TÜRK HAKİMİYET TECRÜBESİNE XV. YÜZYILDAN BİR ÖRNEK: AKKOYUNLU HAKİMİYET ANLAYIŞI VE YÖNETİM YAPIS

TÜRK HAKİMİYET TECRÜBESİNE XV. YÜZYILDAN BİR ÖRNEK: AKKOYUNLU HAKİMİYET ANLAYIŞI VE YÖNETİM YAPIS

I. Hakimiyet Anlayışı

Akkoyunlular 15. yüzyılda Yakın Doğu’da hakimiyet kurmuş bir Türkmen hanedanıdır. Bu aileyi iktidara Kara Yülük Osman Bey (1403-1435) taşımıştır. Ondan sonra Akkoyunluların başına Ali Bey (1435-1439), Hamza Bey (1435-1444), Cihangir Bey (1444-1457), Uzun Hasan Bey (1457-1478), Sultan Halil (1478) ve Sultan Yakup (1478-1490) geçmiştir. Yakup’un ölümü üzerine çıkan iktidar kavgaları 16. yüzyılın başında devletin yıkılmasına yol açmıştır.

Akkoyunlular, esas olarak, Türk gelenekleri ve İslamî ilkelerden oluşan Türk-İslam hanedanlarının hakimiyet ve yönetim anlayışını takip etmişlerdir. İslam öncesi Türklerde hakimiyetin başlıca unsurları “Tanrı kutu, yüce soy, ülüş (paylaşma) ve veliahdlık idi”.[1] Geleneksel Türk hakimiyet anlayışı İslami dönemde bazı değişikliklere uğramıştır. İslamiyet’te hakimiyet merkezde hilafet ve taşrada velayet/halifenin tasvibini alma usûlüne dayanmaktaydı. Buna göre, en azından teoride İslam dünyasının başında halife bulunur, mahalli hakimiyetler onun velayeti ile meşruiyet kazanırdı. İlk Türk- İslam devletlerinden olan Karahanlılardan itibaren Türk hakimiyet anlayışını İslami telakkilerle uyuşturulmaya çalışılmış, bu eğilimi diğer Türk-İslam devletleri de devam ettirmişlerdir.[2]

Moğol İstilası 13. yüzyılda İslam dünyasına yeni bir hakimiyet anlayışı getirmiş; Moğol örf ve adetlerinden oluşan Cengiz Yasası (kısaca Yasa), başta Türkler olmak üzere İslam dünyasını etkisi altına almıştır. İlhanlı hükümdarı Ebu Said’in 1335’te ölümü üzerine Moğol tahakkümü Yakın Doğu’da yok olmaya yüz tutmuşsa da hakimiyet ve hukuk gelenekleri etkileri sürmüştür.[3] Öte yandan İslam halifesinin Memlük yönetimi elinde kukla durumuna gelmesi üzerine 15. yüzyıldan itibaren Türklerde eski Türk hakimiyet geleneği canlanmıştır.[4]

Tarihin bu noktasında iktidar olan Akkoyunluların hakimiyet anlayışları ve yönetim tecrübeleri Türk tarihinin önemli zenginliklerinden biridir. Akkoyunlu hakimiyet anlayışı başlangıçta Türk geleneklerine daha bağlı iken Uzun Hasan Bey ile beraber İslami unsurlarla örülmüştür. Akkoyunlularda Tanrı kutu zıllullah kavramı ile, yüce soy Oğuz Ata’ya nispet olunmakla karşılanmış, ülüş (paylaşma) ve veliahdlık kurumu aynen devam etmiş, İslamiyet’in velayet ilkesi de bölgenin güçlü devletlerinin velayetine sığınmakla sağlanmıştır. Ancak, Uzun Hasan kendini yeterince güçlü hissedince halifelik ve imamlık unvanlarını da kullanarak cihan padişahı olmaya soyunmuştur.

