TÜRK İSTANBUL’UN SİMGESİ: FATİH CAMİİ

TÜRK İSTANBUL’UN SİMGESİ: FATİH CAMİİ

Ele geçirilmesi çok zor ve hatta imkansız görülen dünyanın incisi İstanbul, fetihten hemen sonra şehrin yeni hakim gücü olan Müslüman Türklerin kültürel zenginliği ile süslenmeye başlanmıştır. Fethin mimarı Fatih Sultan Mehmet şehre yeni bir kimlik verebilmek için çalışmalara zaman kaybetmeden başlamış, bunun için de fetihten on yıl kadar sonra yedi tepe üzerinde kurulmuş şehrin en hakim tepelerinden birini (dördüncü tepe) kendi adına yaptırdığı büyük külliye için seçmiştir. Bu seçimi ile kendi gücünü ve şehre vurduğu Türk-İslam damgasını bütün dünyaya göstermiştir. Ayrıca külliyenin merkezi olan cami ile Türk-İslam mimarisinin gelişimindeki en önemli halkalardan birini gerçekleştirmiştir.

Bununla birlikte bu önemli yapı günümüze dek ulaşamamış 1766 İstanbul Depremi’nden büyük hasar üzerine yeni bir plan ile tekrar inşa edilmiştir. Bu nedenle mimarlık tarihinde Fatih Camii, Eski ve Yeni Fatih Camii olarak iki kısımda incelenmektedir.

İlk Fatih Camii’nin ve külliyenin yapıldığı mevkide daha önce Bizans’tan kalmış ve fetihten sonra Ortodoks Patrikliği’ne tahsis edilmiş olan Havariyyun Kilisesi bulunuyordu. Ancak patriğin isteği üzerine Fatih tarafından bu patrikhane Pammakaristos Manastırı’na nakledilmiştir. Taşınma isteğinin sebebi için kilisenin çok harap bir durumda olması,[1] çevrede Müslüman ahalinin hakim duruma gelmesi[2] ve Rum Patriği Gennadios’un burada bir gece öldürülmüş bir kimse görünce kendi şahsını da tehlikede hissetmesi ve esasen gayri meskun olan bu mahalli terk ederek makamını yeni manastıra nakletmesi[3] gibi sebepler gösterilmektedir. Fakat patriğin kendi isteği ile patrikhaneyi nakletmesi konusunda fikir birliği bulunduğundan taşınma sebebi fazla önem arz etmemektedir.

Fatih Camii’nin, Havariyyun Kilisesi’nin bulunduğu yerde inşa edilmesi bazı Avrupalı yazarların, caminin kilise temelleri üzerine inşa edildiği tezini ortaya atmalarına neden olmuştur. Fakat bu dayanaksız tez Halim Baki Kunter ve A. Saim Ülgen tarafından tamamiyle çürütülmüştür.[4] Eskiden caminin yerinde bulunan Havariler Kilisesi’nin yıkılıp, caminin onun temellerine oturduğu fikri kesinlikle yanlış olmakla birlikte, bu kilisenin eski taşlarından avlu döşemesi olarak faydalanıldığı da görülmüştür[5] (Bkz. ekler).

Evliya Çelebi ise Fatih Camii’nin yerinde olan mabedin zelzeleden yıkılmış olduğunu ve bu binanın yerin altına varıncaya kadar her şeyinin yıkılıp atılmış ve yerine yeni caminin yapılmış olduğu belirtilmektedir.[6] Caminin bulunduğu yer içinse vakfiyesinde “Yeni Cami Mahallesi demekle maruf mahal”[7] denmesine rağmen bu mevkiin eski isminin Karaman Mahallesi olarak da geçtiği sanılmaktadır.[8]

İlk Fatih Camii’nin inşasına 1463 (867) Cemaziyelahir (Şubat-Mart) ayında başlanmış,[9] inşaat yedi sene on ay kadar sürmüş ve M. 1470 yılında veya 1471 yılında tamamlanmıştır.[10]

