TÜRK-JAPON İLİŞKİLERİNİN TARİHİ

TÜRK-JAPON İLİŞKİLERİNİN TARİHİ

Japonya ve Osmanlı Türkiyesi’nin 19. yüzyıldan önce doğrudan ilişki kurdukları hakkında pek bilgimiz yok. Her iki ülke, birbirleri hakkında, bazı seyahatnameler ve benzeri raporların sınırları içinde bilgi sahibiydiler. Katip Çelebi’nin Cihannuma’sı “Caponya” ülkesine bir kaç sayfa vakfeder ve Japonların soğuk su ile yıkanmayı sevdiklerinden ve son derecede güçlü bir ahlaka sahip olduklarından bahseder. Japonların benzeri coğrafya kitapları ve uzak ülkelerin insanlarından bahseden eserlerinde ise özellikle 18. yüzyılda basılmış olan Komozatsuwa (Kızıl saçlı halklar hakkında hikayeler) veya Bankoku shinwa (On bin ülke hakkında efsaneler veya Barbarların ülkeleri hakkında efsaneler) gibi populer edebiyat eserlerinde, Osmanlı Devleti ve Türklerin ülkesi, Toruko, yani Türkiye olarak adlandırılır. Bu eserlerde, Türkiye, üç kıtaya yayılmış olan çok güçlü ve korkutucu bir askeri güç olarak tanıtılmaktadır. Japonlara bu bilgilerin Portekizliler ve Hollandalılar tarafından bildirildiği de bir gerçektir. Ancak, Japonya’nın feodal yönetiminin başı Tokugawa Shogunlarının her yıl Japonya’ya ticaret için gelme imtiyazını elinde tutan Hollandalı ticaret gemilerinin kaptanlarının Shogun’a, Japonya ile ticaret hakkının karşılığında, sunmak zorunda olduğu raporlar, dünyada olan olaylar ve gelişmelerle ilgili bilgiler arasında mutlaka önemli bir bölümünü Osmanlı Devleti ile Batı dünyasının harp ve sulh ilişkilerine vakfetmektedir.[1]

Japonya ve Osmanlı Devleti’nin gerçek anlamda doğrudan ilişki kurmaları, Batı Güçlerinin kurduğu dünya ticaret ve diplomasi sisteminin bu iki ülkeyi dönemin siyasi ve ekonomik şartları doğrultusunda ister istemez birbirlerine yaklaştırmasıyla gerçekleşmiştir. Japonların 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na olan ilgisinin tarihçesi, Japonya’nın büyük güç siyaseti dünyasına girişinde yararlandığı güdü, düşünce ve stratejileri yansıtır. 1868’deki Meiji Restorasyonu sonrasında, yeni Japon hükümeti Osmanlı’yla ilişkiler kurmak için arayış içerisine girmiş, Balkanlar’a ve Yakın Doğu’ya yayılmış olan Osmanlı topraklarına çeşitli heyetler göndermeye başlamıştır. Bu çalışma da, bölgeye gelen ziyaretçilerin seyahat kayıt ve raporlarına dayanmaktadır. Öte yandan Osmanlı Devleti ise, Japonya’nın hızla dünya sahnesinde ortaya çıkmasını ve bunu sağlayan başarılı ıslahatlarının önemini fark etmiş, bir şekilde, bu Uzak Doğu’nun yükselen yıldızı ile yakın bir ilişki kurmasının Batı dünyasının Büyük Güçlerinin karşısında, özellikle Rusya’ya karşı, faydalı olabileceğini düşünmüştür. Siyasi tarih açısından, Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki Japonların ilgisinin gelişiminde iki farklı aşama fark edilecektir. Birinci aşama; 1868 ve 1890’lı yıllar arasında olup, bu dönem, Japonya’nın Batı ile anlaşmalarını gözden geçirerek egemenlik haklarının tamlığını aradığı bir dönemdir. Bu dönem, Japonya’nın kendisi gibi, önde gelen Batılı güçlere tanıdığı “eşitsiz antlaşma” ayrıcalıklarının sorunları ile karşılaşan ve Batılı olmayan Osmanlı örneğinden kendi antlaşma düzeltme politikası için bir şeyler öğrenme ilgisine sahip olduğu bir dönemdir. Osmanlıların ve Japonya’nın ana gündemi karşılıklı olarak kabul edilebilir bir ticaret ve diplomasi antlaşmasıdır.