1. İlk Dönem

Akkoyunluların hakimiyet ve yönetim anlayışları ile ilgili ilk kayıtlardan biri Kara Yülük Osman Bey’in öğütnâmesidir.[5]

Öğütnâme, Türk ve İslam değerleri ile bazı Moğol geleneklerini içermektedir. Kara Yülük Osman Akkoyunluların ayakta kalmasını esas olarak göçer Türkmen gelenekleri ve değerlerine bağlı kalmakta görmekte; yerleşik hayatın Türklük ve özgürlüğe zarar getireceğine inanmakta;[6] hukuk ve kanunun kaynağı olarak yasayı kabul etmekte;[7] sosyal, siyasal ve askeri düzen için onlu sistem önermektedir. Buna göre Akkoyunlu toplumu onbaşıya bağlı birim, yüzbaşıya bağlı birim, binbaşıya bağlı birim, onbinbaşıya bağlı birim/tümen, boy ve il olarak teşkilatlanacaktır.

Burada söz konusu edilen sistem Türklerin ordu-millet niteliğine uygunluk göstermektedir.[8] Öğütnâme’de padişahtan itibaren her kademedeki yöneticide aranan şartlar ve uymaları gereken ilkeler ve görevleri belirtilmiştir. Yönetimde, padişahlığa kadar giden yolda tabandan yükselme öngörülmekte, bu yükselişte, Allah’ın kapısında olgunlaşma yanında, geleneksel Türk hakimiyet anlayışındaki şahsi liyakat ilkesi salık verilmektedir. Kara Yülük Osman Bey, padişah için hayır ve ihsan sahibi olma; çalışma arkadaşlarını iyi seçme; öksüzler başta olmak üzere yardıma ve korumaya muhtaç kesimlere sahip çıkma; güvenlik için istihbarat hizmetlerini düzenleme; adil olma; daima halkının ve ülkesinin mutluluğu için çalışma; huzur ve sükunu sağlama; itidalli olma gibi görev ve yetkileri gerekli görmektedir. O, adaleti, yönetimin başarısı, toplumun huzuru yanında, düzenli gelir/vergi elde edilmesi ve hakimiyetin devamı için şart telakki etmektedir. Öğütnâme’de değinilen hususlardan biri de toplantılar ve şölenlerdeki orun (makam/mevki) ve ülüş (hisse/pay) ilkesidir.[9]

Bu yıllarda, Türk dünyasında var olan Oğuzculuk akımı Akkoyunlulara da geçmiştir. Akkoyunlu Devleti’ni kuran aşiretin Oğuzların Bayındır kolu olduğu daima vurgulanmıştır.[10] Bu vurgu ile belki de Kara Yülük Osman Bey’in, Anadolu, Azerbaycan ve Suriye’de hiçbir devlete tam olarak bağlanmadan gezen Türkmenleri kendi tarafına çekme çabasının bir ürünü idi. O, bu yolla söz konusu grupları Akkoyunlu hakimiyetine almada meşruiyet kaynağı bulmuş oluyordu. Aslında Kara Yülük Osman Bey’in gevşek örgütlenmesi ve Oğuzluğu vurgulaması, Batı’da merkezileşme politikası izleyen ve Oğuzluğu ön plana çıkaran Osmanlı’ya bir alternatif olarak da değerlendirilebilir.

Kara Yülük Osman Bey, dini hayat, şeriat, cihad ve gazâ gibi İslamî hususlara değinmemiştir. Bu durum Akkoyunluların başlangıçta eski Türk değerleri üzerinde yükseldiği, Uzun Hasan Bey’den itibaren İslamî değerlerin daha öne geçtiğini göstermektedir. Hakimiyet anlayışında, bir zamanlar iktidarın geçerli olabilmesi için gerekli olan halifenin tasvibini alma/velayet ve ona itaatten söz edilmemektedir. Bu durum, Selçuklular ve Gaznelilerde Fars ve İslamî unsurlarla geliştirilen Türk siyaset teorisi ve kurumlarından tekrar bozkır geleneğine dönüş olarak değerlendirilebilir. Öğütnâme’deki Moğol etkisi bir bakıma Timur’un Kara Osman Bey üzerindeki etkisinin bir tezahürü olarak görülebilir. Unutulmamalıdır ki ona Diyarbakır’ı hediye eden ve ölünceye kadar onu koruyup destekleyen Timur Türk olmakla beraber yönetim kurumları ve hukukta Moğolları izlemiştir.[11]

Akkoyunlu şehzadelerinin bu dönemdeki taht mücadelelerinde Ehl-i hal ve’l-akd[12] kurumu ile meşveret ve ekberiyet (büyük evlat) ilkesi[13] de zaman zaman belirleyici olmuştur.

