TÜRK KÜLTÜR TARİHİNDE EBU MANSUR MUHAMMED MÂTÜRİDÎ’NİN YERİ VE ETKİSİ

TÜRK KÜLTÜR TARİHİNDE EBU MANSUR MUHAMMED MÂTÜRİDÎ’NİN YERİ VE ETKİSİ

Bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden her türlü dil, duygu, düşünce, inanç, sanat ve yaşayış elemanlarının tümü olarak tarif edebileceğimiz kültürde dilden sonra din ikinci ana unsur durumundadır. Dil ve din birliği toplumları birleştiren, yaşatan ve bireylerine kimlik kazandıran[1] kültür elemanlarıdır. Dil ve dinin toplumlar için önemini çok iyi anlayan ve kavrayan Mustafa Kemal Atatürk “Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur”[2] ve “Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalb ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz”[3] cümleleriyle bu konuya parmak basmıştır.

Türkler İslâm dininden önce yaşayışlarına uygun düşen değişik dinlere girmişler,[4] daha sonra evrensel dinlerle temas kurmuşlardır.[5] Nihayet İslâm dinini benimsedikten sonra İslâm dünyasında kendini gösteren Sünnilik, Şiilik ve tasavvuf akımları Türklerin Müslümanlığının şekillenmesinde etkili ana kanalları oluşturmuştur.[6] Özellikle Samanoğulları hakimiyeti döneminde (892-999) Türkler arasında geniş kitlelerin iktidarı vuku bulmuş ve Samaniler “X. yüzyılı Müslüman Orta Asya’nın bir altın çağı yapmayı başarmıştır”.[7] Aynı dönemde Buhara ve Semerkand İslâm ilahiyatının merkezleri haline gelmiş ve bu bölge Ebu Mansur Muhammed el-Mâtüridî gibi bir din bilgini yetiştirmiştir. Prof. Dr. Ünver Günay ve Prof. Dr. Harun Güngör’ün birlikte yazdıkları Türk Din Tarihi adlı eserde konumuzla ilgili şu satırlara rastlıyoruz:

“Samaniler döneminde Buhara, İslâm ilahiyatının en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. X. yüzyılda Eş’arî’ye paralel olarak, Orta Asya’da Mâtüridî (öl. 944) muhafazakâr kelâmcıların formalizmi ile Mutezile’nin rasyonalizmini uzlaştırmak suretiyle Sünnî kelâmın esaslarını ortaya koyuyor ve Sünnî Türkler, fıkıhtan İmam-ı A’zam Ebû Hanife’nin mezhebinde karar kılarken itikada da Mâtüridî’nin mezhebine intisab ediyorlardı”[8]

Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak ise aynı konu ile ilgili olarak şunları yazar:

“Büyük Selçukluların X. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bulundukları şartlar gereği Sünnî İslâmı kabul ve XI. yüzyılda İslâm dünyasında siyasi hakimiyeti ellerine geçirmeleri… İslâm âleminde sünni İslâm düşüncesinin kesin üstünlüğünü sağlayan en büyük siyasî faktör oldu. Bu düşüncenin tam anlamıyla sistematik bir doktrin haline gelişinde Maveraünnehir ve Harezm bölgesinden yetişen âlimlerin payı şüphesiz ki çok büyük idi. Sünniliğin iki büyük inanç mektebinden birincisi olan Mâtüridîlik (diğeri Eş’arîlik) Semerkand’da Ebu Mansur Muhammed Mâtüridî (öl. 944) tarafından tesis edildi”[9]

Mâtüridîlik, Türk kültür muhitinde ortaya çıkan ve tarih boyunca -günümüze kadar- özellikle Türk toplumları arasında yaygın duruma gelen, Türk kültüründe bir dinî (kelâmî) ekoldür.

Mâtüridî’nin toplumumuz tarafından bilinmesi ve öğrenilmesi Türk kültür tarihi bakımından son derece önemlidir. Zira Mâtüridî sadece Türk kültür muhitinin yetiştirdiği büyük bir bilgini olarak kalmamış, X. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar Türk toplumlarının inanç sistemine damgasını vuran bir kimse olmuştur. Gerçekten de Türkler İslâmiyet’e girdikten sonra ibadet ve sosyal ilişkilerini İmam-ı A’zam Ebu Hanife (öl. 767)’ye göre düzenlemişler, inanç ilkelerinde (akaid’de) de Mâtüridî’nin sistemini benimsemişlerdir. Türkler daha çok hoşgörülü, hayata ve bilime yönelik, insan sevgisine ve yardımlaşmaya dayalı yaşayışlarını bu iki büyük bilim adamına borçludurlar.

