TÜRK HAT SANATINDA “CELΔ KAVRAMI

TÜRK HAT SANATINDA “CELΔ KAVRAMI

Bu sahifelerde, Osmanlı Türklerinden başlayarak, zamanımıza kadar hüsn-i hattın gelişmesinde îtibarlı bir mevkie sahip bulunan celî kavramı ve onun ayrılmaz rüknü olan istif konusu -bir makâle çerçevesinde- ele alınacaktır.[1]

“Celî” kelimesine KâmNs-ı Türkî başlıca iki karşılık vermektedir: “1) Açık, zâhir, âşikâr, ayân, meydanda olan, 2) Uzakdan okunacak sNretde kalın yazı (Bu ikinci mânâ Arabî’de olmayıp, birincisinden alınmıştır. Parlak ve rNşen mânâsıyla lisânımızda kullanılmaz)”.[2] Buradaki her iki mânâ da -daha aşağıda îzah edileceği gibi- hat sanatında farklı olarak yer almıştır. Ancak uzaktan okunabilecek kadar kalın yazılmış yazılar için Arablar “celîl” kelimesini kullanmışlar; “büyük, azîm” mânâsıyla bu kelime bir yazı nev’iyle beraber geldiğinde, o yazının iri ve büyük vasıflı olanı anlatılmak istenmiştir: Sülüsü’l-celîl, muhakkaku’l-celîl, v.b.g.[3]

Osmanlı Türkleri ise celîl’i başka hususlarda “büyük” mânâsıyla kullanmışlarsa (Rabb-i Celîl, Nezâret-i Celîle…) bile, hat sanatında bunu benimsememişler; “celî” kelimesine Arapça’da bulunmayan bir mânâ kazandırarak celîl’e tercih etmişlerdir: Celî sülüs, sülüs celîsi, celî yazı, celî ta’lîk… gibi.[4] Bu yazı nevilerinin bir istisnâsı vardır ki, oradaki celî “iri, kalın, büyük” mânâsına değil de, “âşikâr, meydana çıkartılmış” karşılığı olarak kullanılmıştır: Celî dîvânî (dîvânî celîsi). Anılan hattın îzâhını daha sonraya bırakıp, celî vasıflı yazılar hakkında kayda değer iki notu da ekleyelim: Hat ve hattatlar târihinin mühim kaynağı Tuhfe-i Hattâtîn (İstanbul 1928)’de, Müstakîmzâde Süleyman Sâdeddin Efendi (1719-1788) celî hattı için kalem-i müsennâ tâbirine de yer vermektedir (s. 94). “İkiye katlanmış” mânâsına gelen “müsennâ” kelimesi, esâsında sağdan ve soldan karşılıklı yazılıp ortada buluşan ikili yazılar için kullanılır (Resim: 1). Ancak Tuhfe’deki bu tâbiri “hattın -kendi kalemine göre- en az ikiye katlanmış şekli” olarak tevîl etmek mümkündür. Müstakîmzâde celî ta’lîk hattına da kamış kalem denildiğini Tuhfe’de zikrediyor (s. 750); fakat bu ıstılâhın nereden kaynaklandığı anlaşılamamıştır.

Bu umûmî girişten sonra, hat sanatındaki celî kavramını daha ihâtalı bir biçimde aksettirebiliriz: Her yazı nev’inin kendine has bir büyüklüğü vardır ve bu, yazıldığı kalemin ağız genişliğine bağlıdır. Meselâ nesih hattı 1 mm., sülüs ve ta’lîk 2,5 mm.’ye kadar ağzı olan kamış kalemle yazılır. Kalem ağzının genişlediği nisbette yazı da irileşir; yâni celî olur. Şu hâle göre, yazının celîleşmesi elin ve gözlerin imkânına, müsaadesine bağlıdır; celî de hattın bir nev’i değil, vasfıdır. Buna rağmen, Osmanlılarda celî kelimesi yalnız başına kullanıldığında, daha ziyâde celî sülüsü hatıra getirir. Fakat celî tâbiri makâlemizde, yalnız başına iken bu mânâsıyla yer almayacaktır.

Ancak burada verdiğimiz celî örnekleri, neşredildiği şu kitabın sahife eb’âdına sığdırılmak endîşesinden dolayı, aslına göre, gerektiği kadar küçültülmekte; bu sebeple farazâ celî sülüs yâhut celî ta’lîk bir yazı, tarz ve edâsı îtibâriyle değilse bile, eniyle, boyuyla neredeyse sülüs veya ta’lîke dönüşmektedir.