2. Uzun Hasan Bey’den İtibaren Uzun Hasan, yaklaşık on yıl içinde, Karakoyunluları yıkıp Timurluları mahalli bir güç haline getirerek uluslararası siyasi, askeri ve ekonomik güce sahip bir imparatorluğun sahibi olmuş; bu başarılarıyla Cengiz ve Timur gibi büyük cihangirlerin arasına girmişti. O, bir İslam imparatorluğu kurma sürecinde de iktidarını, geleneksel değerler yanında ilahi bakımdan temellendirmeye çalışmıştır.

A. Hakimiyetin Manevi Dayanakları

Uzun Hasan, izleri resmi yazışmalarda ve dönemin dini, siyasi hatta ladini edebiyatında görüleceği gibi, hakimiyet anlayışında daha çok İslam’a vurgu yapmış, başka bir ifade ile Kur’an, hadis ve keşif erbabının (alim, mutasavvıf, şeyh, veli gibi) müjdelerine başvurmuştur. Buna göre, Uzun Hasan, Allah’ın iradesi ve yardımı ile askeri başarılar kazanan bir gâzi/mücahid, cihanda Müslim-gayri müslim herkese hakim kılınmak istenen bir cihangir/dünya imparatoru ve Müslümanları bozuk inançlardan arındırarak doğru yola ulaştıracak bir müceddid/yenileyici-meb’us/görevlidir.

Bu misyonların temellendirilmesinde Kur’an ve hadislere başvurulmuştur. Uzun Hasan bir gâzi/mücahid İslam hükümdarı olarak ortaya konurken bazı ayetlere atıfta bulunulmuştur. Söz gelişi, Uzun Hasan Bey, 873/1468’de Kahire’ye gönderdiği zafernâmede galibiyetini yukarıda zikrettiğimiz şu ayetlerle temellendirmişti: “Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl (bid’i sinin) içinde galip geleceklerdir” (Rum suresi 30/3-4). “Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder” (Feth suresi 48/3).[14] Bu ayetlerdeki bazı ifadelere zafernâmede yeni anlamlar yüklenmişti. Birkaç şekilde açıklanabilen bid’ kelimesine ebced hesabı ile Karakoyunluların Muş Ovası’nda hezimete uğratıldığı tarih olan 872 (1467) karşılığı verilmiştir. İkinci ayetteki bütün harflerin ebced hesabı ile toplamı da aynı sayıyı bulmaktadır.[15] Fadlullah da bu bağlamda Rum süresinin 3. ayetine atıfta bulunarak bid’i sinin ifadesinin Uzun Hasan’ın zafer yılı olan 872’ye (1467), adna’l-ard terkibinin de el-Cezire’ye tekabül ettiğini iddia etmektedir.[16] Gıyâsî de aynı ayeti alarak gâliplerin Akkoyunlu, mağlupların Karakoyunlu, anda’l-ardın da Küçük Ermeniye olduğunu belirtmektedir.[17] Benzeri yorumlar ve ilahi temellendirmeler Akkoyunlu sarayına yakın ulema ve hatta bazı ümera tarafından da yapılmıştır.[18] Uzun Hasan’ın tarihçisi Tihrânî, efendisinin iktidarına ilahi meşruiyet kaynakları bulmaktadır. Ona göre Oğuz soyundan gelecek bir hükümdarın Rum ve Şam bölgelerini adaletle dolduracağı Kur’an ve keşif erbabı tarafından haber verilmiştir.[19] Tihrânî’ye göre bu hükümdar Uzun Hasan Bey’dir.