Cami burada tek başına değil zamanın en büyük dini ve kültürel merkezi olacak bir külliye şeklinde inşa edilmiştir. Caminin kuzeyinde ve güneyindeki Fatih Medreselerini, sekiz adet Tetimme Medresesi ve yine sekiz tane olduğu için bu ismi alan Sahn-ı Seman Medreseleri oluşturmaktadır. Fakat bu medreselerden Tetimme Medreseleri bugün mevcut değildir. Külliyenin güneydoğusundaki imaret, hastane konumunda olan darüşşifa, nekahathane konumunda olan tabhane, kütüphane, ilkokul konumundaki mektep, kervansaray ve türbeler külliyenin diğer bölümlerini oluşturmaktadır.[11] 108.000 m2 lik bir alanı kaplayan külliye o zamanın üniversitesi ve Türk İstanbul’un Fatih tarafından yeniden kuruluşunun şehirle kaynaşan çekirdeğini meydana getiriyordu.[12]

Bu büyük külliyenin merkezi konumunda olan ve Türk-İslam mimarisinin en önemli basamaklarından birini oluşturan caminin mimarı hakkında hâlâ kesin deliller mevcut değildir. Buna rağmen araştırmacıların çoğu mimarın Atik Sinan yani Sinan el din Yusuf bin Abdullah el Atik[13] olduğunda ittifak etmişlerdir. 1471 yılında yani caminin yapımından bir yıl kadar sonra vefat eden[14] ve Fatih dönemi baş mimarı olduğu söylenen[15] bu mimar için, Mimar Koca Sinan’dan ayırabilmek için “atik” yani “eski” lakabının kullanıldığı belirtilmektedir.[16] Fakat İ. H. Konyalı tarafından, Mimar Koca Sinan doğmadan çok önce tanzim edilmiş Sinan-ı Atik’in vakfiyesinde “atik” sıfatının kullanıldığı, bunun sonucu olarak da bu kelimenin “eski” değil, Arapça “azatlı köle” anlamında kullanılmış olduğu ispatlanmıştır.[17]

Caminin mimarının Ayas adlı bir mimar ya da Christodulu adlı bir Rum olduğu da söylenmiştir. Mimar Ayas’ın Saraçhane başındaki camiini Fatih binasının kalıntıları ve izni ile inşa ettiğinin belirtilmesi dolayısıyla baş mimar olmasa da cami inşasında görev alan bir mimar olması muhtemeldir.[18] Fakat Christodulu ismine Boğdan beylerinden Demeter Kantimir’in Osmanlı Tarihi’nden başka bir eserde rastlanmaması bu görüşü zayıflatmaktadır.

Bu ilk Fatih Camii, Osmanlı tarihinde Edirne Üç Şerefeli Camii ile başlatılabilecek mimari gelişmenin en önemli halkalarından biridir. Caminin bazı Batılı yazarlar tarafından Ayasofya’nın taklidi şeklinde düşünülüp Bizans kubbeli binaları üslubunda olduğunun söylenmesi kesinlikle yanlış ve taraflı bir ifadedir.[19] Bunun aksine Fatih Camii Selçuklularla başlayıp Beylikler ve Osmanlı devirlerinde devam eden gelişmenin tabii bir sonucudur.

Cami yaklaşık 26 m. çapındaki büyük kubbesi ile Edirne Üç Şerefeli Camii’nin bir üst aşamasını oluşturmuş, ve İstanbul’daki büyük merkezi kubbeli selatin camilerinin yolunu açmıştır. Ayasofya’nın çöken kubbesinin yapıldığı 562 yılından sonra Bizans mimarisinde dokuz yüzyıl boyunca bir tek Aya Eirene’nin sekizinci yüzyılda yapılan 15,14 m. çapındaki kubbesi dışında, bütün kiliselerin kubbeleri 10 m.’den daha küçük çaptadır.[20] Bu, Bizans mimarisinin merkezî büyük kubbe ile büyük ve toplu mekan yaratma endişesinde olmadığının ve kubbe mimarisi açısından da pek istikrarlı bir gelişmenin bulunmadığının göstergesidir. Osmanlı camilerinde ise bunun tersine, büyük-toplu mekan yaratma endişesi ile doğru orantılı olarak merkezî kubbenin istikrarlı bir gelişme gösterdiği görülmektedir.