Bu dönemin Japonya-Osmanlı ilişkileri “Batı emperyalizminin uluslararası kanunu” olarak işlev görmüş olan kapitülasyonlar, yani, yabancıların bulundukları ülkenin kanunlarına tabi olmaması imtiyazı, gümrük vergilerinde edinilen imtiyazlar ve en fazla kayrılan ülke ilkesi gibi uygulamalarla vs. gibi Batılı güçler tarafından ticaret ve diplomasinin uluslararası kuralları olarak dayatılan bu antlaşma düzenlemeleri, Büyük Güçlerin çemberi dışında kalan Japonya ve Osmanlı Türkiye’sinin ticaret ve diplomatik ilişkilerini resmiyete dökmelerinde yaşadıkları sıkıntıları yansıtmaktadır.

19. yüzyılın son on yılında başlayarak I. Dünya Savaşı’nın çıkışına kadar olan dönem ikinci aşama olarak kabul edilebilir. Bu dönem 1902’deki İngiltere-Japonya ittifakı ile İngiltere’nin dostu olan Japonya ve Almanya’yla dost olan Osmanlı hükümeti karşıt kamplara düşmüşlerdir. Bu ikinci dönem Japonya’nın Osmanlı’ya karşı tavır ve stratejilerini bir emperyalist büyük güç olarak düzenleme süreci olması açısından daha önceki dönemle zıtlık gösterir ve İngiltere-Japonya dostluğu önemli bir dönüm noktasıdır. Japonların özellikle bu sonraki dönemde Osmanlı dünyası ile olan ilişkileri, Japonya’da, 1905 Rus-Japon savasını kazanan Japon toplumunda yükselişte olan Asyacılık düşünce akımının gündemi içinde oluşan bir emperyalizm ideolojisi çerçevesinde belirlenmeye başlar. Öte yandan, Osmanlı ve özellikle Rusya Türk dünyasında ortaya çıkan Türkçülük, Pan İslamcılık gibi akımları temsil eden düşünür ve yazarlar, 1905 Rus-Japon Savaşından muzaffer olarak çıkıp, Büyük Güçler sahnesine adım atan genç Japonya’yı örnek alınması gereken Batı’ya alternatif bir ıslahat ve çağdaşlık modeli olarak tartışmaktadırlar. Bu çok farklı iki yaklaşım, yine de bir süre için, Japonlar ve bazı Türk dünyasının unsurları arasında, Batı hegemonyasına karşı duyulan karşıt bir ortak menfaat birliğinin temelini teşkil etmeye başlamıştır.

Japonların Osmanlı İmparatorluğu ve İslam Dünyası Hakkında Bilgi Toplama Faaliyetleri

Japonların Yakın Doğu’nun şartları hakkında birinci elden geniş bilgi toplama amaçlı çabaları arasında en ünlüsü 1880 yılındaki Yoshida heyetidir. Japon dışişleri bakanlığı Gaimushh, 1880’de Yoshida Masaharu liderliğinde bir heyet düzenlemiş olup, İmperial Hotel yöneticisi Yokoyama Nagaichirh, ordudan Albay Furukawa Nobuyoshi ve iki yardımcısı Tsuchida Seijirh ve Asada Iwatarh ile bazı tüccarlar heyette yer almışlardır. Sonradan öğrenildiğine göre, Yoshida heyeti aynı yıl savaş gemisi Hiei ile Basra Körfezi’ne ulaştığında, bunun bir güç gösterisi olarak gönderildiği söylenmiştir. Japon ekibi Bushire’ye ulaşmak için zor bir kara yolculuğuna girişmiş ve -onların daha sonraki kayıtlarına göre- korkunç bir yolculuktan sonra Tahran’a varmışlardır. Tahran’da on iki gün kaldıktan sonra, heyet Kafkas bölgesine gitmiş ve 1881’de Osmanlı başkentine girmiştir.