Bayındır hanedanı ve özellikle Uzun Hasan iktidarına ilahi destek bulma çabası daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Sultan Yakup’un tarihçisi Fadlullah bu çabayı devam ettirenlerdendir. Ona göre Nur suresinin 55. ayeti de Uzun Hasan Bey’e işaret etmektedir: “Allah sizden iman edip güzel işler yapanlara, kendilerinden öncekilere yaptığı gibi onları da muhakkak yeryüzünün hükümranları yapacağına, onları kendileri için beğendiği dinlerini (İslam’ı) kuvvetle icra etme gücü vereceğine, kesinlikle onları korkularının arkasından güvenceye erdireceğine dair yeminle söz verdi. Onlar, hakkımda hiçbir şeyi ortak koşmayarak yalnızca Bana ibadet edeceklerdir. Artık bundan sonra kim nankörlük ederse, onlar fâsıkların ta kendileridir!” Bu ayetteki sizden sözü ile Hasan kelimesi ebced hesabıyla 150 sayısına tekabül etmekte bu da Uzun Hasan Bey’e işaret etmektedir. O Allah’ın görevlisi veya meşru Müslüman hükümdardır.[20] Bu temellendirme Nisa suresinin 59. ayetiyle de yapılmaya çalışılmıştır: “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve Peygamber’e döndürün. Eğer siz Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız bu, sizin için daha hayırlıdır. Ve netice itibarıyla daha güzeldir.” Bu ayetteki sizden ifadesi de Uzun Hasan’a ilahi destek olarak yorumlanmıştır.[21] Fadlullah’a göre her yüzyılda çıkması beklenen (meb’us) Hicri 9. yüzyılda ortaya çıkan Bayındır Hanedanı’nın önderi Uzun Hasan’dır. O, Kur’an’daki bid’i sinin ifadesinin 872’ye (1478) tekabül ettiğini bunun da yüzyılın başı olduğunu iddia etmektedir. Fadlullah bu tezini desteklemek için de İbnu’l-Esir’in (ö. 606/1210) Câmiu’l- Usûl adlı eserinden delil getirmektedir. Fadlullah’ın aktardığına göre İbnu’l-Esir meb’us kavramının bir yüzyılda bir şahsı ifade ettiğini, bunun illa da fukahadan biri olmasının şart olmadığını, şeriatı ihya eden bir kişinin de olabileceğini belirtmektedir.[22] Uzun Hasan Bey’i Hicri 9. Yüzyılın meb’us/gönderilen ve müceddidi/yenilikçisi gösterme eğilimi Devvâni’de de görülmektedir. O, Uzun Hasan Bey’i sayısal olarak sultan-ı cihan ve fim zemin ü zaman (yeryüzü ve zamanın bekçisi) ifadelerine denk düşürmektedir.[23]

Uzun Hasan Bey’in hakimiyetine hadislerden de destek aranmıştır. Bu hadsilerin başında müceddid hadisi gelmektedir: “Allah bu ümmete her yüzyılın başında dinini yenileyecek bir yenileyici/müceddid gönderecektir.”[24] Bu bağlamda Devvâni Uzun Hasan’ı “el-mebusu el-mie el-tis’a” (Hicri 9. yüzyılın) müceddidi kabul etmektedir.[25] Aslında müceddid hadisi İslam tarihi boyunca siyasi ve sosyal gerekçelerle konjonktürel olarak yorumlanmıştır. Uzun Hasan Bey’in bu sıfatı kullanma nedeni ayrı bir araştırma konusudur.

Akkoyunlu Hanedanı’nın yönetim felsefesi ve devlet anlayışının felsefi/teorik temelleri Devvâni tarafından ortaya konmuştur. O, Uzun Hasan Bey’in ricası üzerine oğlu Sultan Halil için Ahlak-ı Celâlî adlı eserini kaleme almıştır.[26] Devvâni, yönetim felsefesini esasen kitabın Siyasetü’l-Mudûn adını taşıyan üçüncü bölümünde işlemektedir. Burada İbn Miskeveyh ve Tûsî gibi Devvâni de dünya hayatının düzeni için şeriat (kanun), imam (siyasi yönetici) ve servet olmak üzere üç şeyi gerekli görmektedir. Ona göre, bunlara sahip olan bir topluluk dünya ve ahiret mutluluğunu elde edebilir. İnsanları her bakımdan mükemmelliğe yöneltebilecek kabiliyetli kişi olan imam, Allah’ın yeryüzünde halifesi ve Hz. Peygamber’in vekilidir. Yönetimin esası adalettir, adil olmayan iktidar baskıcıdır. Adaletin hüküm sürdüğü faziletli ülkede rütbe ve mevki bakımından yükselmede geçerli değerler kabiliyet, ehliyet ve liyakattir. Toplum, alimler, askerler, tüccar-sanatkâr-işçiler ve çiftçiler olmak üzere dört zümreden oluşur. Bu zümreler adaletle yönetildiğinde dünya saadeti için gerekli olan servet biriktiği gibi, ahiret mutluluğu da elde edilir.[27]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