İslâm’dan sonraki Türk toplumlarının estetik anlayışlarının değer yargılarının ve toplumsal ilişkilerinin oluşmasında, şekillenmesinde dinî inanışlarının rolü vardır. Bu sebeple Türk-İslâm kültürünün kökenlerini iyi anlamak ve tespit etmek için kültürün önemli bir elemanı olan toplumun din anlayışını iyi bilmek gerekir.

Mâturidî’nin din anlayışı akılcı, ilimci, her türlü hurafeden uzak, başka ifadeyle çağlar üstü bir anlayışı telkin etmektedir. Zira, o, bilimi ibadetten üstün tutar, aklı daima ön plânda bulundurur, aklı olmayanın dininin ve ilminin olmayacağını iddia eder. Türk toplumu tarih boyunca Mâturidî’nin anlayışına, yani ilme ve akla bağlı kaldığı dönemlerde hoşgörülü, hurafelerden uzak, medenî ve parlak dönemlerini yaşamıştır. Günümüzde de Mâturidî’nin hoşgörülü, akılcı ve ilimci din anlayışının bilinmesi ve yaşanmasına ihtiyaç vardır. Bu sebeple Mâtüridî’nin eserleri ve fikirlerinin değerlendirilmesinin kültür tarihi bakımından önemli olduğu kanısındayız.

Mâtüridî’nin Yetiştiği Ortam

A. Coğrafi Ortam

Ebu Mansur Muhammed el-Mâtüridî (öl. H/333-M/944), eski tarihcilerin Maveraünnehir adını verdikleri Seyhun ve Ceyhun ırmakları arasında kalan coğrafî bölgede dünyaya geldi ve oradaki Türk kültür muhitinde yetişti. “Nehrin öte tarafında kalan” anlamındaki bu ifade ile belirlenen bölge “zamanla Türkleşmiş olan” ve “gerek nüfusunun kalabalıklığı, gerek topraklarının verimliliği bakımından” birinci sırada yer alan bir bölgedir.[10] Prof. Dr. W. Barthold bir yazısında bu bölge ile ilgili olarak şunları yazar:

“Müslüman coğrafyacılar tarafından Maveraünnehir’in mamurluğu, toprağının verimliliği, ekin, meyve vb. mahsulleriyle ehlî hayvanlarının bolluğu, nüfusunun çokluğu, cömertliği, misafirperverliği, yol ve geçitlerin mükemmelliği, ribat vb. hayır müesseselerinin çokluğu, halkın cesareti, ilim ve ma’rifete karşı meyil ve istidadı uzun uzadıya tasvir edilmektedir”.[11]

Maveraünnehir verimli toprağı, ormanları, sincap, tavşan ve benzeri gibi av hayvanları, ipek üretimi, altın, demir ve benzeri yer altı madenleri ile dikkati çeken, ticaret yollarıyla da her dönemde önemini koruyan bir bölge özelliğindedir.[12] Semerkand, Buhara, Merv, Belh, Tirmiz, Farab, Nesef, Baykent, Cend, Yenikent… gibi eğitim, ilim ve kültür merkezlerinin bulunduğu Maveraünnehir, topraklarının verimliliği kadar[13] kültür ve ilim adamlarıyla da önemini tarih boyunca hissettirmiştir.

B. Kültürel ve Tarihî Ortam

Maveraünnehir’in ilk halkının Arîler olduğu ve zamanla bu bölgenin Türkleştiğini yazan Barthold, Maveraünnehir’in nüfusunun kalabalıklığı, topraklarının verimliliği bakımından “Türk egemenliğindeki eyâletler arasında genellikle birinci sırayı işgal”[14] ettiğine işaret eder. Bu bölgeye İslâmiyet IX. yüzyıldan sonra girmiş, ancak büyük şehirlerin halkının Müslüman olmalarına rağmen diğer bölgelerinde “İslâmiyet’i kabul etmemiş olan Türk-Oğuzlar’ın”[15] varlığı bilinmektedir. Tarihin bazı dönemlerinde Türkistan diye anılan[16] Maveraünnehir’e IX. yüzyılın ortalarına doğru Oğuz göçleri olmuş[17] ve hızlı bir İslâmlaşma hareketi başlamıştır. Bu İslâmlaşma hareketinde “Maveraünnehir’de mevcut olan medreseler”[18] başarılı çalışmalar yapmıştır. Yollar, kaleler, camiler, mescidler, ribatlar, tekke ve zaviyelerin çeşitli hayır kurumlarının inşa edildiği Maveraünnehir şehirleşti, genişledi ve bir kültür merkezi haline geldi. Bir araştırmacımız bu yükseliş dönemini şöyle anlatır:

“Bölgede büyük şehirlerin topoğrafik genişlemeleri, din, mezhep, halk tabakaları arasında mücadeleler, loncalar, tarikatlar, mahallî kültür kavramları ile İslâm dünyasının parlak bir uygarlık alanı haline gelen Maveraünnehir’in ilk yükselişi Samanoğulları devrine rastlar”[19].

Gerçekten de halkı Müslüman Türk olan Maveraünnehir bölgesine IX. ve X. yüzyıllarda İran asıllı hanedan mensuplarının kurduğu Samanoğulları (874-999) hakim oldular ve onların hakimiyetleri döneminde bazı yazarların ifade ettiklerine göre Maveraünnehir halkı arasında “bilimsel çiçeklenmelere tanık olunduğu” ve “elverişli şartlar dolayısıyla ırk ve milliyetçilikten bağımsız olarak sürekli bir kültürel etkinliği”[20] nin mevcudiyeti kendini göstermektedir. Bu bölgede yetişen sayısız bilim adamlarını ve alanlarını saymakla bitmez.[21] Ancak Arap asıllı yazarlardan birçokları Arabistan dışındaki bölgeleri ilmî faaliyetler bakımından geri olarak görmüş ve göstermişlerdir. Arapların dışındaki milletlerin halklarına hür insan olarak bakmadıkları ve onlara mevâlî (yâni köle ile hür arasında bir sosyal sınıf) dedikleri bilinmektedir.

Günümüzde de Prof. Muhammed Ebu Zehra, İslâm mezhepleri ile ilgili olarak yazdığı bir eserinde Mâtüridî’nin çağdaşı bilginlerden Hasan el-Eş’arî’den bahsederken: “… Eş’arî, düşmanın otağına son derece yakındı ve Mutezile’nin vatanı. Basra’da bulunuyordu. Fakihler ve muhaddislerle Mutezile arasında cereyan eden çarpışmalar hep Irak’ta olmuştur ki, Basra da Irak mezheplerinden biri idi” diye yazar. Sözlerinin devamında Mâtüridî’nin bulunduğu ortamın buraya uzaklığından bahisle, Mâtüridî’yi bu ilmî “savaşın gürültüsüne” ve yankısına uzaktan kılıç sallayan kişi olarak anlatmak ister.[22] Oysa ki Mâtüridî de, yetiştiği Türk kültür ortamının vatanı olan Maveraünnehir de -özellikle X. yüzyılda- önemsenmemesi mümkün olmayan kişi ve yerdir. Bazı eski yazarlarca, bu bölgedeki “halkın cesareti, ilim ve maarife karşı meyil ve istidadı uzun uzadıya tasvir edilmektedir”[23]. Mısırlı bilginlerden Ahmed Emîn (1886-1954) Zuhr ül-İslâm adlı eserinde “Horasan ve Maveraünnehr” başlığı altında bu bölgenin -Mâtüridî’nin yaşadığı yüzyıldaki bilginlerinden, ilmî ve edebî hareketliliğinden sözeder.[24] Ahmed Emîn’in anlattığına göre X. yüzyılda yaşamış bulunan coğrafyacı[25] Mukaddesî (946-1000), Mâtüridî’nin yetiştiği Maveraünnehir hakkında şunları yazar:

“Bu bölge o bölgelerin en üstünüdür. Bilginlerin ve saygın kişilerin daha çok bulunduğu bir yerdir. Orası hayrın kaynağı, ilmin merkezi, İslâm’ın sağlam merkezi ve büyük kalesi, hükümdarı kralların en hayırlısı, askerleri, askerlerin en hayırlısıdır. Burada bilginler, krallar düzeyine ulaşmıştır”[26].

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