TÜRK İNANÇ SİSTEMİNDE “IRIMLAR” VE KÖKENLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

TÜRK İNANÇ SİSTEMİNDE “IRIMLAR” VE KÖKENLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

Türkler ve İslamiyet meselesi incelenirken Türklerin İslam medeniyeti ve İslam medeniyetinin Türkler üzerinde ki etkileri gibi iki önemli konunun derinlemesine araştırılması gerekmektedir. Bunun için öncelikle Türklerin İslam’dan önceki inanış, düşünüş ve yaşayışları hakkında bilgi edinmeli ve İslam ile birlikte ne gibi değişikliklere uğradığı tespit edilmelidir. Aynı düşünceden yola çıkarak Türklerin İslamlaşmasından önce ve sonra İslam âleminin nasıl bir vaziyette bulunduğu ve ne gibi bir istikamette yol aldığı da bu konu içerisinde tartışılmalıdır. Bu görüş ve düşüncelere sahip olmaksızın Türklerin İslam dünyasındaki mevkileri ile İslamiyet’i hangi şartlarda kabul ettikleri anlaşılamadığı gibi Türk-İslam tarihinin takip ettiği gelişme de anlaşılamaz (Turan, 2002:290).

Burada şunu ifade etmek gerekir ki evrensel bir din olma özelliği taşıyan İslamiyet bütün evrensel dinlerde olduğu gibi ortaya çıkmış olduğu coğrafyanın ve toplulukların dışına çıkma isteği sergilemiş ve sadece bir ırka veya ulusa bağlı kalmayarak başka ırktan insanların da kendisine katılmasına izin vermiştir. Tabi bu özelliğiyle Türkler gibi dışarıdan kabul ettikleri farklı milletlerin daha önceden sahip olduğu birtakım inanç ve uygulamalarını da kendi evrensellik tabiatı içinde barındırma özelliğini göstermiştir. Bütün ilahi dinler gibi İslam dini de kendinden öncekileri “eksik” veya “bozulmuş” olarak kabul etmiş fakat kendinden önceki kültürlerde bulunan birtakım öğretileri yeniden şekillendirerek bünyesinde barındırmıştır. Aslında bu durum sadece İslamiyet ile sınırlı değildir. Dünyanın değişik yerlerinde araştırmalarının sonuçlarından anlaşıldığına göre ister yerel ister evrensel olsun hiçbir din saf ve katıksız değildir. Belki bazı dönemlerde batıl olarak nitelendirilen fakat o milletin bir önceki inancıyla kesin alakalı olan bu öğretiler “halk inancı” denilen kavramı ortaya çıkarmıştır. Burada belirtmek gerekir ki insanların günlük hayatında sergiledikleri inanç ve uygulamalar iman edilen dinin resmi öğretilerine uysa da uymasa da dini olarak nitelendirilmektedir (Ünal, 2007: 97-100).

Irım Kelimesi ve Anlamı

İçinde yaşadığı toplumun inandığı din ile çokta alakalı olmayan fakat kesinlikle tarihi temelleri olan halk inanışlarına Türkmenler “ırım” demişlerdir ve bu terim neredeyse “hurafe” ile aynı manada kullanılmıştır. Manasında, geçmişten günümüze taşınan örf ve adetler ile gündelik yaşamda alışıla gelmiş uygulamaları barındıran “ırım ” sözcüğü esasen “ır” yani bir şeye inanmak fiilinden türetilmiştir. Gündelik yaşamlarında, halk inanışlarını adet ya da gelenek ile ayrılmaz bir bütün olarak telakki eden Türkmenler ayrıca onları sosyal düzenin bir unsuru olarak kabul etmişlerdir. Altay, Abakan, Teleüt ve Kırgız Türklerinde “fal” anlamında genel olarak Orta Asya Türk Lehçelerinde ise halk inanışı veya hurafe manasında kullanılan ırımların Türk dünyasına en önemli katkısı Sovyet baskısı döneminde ortaya çıkmıştır. Kendilerine uygulanan asimilasyon politikası karşısında atalarından devraldıkları bu kültürel mirasa sıkı sıkıya sarılan Türkmenler bu sayede milli benliklerini koruma yolunda önemli bir adım atmışlardır. (Gökçimen, 2010:149/154).

