TÜRK ENDÜSTRİYEL İLİŞKİLER SİSTEMİNİN TARİHSEL GELİŞİM SÜRECİ

TÜRK ENDÜSTRİYEL İLİŞKİLER SİSTEMİNİN TARİHSEL GELİŞİM SÜRECİ

1920’lerden günümüze çalışma ilişkilerinin kurumsallaşması çerçevesinde tarihsel gelişimini ana hatlarıyla özetlemek kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinin de değerlendirilmesini gerektirmektedir; çünkü iki farklı toplumsal formasyon arasında bir kopuştan ziyade bir süreklilik söz konusudur. Bu süreklilik, özellikle İkinci Meşrutiyet sonrası dönem açısından geçerlidir, ancak 1920’li yıllardan Türkiye’de yasal sendikacılık hareketinin doğuşu olan 1947 yılına kadar olan dönemde de yansımaları bulunmaktadır.

Toplumsal düzlemde insan gücünün eğitim düzeyi, demografik yapı, yaşam tarzı, düşünce yapısı ve elbette iktisadi yapı Cumhuriyet dönemine devreden temel unsurlardır. Tarım sektörü açısından Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine devrolan küçük üreticiliğe dayalı tarımsal yapı olmuştur. Sanayi kesimi ise daha çok tarımsal ürünleri işleyen, teknolojik gelişkinlik açısından son derece zayıf durumda bulunmaktadır. Sanayi sektörünün bu zayıf yapısı niceliksel olarak işçi kesiminin de zayıf olması anlamına geliyordu. İşçi kesiminin niteliği ise çağdaş anlamda ücretli emek kategorisinden farklı, sanayi işçisi olmaktan çok işçi-köylü terimiyle nitelenebilecek bir düzeyde idi. Osmanlı İmparatorluğu’nda işçi kesiminin niceliksel ve niteliksel açıdan geri konumu çalışma ilişkileri alanına yönelik yasal düzenlemelerin de yetersiz oluşunu beraberinde getirmiştir. 1860 tarihli bir Medeni Kanun olma özelliğini taşıyan Mecelle, 1926 yılında Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu yürürlüğe girene kadar Cumhuriyet Türkiye’sinde de bireysel çalışma ilişkilerinin düzenleyicisi olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde ödenmemiş işçi alacaklarından kaynaklı çeşitli grevler gerçekleşmiştir. Daha kapsamlı işçi hareketleri 1908 yılında ilan edilen İkinci Meşrutiyet ile birlikte gelişen görece özgürlük ortamı içerisinde yaşanmış ve buna yönelik olarak 1909 yılında Tatil-i Eşgal Kanunu çıkarılmıştır.

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra, dernek kurma hakkı tanınmış, yabancı sermayenin hakim konumda bulunduğu işkollarında başlayan grevler İstanbul’dan sonra İzmir ve Aydın gibi diğer Anadolu şehirlerine yayılarak genel grev niteliği kazanmıştır. Sonuçta çıkarılan Tatil-i Eşgal Kanunu ile kamu hizmetlerinde grevler ve sendikacılık yasaklanmış, genellikle kapitülasyonlara tabi işkollarında (demiryolları, tramvay, vs.) kurulu bulunan sendikalar kapatılmıştır. Bu yasanın sadece kamu hizmetlerinde grev yapmayı ve sendikalaşmayı yasaklamış olmasına rağmen, bu sektörler dışında o gün için önemli miktarda işgücü istihdamı söz konusu olmadığından, sendikacılık geniş ölçüde zayıflamıştır. Bununla beraber, bu kanun kısmi bir kanun olduğundan sendikacılığı ve grevleri bütün işkollarında ve işyerlerinde önleyememiştir. Çeşitli yerlerde grevler ve sendikalaşma hareketleri, sınırlı çapta da olsa, devam etmiştir.

Yine 1909’da çıkarılan Cemiyetler Kanunu, Osmanlı İmparatorluğunda Tatil-i Eşgal Kanunu kapsamı dışında kalan bağımlı çalışanların örgütlenmesine ilişkin düzenlemeler içermiştir. Derneklerin kuruluş ve faaliyetlerine ilişkin önemli sınırlamalar getiren bu kanun 1938 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