Bu hususun gözden kaçırılmamasına işaret ettikten sonra, esas bahsimizi açalım: Tabiî büyüklüğündeki yazı nevilerine göre celî yazıların, hele -daha sonra tafsîlatıyla anlatılacak olan- istifli şekillerini yazmak pek müşküldür; hat sanatında son merhaledir.

İnce yazılarda göze batmayan kusurlar, celîde anlayanları rahatsız eder. Bundan dolayı, hattın en geç -ancak XIX. asır başlarında- tekâmül eden tarzı celî olmuştur. Sâmi Efendi (1838-1912) adındaki mâruf celî üstâdının şu sözünü nakletmenin yeridir: “Celî yazmadıkça esrâr-ı hatta (yazının sırlarına) vâkıf olunmaz”.

İşte bu güçlüğü dolayısiyledir ki, hattatın kaleminden çıkan bir celî yazı, kalıb ittihâz olunan bu esas nüshadan çoğaltılır. Aynı yazıdan bir daha istenildiğinde, tekrâren ve ayrıca yazılmadan, yine ilk nüsha ele alınır. Kitâbe olarak mermere hâkkedilip câmi, mekteb, çeşme, sebil gibi âbidelerin üstüne konulmak için yazılan ve yeniden çoğaltılmasına lüzûm bulunmayan celîler de (Resim: 1, 11) aynı usûlle hazırlanırlar.

İnsan elinin yazmak hususunda âciz kalacağı derecede iri olan celî hatlar, önce küçük nisbette yazılır, sonra satranç usûlü ile istenilen eb’âda getirilir. Hepimizin talebelik zamanımızda resim ve harita büyütmek için kullandığımız bu kareleme (terbî’) usûlüne göre, küçük olarak yazılan hat nümûnesinin her tarafı karelere (murabbalara) bölünür (karelere bölünmüşlük, satranç tahtasını hatırlattığından, bu isim Osmanlı devrinde verilmiştir). Yazı ne büyüklükte olacaksa, o kadar misli büyük karelere ayrılmış bir başka kâğıda- karelerin mukâbili bulunarak- harf ve işaretlerin kıyılarından ince ve düzgün bir şekilde çizilmek suretiyle aktarılır. Mahmud Bedreddin Yazır (1895-1952) merhum, Kalem Güzeli (Ankara 1972-1989) isimli eserinde (c. II, s. 312-319) büyütme keyfiyetini tafsîlatıyla naklederken, bu gibi hat örneklerini -kamış kalemle yazılmadıkları için- “Mecâzî Yazılar” sınıfına dahil etmektedir. Büyütülmeye hazır yazılara misâl olarak Hattat Ferid Bey’in (1858-1930?) siyah kâğıda zırnık mürekkebiyle yazdığı ve büyütülmek üzere karelere taksim olunmuş Celvetî tâcı biçimindeki “Yâ Hazret-i Pîr e’ş-Şeyh Sultan Seyyid Aziz Mahmud Hüdâyi kaddesallahü sırrehû, 1333/1915” celî sülüs istif taslağını veriyoruz (Resim: 2). Buna daha kapsamlı bir örnek olarak Kâdıasker Mustafa İzzet Efendi’nin (1801-1876) Ayasofya Câmii kubbesindeki celî sülüs hattı gösterilebilir.[5] Aslı küçük eb’âdda yazılıp satranç usûlü ile büyütülerek kubbeye varak altınla işlenen bu âyet bölümü (Kur’ân-ı Kerîm, XXIV “NNr”, 35), İstanbul’da Hırka-ı Şerîf, Büyük Kasımpaşa, Sinan Paşa (Resim: 3), Yahyâ Efendi câmilerine de -kubbenin eb’âdına göre aynı usûlle farklı boylara getirilerek- işlenmiştir.

Celînin tekâmül etmediği devirlerde, bu gibi yazılar beyaz renkli mukâvim kağıdlar üzerine siyah is mürekkebi ile yazılır, îcâb eden düzeltmeler tashih kalemtıraşı denilen, ucu keskin küçük bir âletle kazınarak veya beyaz üstübeç mürekkebi ile örtülerek yapılırdı. Zaten o vakitler celî hattı, kaleminin ağzı belirli olan sülüs, nesih, ta’lîk yazıları gibi, elden çıktığı hâliyle makbul sayılır, tashîhe pek girişilmezdi. Mermere hâkkolunan veya çiniye nakşedilen celî yazıların zemîninin rûmî, hatâyî, penç gibi tezyînî unsurlarla bezenmesi alışkanlığı da XVI. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam etmiştir (Resim: 18).