Geçmişten gelen derin kültür ile elde edilen çok önemli tecrübeler sayesinde sosyal bir kontrol mekanizması olarak adeta topluma yön veren halk inanışlarının en önemli özelliği milli olmasıdır. Yukarıda bahsedildiği üzere ortak köklerden gelen bu inanışlar milli olma özelliğini Sovyet baskısı altındaki Türk yurtlarında en çarpıcı şekilde göstermiş sadece Sosyalist düzende değil bu düzen yıkıldıktan sonra ortaya çıkan Türk devletlerinde de sosyal düzeni sağlamak adına neredeyse dinden daha etkili olmuştur. Tarihin derinliklerinden süzülerek gelen ve o kültüre ait belli bir birikim sonucu ortaya çıkan halk inançları bundan dolayı değişmezlik özelliği de taşır. Çoğu zaman onu oluşturan din gibi asıl etkenlerin unutulduğu fakat bıraktığı izlerin inanç adı altında o toplumda şekil değiştirerek uzun süre yaşadığı halk inançları bu manada köken itibarı ile meçhul bir görüntü sergilemektedirler (Tatlılıoğlu, 2000:153).

Kazak coğrafyasında birçok hastalığın iyesini kovmak için söylenen sözler ve anlatılan mitik efsanelerle birlikte kamçı ile vurmak, ateş ile tütsülemek, duman salmak, güneşin batışını gözetleyip oturmak gibi yapılan birçok hareket esasen baksı (kam) geleneği ile alakalıdır. Bunlardan başka Geleneksel Türk inancından kaynaklanan yeni doğan aya selam verme, ay ışığının uyuyan insanların yüzüne düşmesine engel olma, güneşe dik bakmamak, ateşe tükürmemek gibi inançlar ve bunlarla ilgili anlatılar. Ayrıca yeşil bitkileri koparmamak, eşikte oturmamak, geceleri suyun üstünü açık bırakmamak, el ile mezarlığı göstermemek gibi halk arasında bugüne kadar unutulmadan gelen batıl inanışların nereden geldiği bilinmeden sıkı sıkıya uygulanmaya devam etmesi o ilk başlardaki güçlü inanışların yeni inanç sistemindeki etkisini göstermesi manasında son derece önemlidir (İbrayev, 2006:8-9).

Bu gün Türk-İslam coğrafyasının büyük bir bölümünde dini ile alakası olmadığı halde din ile alakalıymış gibi gerçekleştirilen adet ve geleneklerde genellikle etkin olan unsur Orta Asya’dan gelen Şamanizm’dir. Bunlardan bazıları toplumun yaşadığı inanç açısından zararsız bir şekilde örf ve âdet haline gelerek dini inançlarla alakasını kaybederken büyük bir kısmı ise İslam dininin mukaddesatındanmış gibi kabul görmüş o toplumda yaşanan İslamiyet’in saflığını lekelediği için hurafeler şekline dönüşerek dini yapı üzerinde önemli tahribatlara da neden olmuştur. İslam dininin gerçek öğretilerinden habersiz olan halk kitlesi ise uzun yıllar boyunca kendilerine rehberlik edecek aydın din alimleri bulamadığı için manevi ihtiyaçlarını din perdesi altındaki bu eski inançların kalıntılarıyla tatmin etmeye mecbur kalmıştır. Üfürükçülük, kocakarı tedavileri, mezarlardan medet ummak, nezir olarak paçavralar bağlamak gibi batıl inançlar bu manevi ihtiyaçları karşılamak adına ortaya çıkan hurafelerden sadece bazılarıdır (İnan, 1998:278-279).

Türk inanç sistemi üzerine yoğun araştırmaları olan Abdulkadir İnan’ın da eski Türkçede fal anlamına gelen “ırk” sözcüğü ile kök bakımından alakalı olduğunu ifade ettiği ırımlar temel olarak iki kaynaktan ortaya çıkmışlardır. Bunlardan birincisi halkın örf adet ve geçmiş yaşamı iken diğeri ise dindir (Gökçimen, 2010:149-150). Bu cümleden yola çıkarak şunu ifade etmek gerekir ki İslam’dan önceki Türk kültüründen gelerek bugün Türk-İslam coğrafyasında halen varlığını sürdüren ırımların tamamını incelemek oldukça geniş ve kapsamlı bir çalışmayı gerektireceğinden bu makalede yalnızca Geleneksel Türk inanç sistemi içerisinden günümüze ulaşan bazı örnekler üzerinde durulacaktır.

