TÜRK HUKUK SİSTEMİNDE ÇAĞDAŞLAŞMA

TÜRK HUKUK SİSTEMİNDE ÇAĞDAŞLAŞMA

Hukukun Anlamı ve Tanımı; Başlıca Hukuk Sistemleri

Hukuk kavramı çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. En çok kullanılan lügat olan Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü’ne göre Arapça kökenli bir sözcük olan Hukuk; “toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü, tüze; bu yasaları konu alan bilim; yasaların ceza ile ilgili olmayıp alacak verecek gibi davaları ilgilendiren bölümü; haklar; ahbaplık, dostluk” şeklinde tanımlanmaktadır.[1]

Konuyla ilgili bir başka lügatte ise hukuk, kelime olarak haklar anlamında; toplumu nizamlayan ve devletin yaptırma gücüyle kuvvetlendirilmiş olan kurallar bütünü olarak yer almaktadır.[2] Yine aynı sözlükte bazı düşünürlere göre hukukun tanımına da yer verilmiştir. Hukuk sözcüğü Cicero’ya göre namusluluk ve hakkaniyet ilmi; Justinyanus’a göre ilahi ve beşeri şeyleri bilmek; Thomas Fuller’e göre ise hukuk, adalet fikrinin izahıdır ve hukukun ne olduğunu izah için insanını ne olduğunu bilmektir.[3]

Hukuk sözcüğü doğrudan hukukla ilgili bir sözlükte ise “haklar; tüze” şeklinde oldukça kısa bir şekilde geçiştirilmiştir.[4]

Bütün bu tanımlamalardan da anlaşılacağı gibi hukuk sözcüğü konuşma dilinde çoğu zaman iyi dostluk ilişkilerini, hak sözcüğünün çoğul halini, bir takım davaların konusu olan uyuşmazlıkların niteliğini ve bu davalara bakan yargı yerlerini belirtmek için kullanılmaktadır. Buradan hareketle hukuk, toplumsal yaşamı düzenleyen kuralların bir bölümü olarak ele alınabilir.[5]

Hukuk gerçekten de toplumsal yaşamı düzenleyen kuralların sadece bir bölümünü oluşturmaktadır. Çünkü hukuk, toplum halinde yaşayan insan toplulukları arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde tek başına yeterli olamaz. Hukuk kurallarından başka, din, ahlak ve görgü kurallarıyla gelenek ve görenekler de toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde etkili olurlar. Hukuk kurallarını bu toplumsal kurallardan ayıran temel fark, zorlayıcı olması ve yaptırım gücüne sahip bulunmasıdır. Hukuk dışındaki toplumsal kuralların ihlali durumunda kınama, toplumsal dışlama ve inanç şekillerine göre ilahi açıdan cezalandırma söz konudur.

Bu açıklamaların ışığında hukukla ilgili olarak en genel tanımlama şu şekilde yapılabilir: Hukuk, insanların birbirleriyle veya meydana getirdikleri topluluklarla; yine insanların meydana getirdikleri toplulukların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen, belirli özellikteki zorlayıcı ve maddi yaptırımlı kurallardan oluşan bütündür.[6]

Bir toplumda çeşitli nedenlerden dolayı bir takım çatışmaların ve anlaşmazlıkların doğması normaldir. Önemli olan bu çatışma ve anlaşmazlıkların bazı ilkeler kapsamında giderilmesi ve bundan doğabilecek olan bir kaosun önlenmesidir. Toplumun devamı ve esenliği için hukuk düzeninin var olması yaşamsal bir zorunluluktur. Bu düzende bir yandan kişi hakları korunurken, diğer yandan da toplumda uzlaşma ortamı yaratılmalıdır.[7]

Hukuk kurallarının çeşitli işlevleri vardır. Bu işlevleri şöyle sıralamak mümkündür:

Toplumda Dirlik ve Düzeni Sağlama: Yaşamlarını en iyi biçimde sürdürmek isteyen insanlar, çelişen çıkarlar nedeniyle sürekli çatışma halindedirler. Bu çatışma içindeki insanlar ellerindeki güçleri kullanırken başıboş bırakılırlarsa, insan ve toplumun varlığını devam ettirebilmesi mümkün değildir. İşte hukuk düzeni, toplumun ve kişilerin varlıklarını bir arada, uzlaşma içinde sürdürebilmeleri için uygun bir ortam yaratır. Ancak hukuk, yaşam için girişilen savaşı ortadan kaldırmaktan çok, kişinin ve toplumun maddi ve manevi açıdan gelişmesini, güven, eşitlik ve özgürlük içinde bir yarışmaya ve rekabete dönüştürür.

