TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE ŞÛRÂ

TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE ŞÛRÂ

Türkler, Orta Asya’dan başlayıp günümüze kadar gelen tarihî süreç içerisinde, birçok devlet kurmuş bir millettir. Onlar, kurmuş oldukları her yeni Türk devletinde, kendilerinden önceki Türk devletlerinin yönetim tecrübelerinden yararlanmışlar; devletin, “bilgi”, “birikim” ve “tedrîcî olarak tekâmül” den ibaret bir mekanizmaya bağlı olarak ayakta kalabileceğini idrak etmişlerdir. Bu nedenledir ki Türkler, çok az sayıda millete nasip olan uzun ömürlü devletler kurma bahtiyarlığını elde etmişlerdir. Bilge Kağan (ölm.) ’ın “Üstte gök çökmedikçe altta yağız yer delinmedikçe ey Türk! Senin ilini ve töreni kim bozabilir?…” ifadesinden de anlaşılacağı gibi, Türklerde “Devlet-i Ebed Müddet” fikri mevcuttur.

Türkler için son derece önem arzeden “devlet” kurma geleneği, önemini İslâmiyet’in kabulünden sonraki dönemlerde de korumuş ve bu müessese her şeyin üstünde yer almakla beraber, devleti temsil eden “sultan” da önemli yetkilere sahip kılınmıştır. Sultanlar, yürütme ve yargı erkinin başında bulunurlarken, belli bir yasama yetkisine sahip olmuşlardır. Sultanların, halkı diktatörce yönetmelerine engel olan unsurların başında ise “şûrâ” ilkesi gelmektedir. Şûrâ, devlet yönetiminde gereği gibi uygulandığı takdirde, “devlet-i ebed müddet” düşüncesini, kuvveden fiile çıkaran önemli dinamiklerden birisidir.

Devlet yönetiminde şûrâ’ya yer veren Türkler, hem İslâm öncesinde, hem de İslâmiyet’in kabulünden sonra bilginlerin fikir ve görüşlerinden de istifade etmeyi ihmal etmemişlerdir.[1] Şûrâ kavramı Arapçadan dilimize geçmiş bir kelime olup, isabetli ve doğru karar verebilmek için, ilim ve ihtisas sahibi kişilerle fikir teatisinde bulunmaktır. Türkler, şûrâ’ya karşılık olarak, “işlerde danışma, görüşme, düşünme” anlamına gelen “kengeş” kelimesini kullanmışlardır.[2] “Kengeş” kelimesi, Dîvânu Lugâti’t-Türk ’de şu şekilde geçmektedir: “Kengeşlik bilig artamas” yani “Danışıklı iş bozuk olmaz”.[3] Bir başka ifadeyle, eğer akıl, danışmakla birleşirse iş yerli yerince yapılır ve sonuç müsbet olur. İşte bu veciz ifade Türklerin şûrâ’ya ne kadar önem verdiklerini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Danışmanın ilk nüvesini teşkil eden “kurultay”, Mete’nin (Mo-Tun, Oğuzhan) (M.Ö.209-174?)[4] zamanından itibaren devletin temel kurumlarından biri olmuştur.[5] Kurultay, başlangıçta dînî tören, bayram, yeme-içme toyu, eğlenme ile yarışmayı da ifade eden bir devlet toplantısı iken daha sonraları, önemli meselelerin müzakere edilip tartışıldığı ve nihayet ittifakla verilmiş kararların alındığı bir müessese haline gelmiştir. Meselâ, “yeni bir devletin kurulması”, “göç”, “savaş yapılan bir ülke ile barış” vb. hususlarda kurultayın toplanması bunun en belirgin örneklerindendir. Nitekim M.Ö. 68 yılından sonra Hun hakanının, Çin ile barış yapmak için devletin ileri gelenlerini bir araya toplaması[6] kurultayın fonksiyonelliğinin bir belirtisi olarak değerlendirilebilir.