Ancak XVIII. asrın sonlarından îtibâren siyaha boyanmış kâğıdlar üzerine zırnıkdan yapılmış sarı mürekkeple yazma usûlü yerleşmeye başlamış ve bu, XX. yüzyıla kadar süregelmiştir (Resim: 2, 5). Celî sülüsde çığır açan Mustafa Râkım Efendi (1758-1826), bu hususta istisnâ teşkil eder. Onun beyaz renkli sağlam kağıdlara is mürekkebiyle yazdığı ve gerektiğinde tashih kalemtıraşıyla kazıyarak düzelttiği muhteşem celî sülüsler, hâlen Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nin depolarında (Env. nu. 2510, 2645, 2646) mahfuzdur (Resim: 4).

Zırnık (Farsça aslı: Zırnıh) tabiî “arsenik sülfür”dür. Bunun sarı (zırnıh-ı asfar, orpiman) veya kırmızı (altunbaş zırnığı, zırnıh-ı ahmer, realgar) cinsleri tabiatta bulunur. Çok sert olduğu için, önceden kabaca döğülüp sulu vasatta dest-seng (el yardımıyla bir maddeyi ezmekte kullanılan husûsi mermer taş) vasıtasıyla düzgün bir mermer levha üstünde ezilerek inceltilir; arab zamkı ilâvesiyle sarı renkli mürekkep hâline getirilir. Kullanıldığı sırada kurudukça, bulunduğu kaba, azıcık su ilâve edilir. Açık renkli kâğıdda sarı renk yeterince göstermeyeceğinden, her zaman için koyu (bilhassa siyah) renkli kâğıda yazmakta kullanılan zırnıkın yegâne kusuru, güneşte, hattâ gün ışığında zamanla solabilmesidir. Ancak, siyah kâğıd üzerine yazıldığında bir kalınlık teşekkül etmeyişi, ayrıca tashih için kapatılması lâzım gelen kısımların is mürekkebiyle rahatça örtülebilmesi, tercîhi için kâfi bir sebep olmuştur. Kapatılan kısımlara sonra yeniden zırnıkla yazılabilir ve kâğıd örselenmeden bu ameliye birkaç kere tekrarlanabilir. Celî hattına müteaddid defalar tashih imkânı veren bu usûl, bize -yazının başında ismi geçen- Sâmi Efendi’nin bir nüktesini hatırlattı: Talebesinden Ömer Vasfi Efendi (1880-1928), anlattığımız tarzda hayli tashih etmiş olduğu bir yazısını hocasına gösterdiğinde, Sâmi Efendi şöyle gözlüğünün üstünden bakarak der ki: “Zırnıkla yaz, mürekkeple kapat; tekrar zırnıkla yaz, beğenmeyince mürekkeple yine ört… Kuzum, yazmadan önce sen bu kâğıdı tarttın mıydı?”

Görebildiğimiz kadarıyla, siyah kâğıd üstünde zırnık mürekkebi kullanmak yerine, bâzan beyaz üstübeç mürekkebiyle yazan Ali Haydar Bey (1802-1870), Nazif Bey (1846-1913) gibi hat üstadları da vardır. Fakat bu mürekkebin kâğıdla zırnık mürekkebi kadar imtizâcı olmadığı için, bununla yazılan hat örneklerinde çatlama ve dökülmeye rastlanır.

Zırnıkla yazılmış bir celî sülüs nümûnesi olarak Haydarlı Ali Efendi’nin (ö. 1902) kahverengi kâğıd üzerine zırnık mürekkebi ile 1281/1865 tarihinde yazdığı “Rabbi yessir” istifinin üst kalıbını görüyorsunuz (Resim: 5). Harflerin etrafındaki siyah lekeler tashih (düzgünleştirme) için is mürekkebiyle örtülen kısımlardır. Yine, harflerin ve işaretlerin kıyılarına dikkat edilirse, iğne delikleri de farkolunacaktır. Aslî eb’âdı 20×16,5 cm. olan bu eserin uygulama bakımından îzâhına girişmeden önce, hattı ve hattatı hakkında gerekli tafsîlâtı vermeliyiz: Celî sülüs’de bir tenâzur ve muvâzene istifi olarak çok beğenilen bu “Rabbi yessir velâ tuassir, Rabbi temmim bi’l-hayr” (=Rabbim, kolaylaştır da güçleştirme; Rabbim, hayırla tamamına erdir) duâsını yazan Ali Efendi, Fatih’in Haydar veya Çırçır ismiyle bilinen semtinde doğduğu için “Haydarlı” yahut “Çırçırlı” lakabıyla anılır; celîde, geçen asrın kudretli üstadlarından olup, Şefik Bey’in (1819-1880) talebesidir. Hocası onu ara sıra kendi üstâdı Kadıasker Mustafa İzzet Efendi’ye (1801-1876) de götürürmüş. Ali Efendi bu “Rabbi yessir” istifini bitirdikten sonra (yazının bu hâle getirilmesinin kimbilir kaç günlük -belki haftalık- bir emek mahsûlü olduğunu tahminde zorlanıyoruz), Kadıasker Efendi’yi ziyârete gitmiş ve eserini ona göstermiş. Hazret, pek keyiflenmiş ve biraz sonra kendisini ziyârete gelen Şefik Bey’e: “Bak Şefik! Bu senin çömezin yok mu?. Ne senin, ne de benim hâtırımıza gelmemiş olan şu istifi ne güzel oturtmuş” diyerek bu yazıyı ona uzatıp takdirlerini belirtmiş. Şefik Bey’in bu sözlerden fazlasıyla hoşlanarak talebesini bağrına bastığını ilâveye bilmeyiz, lüzum var mı?