Kök Tengri (Gök Tanrı) inancıyla ilgili Irımlar

İslam’dan önceki Türklerde hakim olan din Gök Tanrı dini idi. Bozkır kavimlerince kabul edilen bu inançta tek yaratıcı olarak görülen Gök Tanrı aynı zamanda dinin merkezinde yer alırdı. Türk topluluklarında kurbanlar sunulan kutsal varlıkların başında ve hepsinin üstünde gelen Gök Tanrı bu dini sistem içerisinde o denli köklü bir geçmişe sahiptir ki, Türklerin Tanrı ile ilişkilerinin başladığı tarih Türk din tarihinin de başlangıcı kabul edilir (Güngör, 2002:261).

Geleneksel Türk inancında Gök Tanrı tam iktidar sahibi idi ve aynı zamanda semavi bir özellik de taşımaktaydı. Bundan dolayıdır ki vesikalarda çok kere Gök Tanrı adı ile zikredilmiştir. Gök Tanrı dini yerleşik kavimlerden daha çok avcı, çoban ve hayvan besleyen kütlelere mahsus bir dindir (Kafesoğlu, 1980:55-56). Bu inançla ilgili olarak Türklerde çok eskiden beri çeşitli ayinlerin yapıldığı bilinmektedir. Bu ayinler sırasında büyük davullar çalınmakta, rakslar yapılmakta ve kurbanlar sunulmaktaydı (Kocasavaş, 2002:328).

Geleneksel Türk dini içerisinde yer alan ve en köklü adetlerden biri olarak kabul edilen kurban geleneği kanlı ve kansız olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Önceleri ruhlar için kesilen kurbanlar günümüzde şükran ve kefaret kurbanlarına dönüşmüştür. Bu gün İslam kültüründe olduğu gibi İslam öncesi Türk kültüründe de Tanrı rızası için kesilen kurbanlar çiğ yada pişirilerek komşulara dağıtılır ve misafirlere ikram edilirdi. Burada dikkat çeken husus şudur, Gök Tanrıya sundukları kurbanı kutsal sayan Türkler onun kemiklerini kırmayı uygun görmemiştir ve bu âdet bugün Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde uygulanmaya devam etmektedir (Güngör, 2007:3-4).

Kansız kurban olarak da adlandırabileceğimiz inanç ise bugün Anadolu’nun her köşesinde yaygın olarak gördüğümüz ağaçlara çaput ve bez bağlama geleneğidir. İnsanlar çeşitli dilek ve isteklerinin yerine gelmesi amacı ile söz konusu bez ve çaputları kendi kutsal bildikleri ağaçlara bağlamaktadırlar. Burada ağaçlara bağlanılan bezler onu bağlayan kişinin vücudunun bir parçasını sembolize etmektedir, basit bir bez parçası olarak algılanmamıştır (Güngör, 2007:6).

Bu kansız kurban geleneğine bir başka örnek Batı Türkistan’da karşımıza çıkmaktadır. Bölge de yaptığı incelemeler esnasında Semerkant yakınlarındaki “Çoban Ata” tepesinde yapılan bir dini törene rastlayan Abdülkadir İnan, törenden sonra oradakilerin ağaçlara paçavra bağladığını ve bundan dolayı bölgedeki mezarların çevresinin paçavralarla dolu olduğunu ifade etmiştir. Tören esnasında orada bulunan bir Özbek’ ten mezarlara bağlamak için paçavra bulunmazsa boncuk yahut atın yelesinden, kuyruğundan bir kıl bırakılmasının da adet olduğu bilgisi alınmıştır. Üzerindeki Sanskritçe Buda formülü ile yazılmış ifadelerden Buda heykeli olduğu anlaşılan fakat bölge halkı tarafından taşa dönüşmüş bir veli olarak kabul edilen ve “Hocai Sengi Hak” olarak isimlendirilen bir heykel etrafında kurbanlar kesildiği, paçavralar bağlandığı hatta kadınların çocuk sahibi olmak için bu heykelin yanındaki kavak ağacı altında dua ettikleri de İnan tarafından ifade etmiştir. Bu durum Hicretin birinci asrından beri İslam memleketi olmuş Türkistan’da hala Geleneksel Türk inancının izlerinin sürdüğünü göstermektedir (İnan, 1998:467-468).

