrenmanları yaptığına şahit olmuştu.

Meydanın ortasındaki direğe asılan on altın ve on gümüş elmaya, dört nala koşturulan at üzerinden ok atışı yapılıyor, altın ve gümüş elmalar vuranın oluyordu.[29]

Şah Abbas döneminde, 1618’de İran’a gelen İspanyol elçi Figueroa, İsfahan’daki meydanda, direğin üzerine konulmuş elmaya yapılan ok atışlarını tasvir etmektedir. Elçi, benzer oyunları Şiraz’da da müşahede etmişti.[30]

XVII. yüzyıl ortalarında İsfahan’da bulunan Huguenot’un tanıklığına göre, sıklıkla kabak okçuluğu faaliyetlerine sahne olan İsfahan Meydanı’nda (Res. 6), Şah Sâfi, gemi direğinin tepesindeki altın kupaya, at üzerinde dört nala gelip, direği geçtikten sonra geriye dönerek ok atmış, beş atıştan üçünde kupayı vurarak düşürmüştü.[31]

Safevî sarayındaki kadınlar da, Göktürklerde olduğu gibi iyi binici ve okçu idiler.[32] Şah Süleyman döneminde, 1683’te İran’a gelen Nikolaus Sanson, Amazonlara benzettiği saray kadınlarının da usta biniciler olduğunu ve at üzerinden okla gayet isabetli atışlar yaptıklarını bildirmektedir.[33]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