Hukuki Güvenliği Sağlama: Hukuki güvenlik toplumsal yaşamda elde edilmesi gerekli temel değerlerden biridir. Hukuki güvenlik, herkesin bağlı olacağı kuralı önceden bilmesi ve tutumunu, davranışlarını ona göre güven ve düzene sokabilmesidir. Hukuki güvenliğin sağlanması için, her şeyden önce hukukun dürüst ve eşit bir biçimde uygulanması gerekir. Dürüst ve eşit bir hukuk düzeni bir toplum için oldukça önemli ve vazgeçilmez bir ögedir.

Adaleti Sağlama: Adalet hukukun temelini teşkil eder. Bu nedenle de hukuk, bazı çevreler tarafından bir adalet bilimi olarak tanımlanmaktadır. Ancak hukuk kurallarının amacı sadece adaleti sağlamak değildir. Bazı durumlarda dirlik ve düzenliği sağlamak uğruna adaletin feda edilmesi mümkündür. Ayrıca herkes adalet duygusuna sahip olmakla birlikte, herkesin aynı adalet anlayışına sahip olduğu söylenemez. Bütün bunlara karşın, adalet hukukun bir idealidir.

Yeni Gelişmelere ve Değişikliklere Uygun Tedbirler Alma: Toplumdaki ahlaki ve siyasal anlayışlar, bilim ve tekniğin değişmesine bağlı olarak zamanla belli bir değişime uğrarlar. İşte hukuk, bu değişmeleri izleyemediği ve kendisini bunlara uyduramadığı takdirde sıkıcı, boğucu ve adalet duygusuna aykırı bir niteliğe bürünebilir. Bu nedenle hukuk ve özellikle insanlarla doğrudan ilgili olan medeni hukuk, meydana gelen değişikliklere ve yeni oluşumlara kendini uydurabilmek için bir takım tedbirler almayı zorunlu görmüştür.[8]

Yüzyıllar boyunca çeşitli ülkelerde uygulanmış ve hala uygulanmakta olan birbirinden farklı hukuk sistemleri ve çevreleri vardır. Bu çevrelerin sınıflandırılması konusunda çeşitli anlayışlar bulunur. Sınıflandırmaların bir kısmında coğrafi bölünme esas alınırken, bazılarında ırk ve dil gibi ölçütler hareket noktasını oluşturmuştur. Ayrıca hukuk sistemlerinin niteliği de göz önünde tutularak sınıflandırma yoluna gidilmiştir.[9] Bütün sınıflandırmaların ortak noktalarından hareketle hukuk çevrelerini ve sistemlerini dört ana başlıkta incelemek mümkündür:

  1. Roma Hukuku: [10] Günümüzde dünyanın hiçbir ülkesinde doğrudan doğruya ve özgün biçimiyle uygulanmamakla beraber, bu hukuk çevresine dayanan sistemler, genellikle Avrupa kıtası ülkelerinde görülmektedir. Roma hukuku, Ortaçağda Avrupa’nın çeşitli ülkeleri tarafından benimsenmiş ve uygulanmıştır. Bugün de birçok gelişmiş ülkenin özel hukuk alanındaki kanunları Roma hukukuna dayanmaktadır. Roma hukuku, çok sayıda ileri hukuk düzeni için en etkili esin kaynağını oluşturmuştur.[11]
  2. Common Law: [12] Common Law olarak bilinen İngiliz hukuk sistemi, birçok yönden Kara Avrupa’sı hukukundan farklıdır. İngilizler, Fransızlar ve Almanların aksine, Roma hukukunun etkisi altına girmemek için uzun yıllar yoğun bir çaba sarf etmişlerdir. Bu çabalar sonucu İngiltere’de Roma hukukunun etkisi, diğer gelişmiş toplumlara göre daha az olmuştur. Common Law’un oluşup gelişmesi, 13. yüzyılda son bulmuş ve o dönemden beri mahkemelerde muhafazakar bir ruhla uygulanmaya devam etmektedir.[13]
  3. İslam Hukuku: [14] İslam hukukuna Fıkıh adı verilir. Fıkıh, dine ait kuralların yanı sıra devlet ve özel yaşamla ilgili kurallardan oluşur. İslam hukukunun dört temel kaynağı vardır.[15] Bunlar; Kur’an (Kitap), Sünnet, İcma, Kıyas’tır. Günümüzde İslam hukuku, farklı yorum ve anlayışlarla bazı İslam ülkelerinde uygulama alanı bulmaktadır. Bununla birlikte İslam hukukundan ayrılmadan, güncel sorunların nasıl çözümlenebileceği yolundaki tartışmalar da hem ulusal hem de uluslararası alanda devam etmektedir.
  4. Sosyalist Hukuk: [16] Marksist-Leninist doktrine dayanan ve ekonomik niteliği ağır basan bu hukuk sistemi, 20. yüzyıl başlarında Rusya’da gelişen Sosyalist devrimden sonra uygulama alanı bulabilmiştir. Bu hukuk sistemi, özellikle mülkiyet ve kişi hakları konusunda alışılagelmiş hukuk anlayışlarının dışında kurallar getirmiştir. Bireyin üretim araçları üzerindeki hakkı reddedilmekte ve buna karşılık toplum çıkarları ön planda tutulmaktadır.[17] Sosyalist hukuk sistemi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde de uygulama alanı bularak genişlemiştir. Katı bir doktriner özellik taşıyan bu hukuk sistemi, ortaya çıkan gelişmeler karşısında zaman zaman yetersiz kalmıştır. 1990 yılından itibaren Sovyet Rusya’nın dağılması ve sosyalist düşüncenin tartışılır hale gelmesiyle, sosyalist hukuk sistemi de ağırlığını yitirmiştir.

Bütün bu hukuk sistemlerinin aralarındaki belki de tek ortak nokta, ortaya çıkışlarından bir süre sonra tek bir ulusa ve devlete mal olmaktan çıkarak benimseme ya da benimsetme yoluyla çeşitli dünya uluslarında uygulama alanı bulmuş olmalarıdır. Hukuk tarihinde üç büyük benimseme hareketi göze çarpmaktadır. Bunlar; Ortaçağda Avrupa’nın birçok ülkesinin Roma hukukunu benimsemesi; 19. yüzyılda Fransız Medeni Kanununun (Code Civil) çeşitli ülkeler tarafından benimsenmesi; 20. yüzyılda Batı Avrupa hukuk sistemlerinin bazı Asya ve Afrika ülkelerince benimsenmesidir.[18]

Yabancı bir hukuk sisteminin benimsenmesinde en belirgin özellik, benimsemenin isteyerek ve bilinçli bir şekilde iradi olarak yapılmasıdır. Bu nedenle benimseme, yabancı hukukun benimsetilmesi ve yabancı hukuka ile yabancıya ait olguların aktarılması farklıdır. Yabancı bir hukukun benimsetilmesi ya da zorla benimsetme, fetihler sonucunda fetheden ülke hukukunun fethedilen yerlere baskı ile kabul ettirilmesidir. Bu tür uygulamaya Fransız Medeni Kanununun Hollanda’ya benimsetilmesi ve sömürgecilik döneminde sömürgeci ülkelerin kendi hukuk düzenlerini sömürgelere benimsetmeleri örnek olarak gösterilebilir.Bir hukuk olgusunun aktarılmasına ise Amerika’ya göç eden İngiliz göçmelerinin Common Law’u yeni kıtaya götürmeleri en çarpıcı örnektir.[19]