Osmanlı hükümeti Yoshida heyetini memnuniyetle karşılamıştır. Sultan II. Abdülhamid iki ülke arasında bir anlaşma yapmak üzere görüşmelerin başlatılmasını teşvik etmiştir. Daha sonra Yoshida Heyeti, Romanya’ya ve Budapeşte’ye, son olarak da heyetin dağıldığı yer olan Viyana’ya ulaşmıştır. Yokoyama ve tüccarlar Londra’ya gidip, Furukawa İtalya üzerinden ülkesine dönerken, Yoshida St. Petersburg’a gitmiştir.[2]

Japon Genel Kurmayı için ünlü istihbarat memuru Albay Fukushima Yasumasa’nın 1892-93 yıllarında at sırtında tamamladığı 438 günlük Orta Asya yolculuğu önemli bir ziyarettir. Osmanlı İmparatorluğu’na yapılan böylesi bilgi toplama seyahatleri Japonların Rusya’nın nüfuzunu Güney’e yayma planlarını inceleme amaçlarının bir parçasıdır. Fukushima, 1895’te tekrar Tokyo’dan ayrılarak Afrika, Türkiye, Seylan ve Hindistan’ı kapsayan zor bir yolculuğa çıkar. Ertesi yıl 1896’da İran’a girer ve Orta Asya’ya geçer. Güney Arabistan’a dönüp, Hindistan’a, Tayland ve Vietnam’a geçer ve son olarak 1897’de Japonya’ya dönerek ayrıntılı bir rapor sunar.[3]

Zamanın buna benzer bir diğer istihbarat ziyareti de lenaga Toyokichi’nin Taiwan’daki sömürge yönetimine bir rapor hazırlamak için afyon üretiminin durumunu araştırma amacıyla 1899’da İran, Türkiye ve Hindistan’a yaptığı yolculuktur. lenaga, Basra Körfezi’ndeki Bushire’ye ulaşır ve Yoshida ile aynı rotayı izleyerek Tahran’a girer. İran’daki yolculuğundan sonra Bakü ve Karadeniz sahilindeki Batum’a, oradan da deniz yoluyla İstanbul’a geçer. lenaga, afyon üretimini incelemek üzere İstanbul’dan kara yolculuğuna girişir, böylelikle Anadolu’nun iç kısımlarında seyahat eden ilk Japon olacaktır. Son olarak, Suriye’ye geçerek, daha sonra Mısır ve Hindistan’a gider. 1900’de lenaga Taiwan’a dönerek sömürge otoritelerine raporunu sunar.[4]

Japon heyetlerinin bölgeyle ilgili hazırladıkları raporlar, Meiji Japonlarının İslam dünyasını da içermekte olan Avrasya kıtası insanları hakkındaki düşüncelerini de yansıtmaktadır. Sonuçta, Osmanlı İmparatorluğu ve bölge hakkında Japonlara ait en az sekiz iyi bilinen çalışma ortaya çıkmıştır. Japonların -aşağıda da irdelenilecek olan- çok sayıda anlaşma yapma isteklerine karşın, iki ülke arasında kısıtlı kalan ilişkilere rağmen bu sayı oldukça fazladır. Gaimushh’nun bölgeyle temasları ve araştırmalarına bağlı olarak ortaya çıkan büyük sayıdaki çalışmalar Japon hükümetinin imparatorlukla olan anlaşma sorununu yansıtmaktadır. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar ve Yakın Doğu’daki bölgelerini paylaşma amacında olan Rusya ve İngiltere açısından özel bir öneme sahip olan ve diplomaside Doğu Sorunu olarak bilinen Osmanlıların geleceği ile de ilgilidir. Diğerleri ise Albay Fukushima’nın eseri gibi bilgi toplama ziyaretlerinden kalan çalışmalar olup, Asya ve Avrupa’ya yapılan daha geniş yolculukların bir parçası olarak Osmanlı üzerine kısımlar içermektedir. Bunların çok iyi bilinen bazıları; Furukawa Nobuyoshi’nin 1891 yılında Sambh Honbu (Genel Kurmay Başkanlığı) için yazmış olduğu Perushia Kikh (İran Yolculuğu Notları) ile lenaga Toyokichi’nin Anadolu ve afyon sorunu üzerine hazırlayıp Taiwan sömürge yönetimine sunmuş olduğu, daha sonra Nishi Ajia Ryokhki (Batı Asya yolculuk Notları) olarak yayımlanmış olan çalışmalardır.