Bu kurultaylarda sadece siyasî ve askerî problemler değil, aynı zamanda, ülkeyi ilgilendiren her türlü problem tartışılarak, karara bağlanmaktadır. Bir keresinde Gök-Türklerin ünlü hükümdarı Bilge Kağan, Türk illerindeki şehirlerin Çin ülkelerindeki gibi surlarla çevrilmesi ve Budizm ile Taoizm’in yurtta yayılmasının teşvik edilmesi için kurultay toplamıştır. Ayguçı (devlet müşaviri) Tonyukuk “Çinliler gibi şehirlerimizin etrafını çevirip, iyice yerleşirsek, nüfusumuz onlardan çok az olduğundan onlara karşı varlığımızı koruyamayız; varlığımızı hareketliliğimize borçluyuz; Budizm ve Taoizm bize uyuşukluk getirecektir” sözleriyle karşı çıkmış, Bilge Kağan’ın teklifi kurultayda reddedilmiştir.[7]

Eski Türk kağan ve sultanları, yabancı baskıcı hükümdarlardan çok farklı olarak, yüksek ve insânî vasıflarda ve demokratik bir anlayışa sahip oldukları için halkın görüşlerine değer vermişlerdir.[8] Türk devlet mekanizması içerisinde “Tayanç” ve “Kengeşçi” adı verilen pek çok danışmanın bulunuşu bu görüşü destekler mahiyettedir. Nitekim Cengiz Han’ın müşavirleri (danışmanlar) saraylarda, “Tayangu” unvanını taşımakla birlikte, “dayanmak” fiilinden türetilen “Tayançı” unvanı, “Tirgek” yani “direk” unvanını taşıyan danışmanlar da görev yapmışlardır. Ayrıca “İş-Ayguçı” (İş danışmanları) ile “Basutçı”, “yardımcı”, “tapuçı”, “hizmetçi” adı verilen maliyet memurları da yine bu sınıfa bağlı müşavir konumundadırlar.[9] Eski Türk tarihiyle ilgili bazı kaynaklardan, Türk hükümdarlarının kalabalık denilebilecek kadar çok sayıda danışman bulundurduklarını öğreniyoruz. Aynı kaynaklara göre Oğuzlar, işlerini meclisler kurarak istişâre (kenğeşme) yolu ile halletmişlerdir.[10] Oğuz sü-başısı, Etrek, Tarhan, Yınal gibi Oğuz büyüklerini çağırarak, onlarla istişare etmiştir.[11] Dolayısıyla Oğuzlar devletinin bir bakıma demokratik prensiplere göre idare edildiğini söylemek mümkündür.[12]

İslâmiyet’ten önce kurulan Türk devletlerinde “şûrâ” müessesesi ile ilgili bu özet bilgilerden sonra, şimdi de, Türklerin İslâm dînini kabul etmelerini müteakiben kurdukları devletlerdeki “şûrâ” anlayışı ile ilgili bilgilere yer vermeye çalışalım.

1. İlk Müslüman Türk Devletlerinde Şûrâ

Türklerin İslâmiyet’i benimsemeleri ve İslâm medeniyetine adım atmış olmaları, Türk tarihi açısından son derece önemli bir olaydır. Yeni bir din veya medeniyetin kabulü, cemiyet içerisinde inanış, düşünüş ve yaşayış gibi türlü bakımlardan husûle getirdiği derin değişme ve gelişmeler nedeniyle bir milletin tarihinde önemli bir hadise olmak vasfını daima korur.[13]

Türklerin din olarak İslâmiyet’i seçmeleri sürecini kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür: Türkler, Emevî hilafeti döneminde, yavaş da olsa İslâmiyet’i kabul etmeye başlamışlardır. Türklerin bu dîni yakından tanımalarıyla IX. yüzyıl ortalarından itibaren Müslümanlığı kabul edenler artmış, nihayet X. yüzyılın ilk yarısından itibaren halkı ve yöneticileri Türk olan ilk Müslüman Türk devletleri ortaya çıkmaya başlamışlardır.[14] Bunlar ise kuruluş tarihi itibariyle kronolojik olarak İtil (Volga) Bulgar Devleti (920-921), Karahanlılar (945), Gazneliler (963) ve Selçuklular (1038) gibi Türk-İslâm devletleridir.