I. Cumhuriyet Dönemi Öncesinde Türk Hukuk Sistemi

A. İslamiyet Öncesinde Türk Hukuku

Çoğu göçebe ve bir kısmı yerleşik olarak Orta Asya’da yaşayan Türkler, İslamiyet öncesinde Uzakdoğu kültürünün etkisi altında kalmakla beraber, kendilerine özgü bir hukuk sistemi yaratmışlardır. Hunlar zamanında göçebe bir yaşam tarzı olmasına karşın, devletin yapısı ve işleyişi ile ilgili olarak bir takım hukuki düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. Ayrıca Çin kaynaklarına bakıldığında Hunlar’da ceza kanunlarının bulunduğu görülür. Damgalamak ve sopa cezası gibi bazı uygulamaların sonraki dönemlerde İslam ve Osmanlı hukukunda da görülmesi ilginçtir. Uzun süreli hapis cezalarının bulunmadığı Hunlar’da, göçebeliğin bir gereği olarak hapishane kurulmamıştır. Özel hukuk anlamında da bazı Hun adetlerinin hukuki bir niteliğe büründükleri de söylenebilir.[20]

Göktürk dönemi hukuk sistemi için temel kaynak Orhun Kitabeleri’dir.[21] Orhun Kitabeleri’nin birçok yerinde kanundan, kanun koymaktan ve kanun düzenlemekten bahsedilmiştir. Ancak bu kanunların niteliği hakkında bir bilgiye rastlanmamıştır. Bununla birlikte Göktürklerde de devlet, Kağan’ın düzenlediği kanunlarla ülke yönetilirdi. Göktürklerde, ceza hukuku Hunların aksine, özel intikam alanı olmaktan çıkmış ve kamu intikamı, kamu hukuku alanına girmiştir. Daha açık bir ifadeyle cezayı verecek ve uygulayacak olan, suçtan zarar gören kişi değil, devlettir. Özel hukuk alanında evlenme geleneği ve miras ile ilgili düzenlemelere rastlanmıştır. Kız çocukların mirastan pay almaları o dönem için oldukça ileri bir uygulamadır.[22]

Yerleşik yaşama geçen ilk Türk devleti olarak bilinen Uygurlarda, ticaretin de gelişmesiyle şehirleşme hız kazanmıştır. Uygurlar, yoğun Çin etkisine karşın, yine de kendilerine özgü bir yerleşik kültüre sahip olmuşlar ve o döneme göre ileri bir hukuk düzeni kurmuşlardır.Kamu hukuku kapsamında devleti yöneten kağan, egemenliğini eskiden olduğu gibi tanrısal bir kaynağa bağlamak istemiştir. Devlet içinde ayrıcalığı bulunan bazı beyler dışında, halkın tümü hukuki açıdan birbirine eşit tutulmuştur. Özel hukuk ile ilgili olarak pek çok Uygur belgesi mevcuttur. Trampa, faiz ve kefalet, evlat edinme, vasiyetname ve çeşitli satış şekilleriyle ilgili olan bu belgeler sayesinde, Uygur hukuku hakkında, diğer Türk devletlerine nazaran daha fazla bilgiye ulaşılmaktadır. Bu belgeler dikkatle incelendiğinde, Uygur hukukunun çok düzenli ve hukuki işlemlerde her zaman belli örnek ve formüllerle hareket edildiği anlaşılmaktadır.[23]

Özetle İslamiyet öncesinde Türk hukuk sistemi asıl olarak göçebeliğe dayanmakla birlikte, bir hukuk düzeninin temelini teşkil eden adaleti sağlama ve dirlik-düzenliği kurma idealinin bir parçası olarak ileri hukuki metinler düzenlenmiştir. Özellikle yerleşik bir kültüre sahip olan Uygur Devleti döneminde, yüksek bir yerleşik hukuk kültürüne ulaşılmıştır. Türklerin Orta Asya’da geliştirdikleri hukuk düzeni, etkisini artan ve azalan oranlarda İslamiyet’ten sonra da devam ettirmiştir.

B. İslam Hukukunun Benimsenmesi ve Tanzimat’a Değin Osmanlı Hukuk Sistemi

Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonraki dönemde, hemen her alanda olduğu gibi hukukta da İslami anlayış Türk devlet ve toplulukları üzerinde etkili olmaya başlamıştır. İslamiyet, Türkler için sadece bir din değil, aynı zamanda bir yaşam tarzı, bir kültür, bir devlet ve hukuk düzeni niteliği taşımaktadır. İslamiyet, sadece ruhani bir dini değil, dünyevi ve maddi yönü olan bir düzeni ifade etmektedir. Bu nedenle Türkler İslamiyet’i kabul etmekle, din tercihi yapmaktan daha ileri bir adım atmışlardır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