Caminin büyük kubbesinin İstanbul’daki camiler içinde Ayasofya ve Süleymaniye’den sonra en büyük kubbelerden olmasının yanı sıra[21] yarım kubbenin de çok büyük çapta ele alınması bu cami ile başlamıştır.[22] Bu gelişme Bayezid Camii, Şehzade Camii -Süleymaniye’de bir geri adım- ile devam etmiş, Selimiye Camii’nde de en üstün noktasına yükselerek mükemmele ulaşmıştır. Cami planının ortada her iki yandan uzun sütunlar üzerinde revaklara oturan muazzam bir kubbe ve mihrap tarafında önde bir yarım kubbe ile yanlarda sırayla üç küçük kubbe şeklinde olduğu hemen hemen bütün yazarlar tarafından kabul edilmiştir.[23] Yalnız bazı noktalar ve ölçüler konusunda fikir birliği mevcut değildir (Bkz. ekler).

Mart 1463’te başlayıp, Aralık 1470’te[24] (ya da 1471 başında tamamlanan cami, yaklaşık üç yüz yıl ayakta durduktan sonra 1766 depremi ile onarılamayacak derecede hasara uğramıştır. Sonuçta yıkılıp tekrar inşa edilen caminin eski cami ile bir ilgisi kalmamıştır. Tamamen farklı bir plan ve üslup ile inşa edildiğinden ve eski cami hakkında da elde yeterli belge bulunmadığından cami hakkında peşin hüküm veren yazarlar için bir fırsat doğmuştur. Özellikle Avrupalı yazarların bu ilk Fatih Camii’nin Bizans eserlerinin ya da bizzat Ayasofya’nın taklidi şeklinde ele aldıkları görülmüştür.[25] Fakat bu cami hiç bir eserin taklidi ya da benzeri şeklinde yapılmayıp Bizans eserleri veya Ayasofya’dan mülhem bir eser de olmamıştır. Fatih döneminde sadece İstanbul’da, Fatih veya bu dönemde yetişen kişiler tarafından yaptırılmış 95 adet caminin isimleri zikredilmiştir.[26] E. H. Ayverdi’nin tesbitine göre ise yalnız İstanbul’da 184 kadar cami ve mescit, 24 medrese, 32 hamam, 12 bedesten ve han, ayrıca birçok saraylar ve evler yapılmıştır.[27]

Bu, Tüklerin mimariye verdiği önemin ve bir Türk-İslam mimari geleneğinin bulunduğunun en açık kanıtı olmalıdır. Ayrıca Fatih Camii’nin Türk-İslam mimarisinin istikrarlı ve doğal gelişimi içinde en önemli halkalardan birini oluşturduğu da araştırmacıların çoğunluğu tarafından kabul edilen bir gerçektir.