Dışişleri Bakanlığı Gaimushh’nun, 1911 yılında Okada heyeti tarafından Toruko jijh başlığıyla Türkiye koşulları üzerine hazırlanan raporu da önemli bir çalışmadır. Büyük olasılıkla İngilizce kaynaklardan tercüme edilmiş olan Gaimushh raporu, imparatorluğun etnik kurgusu üzerine detaylı bir çalışma olup, milliyetçilik ve çöküş üzerine eğilmekte oluşu açısından Doğu Sorunu yaklaşımının bir yansımasıdır. Raporun, Balkanlardaki milliyetçi akımlara karşı uzun bir süre Abdülhamid’in etnik politikalarını destekleyen bir unsur olan Arnavutluk’un imparatora sadakati ile ilgili kısmı ilginçtir. Bir diğer kısımda ise, lrak’ta gelişmekte olan pamuk üretimi ile ilgili Japonların iş yapma umutları, İngilizlerin bölgenin idaresini Osmanlılardan alışı açısından değerlendirilmektedir.[5]

Meiji liberal aydını Fukuzawa Yukichi’nin iyi bilinen Datsua -genç Japonya’nın Asya’dan ayrılarak Batı’ya katılması- düşüncesi, genel olarak Asya’nın çağdaş medeniyetin bir kaynağı olduğunu reddetmekte olup, bu İslam dünyasına ilişkin Batıcı Meiji görüşünün temelini oluşturmakta ve kısmen de Osmanlı’ya karşı Meiji tutumunu etkilemektedir. Bunmei-ron no Gairyaku’da (Medeniyet Savı Özeti, 1875) Fukuzawa, Osmanlılara ilişkin olarak dönemin standart bir liberal batıcı değerlendirmesini yapmaktadır: Osmanlılar bir zamanlar Avrupa’nın düşmanı olan muazzam bir güç olup, üç katlı dünya görüşü içerisinde ise Çin’le birlikte yarı aydınlanmış Asya ülkeleri sınıfına girmektedir. Japonya’nınsa Osmanlı ve Çin’in bulunduğu sınıf içerisinde kalma olasılığından kaçınması ve Batı tarafından temsil edilen aydınlanmış dünya sınıfına girmesi gerekmektedir.[6]

Antlaşma Sorunu

Japonya’nın Osmanlı İmparatorluğu’na ilgisi, Tokugawa Shogunlarının ABD donanmasının dayatması ile 1858 yılında zorunlu olarak imzalamaya mecbur bırakıldığı ‘Dostluk ve Ticaret Antlaşması’nın Japonya ve Batılı ülkeler arasında kurduğu “eşit olmayan antlaşmalar” düzenine karşı gelerek Shogunları deviren ve yeni bir rejim kuran Meiji yönetiminin, bu antlaşmaları eşit ve karşılıklılık ilkeleri doğrultusunda düzeltme çabaları ile başlar. Japonya’nın 1858 antlaşmaları, Osmanlı Devleti’nin Batılı ülkelere tanıdığı kapitülasyonlar ile aynı özelliklere sahip olduğundan bu ayrıcalıklar ile bir başka deyişle Batı emperyalizmi Japonya’da kanuni dayanağını elde etmiş olur. Ancak, Japonya ve Osmanlılar, Batılılara verilen antlaşma ayrıcalıkları sisteminin bir parçası oldukları halde, emperyalizm ve sömürgeciliğin 19. yüzyıldaki tarihinde, sömürgeleştirilmeden egemen güç olarak varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Özellikle 1838 İngiltere Osmanlı Ticaret Antlaşması, Osmanlı ekonomisinin kapılarını batı emperyalizminin dönüştürücü etkilerine açmış olup, bu Batı emperyalizminin Doğu Asya’ya girişini belirleyen Çin’in 1842 Nanking Antlaşması ve Japonya’nın 1858 antlaşmalarından birkaç yıl öncedir.[7]