Türklerde kurban merasimleri kesmek, tığlamak ve saçı olmak üzere üç şekilde gerçekleştirilmedeydi. At, koç, koyun gibi hayvanlar kurban edildiği gibi zaman zaman tarladan kaldırılan ilk mahsulün de kurban edildiği görülmüştür. Ayrıca kurban olarak seçilen hayvanın hayatının bağışlanması ve serbest bırakılması usulü vardı ki Türkler buna “Iduk” diyordu. Kırgızlar bugün hala milli içkileri olan kımız ve kısrak sütünü dört bir tarafa serpmek suretiyle saçı şeklindeki kurban âdetini yerine getirmektedir. Yine Kırgızlar çeşitli hastalıklardan kurtulmak ve kaybolan hayvanları bulmak için de kurban kesme âdetini devam ettirmektedirler (Erdem, 2002:169).

İçerisinde şaman kültürüne ait buluntular tespit edilse de araştırmacıların çok büyük kısmı en eski devirlerden itibaren Türklerin milli dinini tek yaratıcıya dayanan Gök Tanrı dini olarak kabul etmektedir. X. asırda Abbasi Halifesi Muktedir tarafından Volga Bulgarları ülkesine gönderilen İbn Fadlan yazdığı seyahatnamede bölge halkına ilişkin gözlemlerde bulunmuş, Maveraünnehir’de devlet öncesi düzende yaşayan Oğuzların varlığından bahsetmiştir (Koçak, 2015:148) . Her ne kadar VIII. asrın ortalarından itibaren Türkler kitleler halinde İslamiyet’i kabul etse de X. asırda dahi Oğuzlar arasında hala Müslüman olmayanların bulunduğunu eserinde dile getiren seyyah bu Oğuzların yurtlarında bulunduğu esnada onların kötü bir işle karşılaşması durumunda başlarını semaya kaldırarak “Bir Tanrı” dediklerini anlatmıştır (İbn Fazlan, 1975:31). Bu söylemden yola çıkarak İslam öncesi Türklerin göğü Tanrının mekânı olarak telakki ettiklerini ifade etmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu anlayış ve uygulamadaki alışkanlık İslamiyet’le beraber aynen devam etmiştir. Bilindiği üzere İslami anlayışta Allah mekândan münezzeh kabul edilir buna rağmen bugün dahi Türk-İslam kültüründe dua edilirken ellerin gökyüzüne açılması Gök Tanrı inancından İslamiyet’e taşınan önemli bir uygulamadır.

Yine Geleneksel Türk inancında ölen atalarının, kağan ve beylerinin ruhlarının bir kuş gibi göğe yükseldiğine, Tanrının yanına uçtuğuna (uça bardı) inanırlardı. Türkçede “uçmak” kelimesi aynı zamanda “cennet” anlamına gelmektedir, göğün üst katında cennete giden iyi ruhlar vardır ve bunlar Tanrı’nın nezdinde dünyadaki yakınları için şefaatte bulunurlar. Bu durum Türklerde ecdadı takdis etmek düşüncesiyle ilgilidir. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra da yeni kabul ettikleri İslam dinine eski uygulamaları tatbik etmişler ve uçmak kelimesini bugün de cennete varmak anlamında kullanmaya devam etmişlerdir (Erdem, 2002:168).

Daha öncede bahsettiğimiz gibi Türklerdeki Gök Tanrı inancında Tanrı tektir ve en kutsal olan odur. Fakat bu durum Geleneksel Türk İnancında başka kutsal varlıkların olmadığı anlamına gelmez. Özellikle geleneksel Türk inancı açısından son derece önemli olan mavi gökteki gök cisimleri (ay, güneş, yıldızlar) büyük önem ve kutsaliyet taşımakta idi. Örneğin; Türkmenlerde “yedigen” olarak isimlendirilen Büyükayı yıldız kümesi hakkında söylenen şu Türkmen söyleyişi bu durumu açıklamamıza yardımcı olacaktır: “Yedigenim yedi yıldız, yedi gezer, yedi konar, sayarsan sevabı var diye yedi kez söylenirse sevap kazanılır”. Burada halk, yedi sayısını etrafında toplayan bu yıldızın, sayısı kadar tekrar edilirse sevap kazandıracağına inanır. Tabi bu inanışta etkili olan unsur, Gök Tanrı inancındaki yıldızın kutsiyetidir. İslam öncesi Türk inancında yıldız Tanrı’nın inşa ettiği çadırın pencereleridir. Başka bir Türkmen halk şiirinde yıldızla ilgili şu ifadeler yer alır. “Yalvarayım Hüda’ya, yıldıza, güne, aya”. Şiirde Tanrı’dan sonra adları anılan gök cisimlerinden biri de yıldızdır. Bu örnekte de belirtildiği üzere Türkmenler eski inanışların bir uzantısı olarak yıldıza kutsiyet yüklemiştir ve halk inanışlarına taşımıştır (Gökçimen, 2010:150).