Bu devletlerde şûrâ’nın uygulanmasıyla ilgili olarak bilgi vermeden önce şu hususun bilinmesinde fayda vardır. Şûrâ ilkesinde, devlet başkanı her ne kadar istişâre sonucunda alınan kararları yürürlüğe koyup koymama hususunda bir takım yetkilerle donatılmış olsa da, yönetim anlayışında meşveret prensibini ön plana çıkarması, demokratik bir yaklaşım içinde olduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Nitekim bu konuda müstakil bir eser telif eden Mehmet Saray; “.Bugünkü cumhuriyetlerin Türk halklarının ataları, diğer milletlerle mukayese edilemeyecek derecede meclis ve demokrasi fikrine sahip idiler. Hiç bir Türk devleti tek bir kişi tarafından istediği şekilde ve despotça yönetilmemiştir. Her Türk devletinin bir meclisi olmuş ve bu mecliste bazen halkın temsilcileri ve bazen de devletin yetkilileri ülke meselelerini enine boyuna tartışmışlardır…”[15] demektedir. Dolayısıyla Türk devletlerinde mevcut olan ve meselelerin ayrıntılı bir biçimde müzakere edilmesi, karşılıklı olarak fikir alışverişinde bulunulması gibi olgular, Kur’ân’ın da öngördüğü bir husustur. Kur’ân’da, şûrâ ile ilgili olarak öncelikle Hz. Peygamber’e idarî ve diğer işlerde ashabına danışması emredilmekte ve: ” (…) Onları affet, bağışlanmaları için dua et; (Yapacağın) iş (ler) hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a dayan; çünkü Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.”[16] buyurulmaktadır. Bu âyette geçen “Veşâvirhum fi’l-emr” (: (yapacağın) bir iş hakkında onlara danış” ibaresiyle ilgili olarak klâsik tefsirlerde, birbirinin tekrarı nitelikte yorumlar yapılmıştır. Bu yorumlarda temel olarak, şûrâya, savaş ilânı gibi dünya işlerine ait bir takım konularda başvurulmasının lüzumu; hakkında nass bulunan dinî konularda ise buna gerek olmadığı vurgulanmaktadır. Ayrıca âyette geçen “Şavir” (: Danış) emrinin muhatabı Hz. Peygamber ise de, bu emir Hz. Peygamber’in buna muhtaç olmasından ziyade, ümmetini buna alıştırması hikmetine bağlanmıştır.[17] Yine Kur’ân’da: “.Onların işleri, aralarında danışma (: şûrâ) iledir (…) ”[18] meâlindeki âyet ile şûrânın insan hayatındaki önemi vurgulanmakta ve işlerini istişâreyle yapan mü’minler övülmektedir.[19]

Kur’ân’ın önemle üzerinde durduğu “şûra” ilkesi, kendine özgü bir demokrasi ve cumhuriyet sistemidir.[20] Bir başka ifadeyle bugünkü cumhuriyetin prototipidir. Zira Kur’ân şûra ilkesi ile, ilk cumhuriyet esasını getirmiştir.[21] Şûra ilkesi, demokrasinin dayanaklarından birisidir.[22] Ancak kanaatimiz odur ki demokrasi ile -Kur’ân’ın evrensel ilke boyutunu vererek şekil ve işleyiş tarzını insanlara bıraktığı- “şûra”yı birbirine karıştırmamak lâzımdır. Çünkü Kur’ân, yönetim şekli getirmemiştir. Kur’ân’ın getirdiği ve ortaya koyduğu şey yönetime hâkim olacak zaman üstü prensiplerdir.[23] Kur’ân, danışma konusunda da özel yöntemler koymaz. Nitekim meclisin oluşumu, seçim şekli, vekillik süresi vb. hususları, her dönemin ve her ülkenin yöneticilerinin uygulamalarına bırakmıştır.[24] Şûra’da önemli olan, bu organın, çevresinde temsil etme niteliğine sahip, temsil ettikleri kimselerin güvenine lâyık ve ahlâkî dürüstlükleriyle tanınmış şahsiyetlerden oluşmasıdır.[25] Zira temsil etme niteliğine sahip olmayan, yetkisiz ve bilgisiz kişilere danışarak onlara itaat etmek doğru olmadığı gibi,[26] Kur’ân’ın şûra ile getirmiş olduğu evrensel ilkeye de aykırıdır. Çünkü Kur’ân bu konuda: “Yeryüzündekilerin[27] çoğunluğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye uymazlar ve onlar, sâdece yalan söylerler”[28] diye uyarmaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