Celî yazının müteaddid nüshalarının hazırlanabilmesi için kalıb hâline getirilmesi, yazılması bittikten sonra bu maksadla harflerin kıyılarından iğnelenmesi lâzımdır. Bu işleme girişmezden evvel, yazılan kâğıdın altına aynı eb’âdda birkaç tabaka beyaz renkli sağlam kâğıd yerleştirilir ve kaymaması için hepsi köşelerinden birbirine hafifçe yapıştırılır. Sonra, saatçi mengenesine tesbit edilmiş ince bir dikiş iğnesi yardımıyla harflerin hemen kıyılarından muntazam bir şekilde dik olarak sıkça iğne vurulmaya başlanır. Eğer iğneleme işi dikine değil de, eğri olarak icrâ edilirse, alta konmuş kâğıdlarda iğne deliklerinin yeri sapabilir; bu da yazının bediî cihetten bozulmasına, yolundan çıkmasına sebeb olur. İğnenin rahat kayması için arada bir kuru sabuna batırılması gerekir ve bu işlem -tercîhan şimşir ağacından düzgün satıhlı bir tahta üzerinde sürdürülür. Kâğıdla tahta arasına bir kumaş parçası konulup da iğnelenirse, iğnenin ucu her geçişte kâğıd kırpıntısından temizlenmiş olur. Kalıp iğnelemesi üç şekilde yapılabilir:

  1. İçten iğneleme: İğne delikleri harf ve işaretlerin kıyısına içten değecek şekilde olmalıdır.
  2. Dıştan iğneleme: İğne delikleri harf ve işaretlerin kıyısına dıştan değecek şekilde olmalıdır.
  3. Üstten iğneleme: İğne deliği harf ve işaretlerin içine, yahut dışına gelmeden, tam hudud çizgisi üstünden olur.

Her hattat, kendi alışkanlığına bağlı kalarak, yazıyı bu üç tarzdan birine göre iğneler. İğneleme işi bitince, alttaki beyaz kâğıdlar çıkartılıp birbirinden ayrılır. Bunlara alt kalıb denilir ki, dikkatle bakıldığında veya arkasından ışık tutulduğunda, hattın sâdece iğne delikleriyle ortaya çıktığı görülür. En üstteki yazılı ve iğneli siyah kağıda da üst kalıb ismi verilir. Hat örneğinin bir başka yere geçirilmesi için alt kalıbdan faydalanılır. Yazı, beyaz veya açık renkli kâğıda mürekkeple hazırlanacaksa, ince döğülmüş söğüt kömürü tozuyla dolu küçük bir bez çıkın, alt kalıbın iğne delikleri üstünde dolaştırılır ve kömür tozu deliklerden geçip, alttaki kâğıdda siyah noktalar hâsıl ederek hattın buraya nakli sağlanmış olur (Resim: 6). Koyu renkli zemîne hazırlanacak celî yazılar için de tebeşirli çuha, kalıbdaki delikler üzerinde dolaştırılır; tebeşir tozu alta geçerek, beyaz noktalar hâlinde iz bırakır (Resim: 7). Ancak, yazının            sıhhatli bir biçimde aktarılabilmesi için, üst kalıbın göz önünde bulundurulup, hangi usûlle iğnelendiğinin bilinmesi lâzımdır. Yoksa, iş ince uçla çizmek veya kamış kalemle yazmak safhasına geldiğinde, hat şişip kalınlaşabilir veya cılızlaşabilir. Bu işleme yazı silkmek veya yazı silkelemek tâbir edilir. Üst kalıb, kirlenmemesi için, mecbur kalınmadıkça silkme işinde kullanılmaz, bu maksadla alt kalıbdan faydalanılır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al