Japonya ve Osmanlı arasındaki ilişkiler, 1871 yılında Batı başkentlerine 1858 antlaşmalarını düzeltme amacıyla gönderilen Iwakura heyetiyle başlamıştır. Heyetin Avrupa’yı ziyareti sırasında, Prens Iwakura sekreterlerinden biri olan Fukuchi Gen’ichirh’ya İstanbul’a giderek, Japonya’nın “eşitsiz anlaşmalar”dan doğan zor durumuna benzer olan Osmanlı’nın Kapütilasyonist antlaşmalarının şartları üzerinde çalışmasını emretmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki antlaşmaların uygulanışı üzerine raporlar bulunup, özellikle konsolosluk mahkemelerinin yargı yetkileri Japon otoritelerin özel olarak ilgisini çekmiştir.[8] Japonya-Osmanlı ilişkileri açısından 1871’deki Fukuchi raporu imparatorluğun şartları hakkında bilgi verme konusunda tatmin edici olmamıştır. Bunun sonucu olarak Dışişleri Bakanı Terajima Munenori, Japonya’nın İngiltere’deki diplomatik temsilcisi Ueno Kagenori’ye Türk- Londra sefiri ile ilişki kurarak o ülkedeki şartları incelemesini ve Japonya’yla Osmanlı Türkiye’si arasında bir ticaret ve dostluk antlaşması imzalama olasılığını görüşmesini emretmiştir.[9]

Terajima’nın Ueno’ya mektubu, 19. yüzyılda Japon-Türk ilişkilerini sıkıntıya sokacak sorunun farkında olduğunu göstermektedir. Resmi bir antlaşmadan ziyade, Ueno renkli bir diplomatik dille alternatif bir formül getirmektedir:

“Türkiye birçok açıdan (dağları ve kayaları) bizim ülkemizi andırmaktadır ve biz bu ülkeye bir heyet ya da gözlemci gönderirsek birçok yarar elde ederiz….Bunu akılda tutarak ve Türkiye ile henüz ticari ilişkilerimizin olmamasından dolayı, senin bizim iki ülkemiz arasında bir dostluk antlaşması yapmak için Londra’daki Türk sefirine ihtiyatla yaklaşmanı isterim.”

Siyasi dürtüler de Japonların Osmanlı İmparatorluğu’na olan ilgisini besleyen bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Bu, Rusya tehdidine karşı bölgesel bir hattı güçlendirme kapsamında olup, özellikle Hindistan’da İngiliz İmparatorluğu’nu koruma düşüncesiyle İngiltere tarafından cesaretlendirilen bir politikadır. Sürüncemede kalan antlaşma sorununa karşın İngiltere’nin, Japonya ve Osmanlı Türkiye’sinin Rusya’ya ilişkin ortak endişelerinin dolayısıyla daha sıkı ilişkiler kurmalarını teşvik ettiği gözlenmektedir. Bu strateji, güçsüz olmasına karşın Osmanlı’yı kendisi için 1854’teki Kırım Savaşı’ndan beri önemli bir bölgesel güç olarak gören İngiltere tarafından cesaretlendirilmiştir. Çok geçmeden, 1902’deki İngiltere-Japonya ittifakı ile yeni yükselen Asyalı güç Japonya’yı Rusya’ya karşı bir mendirek olarak görecek olan İngiltere’nin, Japonya ile Osmanlı arasında her düzeydeki ilişkileri desteklediği görülmektedir.

Osmanlı hükümeti ise, kendi açısından Japonya ile ilişkiler kurmak konusunda olumlu bir tavır içinde olmuş, özellikle Sultan II. Abdülhamid, Rusya’ya karşı işbirliği yapma gündemini paylaşarak Doğu’nun bu başarılı modernleşen gücü ile işbirliği kurma arzusunu göstermiştir.

Rusya’ya karşı reel politik çıkarlar tekrar kendini hissettirdiğinde, 1876’da İngiliz siyasetçileri Osmanlı Sadrazamı Mithat Paşa’ya yaklaşarak Osmanlıların Japonya ile sıkı ilişkiler kurmasını önermişlerdir. Böylece, 1878’de Japon savaş gemisi Seiki taşımakta olduğu bahriye öğrencileri ile İstanbul’a on iki günlük bir ziyaret yaparak uygun törenlerle kabul edilmişlerdir.[10]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