1766 Depremi Sonrası Fatih Camii (Yeni Fatih Camii)

Osmanlı devrindeki İstanbul zelzelelerinin en şiddetlilerinden sayılan ve muhtemelen İkinci Bayezid zamanındaki küçük kıyamete benzetilen depremle[28] hemen hemen aynı dereceyi bulduğu belirtilen bu zelzelede yalnız İstanbul değil civarı da sarsılmıştır.[29] Hicri 12 Zilhicce 1179, Miladi 22 Mayıs 1766 tarihi, Kurban Bayramı’nın üçüncü günü olan Perşembe’de vuku bulan bu büyük deprem gün doğduktan yarım saat sonra, iki dakikadan az sürerek İstanbul ve civarında büyük hasara sebep olmuştur.[30] Kaynaklarda depremin tarihi 12 Zilhicce Perşembe olarak gösterilmişse de[31] İ. H. Danişmend, Perşembe gününün ayın 12’sine değil 13’üne tesadüf ettiğini belirterek doğru tarihin 13 Zilhicce Perşembe olduğunu ifade etmiştir.[32] Depremin tarihî abidelerdeki tahribatının da hayli korkunç derecede olduğu, Sultan Selim, Şehzade, Süleymaniye, Nuruosmaniye, Laleli, Valide ve Ayasofya Camileri hariç diğer camilerin bazılarının minarelerinin, bazılarının ise kubbelerinin çöktüğü kaydedilmektedir. İstanbul surlarının bazı yerleri de yıkılarak, ahşap saraylardan Beşiktaş Sarayı epeyce zarar görmüş, Topkapı Sarayı ve Eski Saray’da da bir hayli hasar meydana gelmiştir. Fatih Camii’indeki hasar ise yeniden inşa etme gereği duyulacak kadar fazladır.

Depremde caminin büyük kubbesi tamamen çökerek harap hale gelmiş,[33] küçük kubbeler ve duvarlar da oldukça hasar görmüştür.[34] Ayrıca imaret, hastane ve medrese yıkılmış, yüzden fazla öğrenci medrese yıkıntıları altında kalmıştır.[35] Bunun üzerine cami Sultan III. Mustafa’nın emri ile tamamen yıkılarak yeniden inşa edilmiştir.

III. Mustafa Osmanlı padişahları içinde imarcı sultanlardan sayılmakta ve Barok üslupta inşa ettirdiği Üsküdar Ayazma Camii ve külliyesi, Laleli Camii ve Külliyesi, Kadıköy’de yaptırdığı cami ve Fatih Camii’nin yeniden inşasının yanında, yaptırdığı eserler Kahire ve Rodos’a kadar uzanmaktadır. Buna rağmen yaptırdığı eserlerin hiç birinin kendi adı ile anılmamasına sitem ederek “Üç cami yaptırdım; birini su aldı (Ayazma Camii), birini dede aldı (Laleli Camii), birini de ceddim (Fatih Camii) aldı” dediği rivayet olunur.

Zelzelede Fatih Camii’nin en büyük zararı görmesi birkaç şekilde açıklanabilir. Deprem, bilimsel kaynaklarda, tarihî kaynaklarda zikredildiği gibi çok yüksek şiddette bir deprem olarak gösterilmemektedir. 1752’den sonra ikişer-üçer yıl ara ile 1766’ya kadar bundan sonra da birer yıl ara ile 1770’e kadar İstanbul’da muhtelif aralarla depremler olmuştur. 1766 depremi ise bu depremler içinde çok da şiddetli olarak kaydedilmiş bir deprem değildir.[36] Fakat merkezin daha fazla sarsılacağını düşünürsek deprem merkezinin İstanbul sur içi olduğu düşünülebilir. Hatta diğer yapılar yanında en büyük zararı Fatih Camii’nin görmesi, bu yapının depremin merkezine en yakın bölgede bulunduğunu akla getirebilir. Buna yapının İstanbul’a yapılan ilk camilerden olması sebebiyle, yıpranma payını da katarsak caminin hasarını biraz daha anlaşılır kılabiliriz. Ayrıca cami daha önceki deprem veya afetlerden zarar görmüş, bu zararların bir kısmı büyük veya görülebilir olduğundan tamir edilmiş, fakat bu civarda sadece kaydedilmiş olan birçok yangın, deprem veya patlamalar sırasında aldığı bazı hasarların fark edilmeme yahut dikkate alınmaması ile bu hasarlar için tamir görmemiş olma ihtimali de büyüktür. Çeşitli tamirler ve görülemeyecek hasarların sarstığı camide bu son deprem yıkıcı bir etki göstermiştir denilebilir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