Yıldızlardan başka Güneş ve Ay’da Geleneksel Türk dininde önem taşımaktadır. İnanca göre kötü ruhlar, Güneş ve Ay ile sürekli mücadele halindedirler, bazen onları yakalayıp karanlık dünyasına sürüklerler. Güneş ve Ay tutulmalarının sebebi de budur. Güneş ya da Ay tutulduğu zaman şamanlar onları kötü ruhların esaretinden kurtarmak için bağırıp çağırırlar, davul çalarlar. Onlara göre bu gürültüler kötü ruhları korkutmak içindir. Günümüzde Ay ya da Güneş tutulduğunda Anadolu’nun bazı bölgelerinde çıkartılan çeşitli gürültülerin kaynağının bu inanç olduğu söylenebilir (Pamir, 2003:164).

Geleneksel Türk dini inanışlarından günümüze intikal eden ve bütün canlılığı ile varlığını devam ettiren diğer bir inanış ise “Ateş ve Ocak” inanışıdır. Türklerde ateş tapınma objesi olarak kullanılmamış, fakat temizleme aracı olarak telakki edilmiştir. Bu niteliği ile ateşe tapınan Zerdüşt dininden ayrılmıştır. Türkler ateş ve ateşe bağlı olarak yapılan tütsüleme ile evlerini, çarşıyı, pazarı vb. bütün yaşam alanlarını kötü ruhlardan korumuşlardır. Bundan dolayı ateşin yakıldığı ocak da kutsal sayılmıştır ve su dökülerek söndürülmesi bugün hala Anadolu’da uygun görülmemiştir (Güngör, 2007:5).

Türklerin ateşi kutsal kabul etmesine ve ona saygı göstermesine sebep olan Gök Tanrı inancında ateşe tüküren kişinin dilinde yara çıkacağı ifade edilmiş ve böylece bir yasak öne sürerek onu korumayı amaçlamıştır. Irıma göre ateşe tükürmenin sonunda kişi cezalandırılacaktır ve dilinde yara çıkacaktır. Çünkü ateş Tanrı tarafından gönderilmiştir. Bundan dolayı Altaylar ateşe karşı söyledikleri dualarda güneş ve aydan ayrılmışsın derler böylece ateşin gökten gönderildiğine inanırlardı. Mübarek sayılan bazı şeylere ve ruhlara karşı küfür etseler bile ateş hakkında küfürlü söz söylemezlerdi (İnan, 2006: 67). Türk ve Moğol topluluklarının inançlarında çok kutsal sayılan ateşin de bir ruhu olduğuna inanılırdı. Ateşin insanları kötü ruhlardan ve hastalıklardan koruyan temizleyici bir unsur olduğu kabul edildiği için de ona kurban sunulur ve saçı yapılırdı (Çoruhlu, 2002: 49).

Daha öncede ifade edildiği üzere, Orta Asya’daki ateş kültünün Zerdüştlükteki ateş inancı ile yakından uzaktan ilgisi yoktur. Burada ancak zahiri bir benzerlik vardır. Zerdüştlüğün çok koyu bir şekilde yaşandığı İran’da ateş dini tapınma objesi iken Türklerde ise büyü aracı idi. Geleneksel Türk dinindeki inanca göre ateş her şeyi temizler, kötü ruhları kovardı. Buna en güzel örnek, VI. yüzyılda Batı Göktürk hakanına gelen Bizans elçilerinin ateş arasından geçirilmeleridir, böylece elçiler ile gelmesi mümkün olan kötü ruhlarda kovulmuş olur. Bu inancın izlerine Müslüman Türklerde de rastlıyoruz. Başkurtlar ve Kazaklar bir yağlı paçavrayı tutuşturup hastanın çevresinde “alas alas” diye dolaştırırlar ve buna alaslama derler. Anadolu Türkçesine “alazlama” şeklinde geçen bu deyim ateşle temizlenme manasına gelmektedir (Oymak, 2002:380).

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al