Türkiye çalışma ilişkileri tarihinde toplu iş ilişkilerini düzenleyen ilk yasa olma niteliğini taşıyan Tatil-i Eşgal Kanunu Cumhuriyet döneminde de varlığını sürdürmüştür. Bu tarihi izleyen süreçte, çoğunluğu sosyalist ve sol eğilimli olan bazı siyasi partilerin kurulduğunu görüyoruz. Bu siyasi örgütlenme 1919’da başlayan Bağımsızlık Savaşı sırasında da devam etmiştir. Hatta işçi dernekleri adı altında bazı mesleki kuruluşlar (sendikalar) da aynı dönemde yeniden faaliyete başlamış, “Anadolu’da başlayan İstiklal Mücadelesi’nde Türk sendikaları mevcut iç ve dış baskılara rağmen Vatanın kurtuluşu için çalışmışlardır.” Ancak bu süreçte işçilerin düzenli bir örgütlenmesi söz konusu olmamış, çeşitli işçi dernekleri (amele cemiyetleri) grev ve baskı hareketlerinde bulunmuşlardır. Daha sonra Atatürk’ün önderliğinde 1923’de İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’ne işçiler “işçi grubu” olarak davet edilmişler ve kendilerini ilgilendiren çeşitli konularda görüşlerini bildirmişlerdir. İzmir İktisat Kongresi sonrası yurt çapında çeşitli bölgelerdeki işçileri temsilen delegeler bir araya gelmek ve bir güç meydana getirmek kararına vardılarsa da, çeşitli nedenlerden dolayı bu gerçekleşememiştir.

1923 yılı içerisinde İstanbul, İzmir ve Aydın başta olmak üzere ülkenin çeşitli bölgelerinde grevler ve grev girişimleri olmuştur.

Bu dönemden 1936 tarihli İş Kanunun kabulüne kadar ki sürece özetle bakacak olursak; Cumhuriyet’in ilanını takip eden dönemde, 1924 Anayasası toplanma ve dernek kurma hakkını getirmiş, aynı yıl “Hafta Tatili Kanunu” kabul edilmiştir. 1924 tarihli ve 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Türkiye’nin ilk sistemli Anayasası olma özelliğini taşıyor. 1924 Anayasası klasik bireysel hak ve özgürlüklerin hemen hemen tamamına yer vermesine karşın ekonomik ve sosyal hakları net bir biçimde içerdiğini söylemek zordur.

Ülkede reformların yapılabilmesi için gerekli sosyal düzeni sağlamak amacıyla 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile sendika ve dernek kurmak güç, hatta hemen hemen imkansız bir hale gelmiştir. Takrir-i Sükun Kanunu doğrudan çalışma ilişkileri alanına yönelik düzenlemeler yapan bir kanun olmamasına karşın, yasayla hükümetlere tanınan yetkiler işçi hareketi üzerinde kullanılmıştır. Bunu izleyen yıllarda işçi ve esnafı örgütlemeye yönelik bazı girişimler olsa da, bunlar işçi hareketinin bütünü içerisinde önemsiz bir nitelik taşımıştır. Bunda sonra, sendikalar bir daha 1947’de kuruluna kadar işçi kuruluşları birtakım sosyal yardım teşebbüsleri ve yardım sandıkları olmaktan öteye gidememiştir.

1926 yılında çıkarılan Medeni Kanun çalışma yaşamını dernekler konusunda getirdiği yenilik bağlamında ilgilendirmektedir. Medeni Kanun dernekler konusunda serbest kuruluş ilkesini getirmiştir. Yine aynı tarihli Borçlar Kanunu bireysel hizmet akitlerine ilişkin ayrıntılı düzenlemeler getirmekle birlikte bu konuda bütünsel bir hukuksal çerçeveye ulaştığı söylenemez. Bu yıllarda sanayileşme yeterli düzeylerde gerçekleşemediği için toplu çalışma ilişkilerini düzenlemek ihtiyacı da yakıcılığını pek fazla hissettirmemiş ve sendika-grev yasakları çeşitli yasalar içerisinde varlığını korumuştur.

1930’lu yıllara gelindiğinde ise devletçilik ilkesi ile uyumlu bir çalışma düzeni görmekteyiz. Devletçilik anlayışı, devleti sadece kamu müdahalesinin bir aracı değil, aynı zamanda en büyük işverenlerden biri haline getirmiştir.

Devletin çalışma yaşamında etkin bir rol üstlenmeye başlamasıyla birlikte çalışma yaşamı için genel kuralların konulması, çalışma yaşamının kurumsallaşması zorunluluğu da beraberinde açığa çıkmıştır. 1936 senesinde geniş ölçüde Fransız Hukuk siteminden uyarlanan İş Kanununu kabul edilmiştir. Bu yıllarda hakim olan devlet müdahalesi anlayışı ve çalışma koşullarının her şeyden önce toplum yararına uygun düzenlenmesi yasanın özelliklerini belirlemiştir. Bu yasa sanayide iş uyuşmazlıklarının çözümü ile ilgili birtakım prosedürler getirmesine rağmen, yapısı itibariyle düzenleyici olmaktan çok koruyucu niteliktedir. Bu kanun 1934’te başlayan ilk beş yıllık plan dönemine denk gelmekte, aynı zamanda Türkiye’nin Uluslararası Çalışma Örgütüne üye oluşunu da takip etmektedir. Kanunun kabulünde günün koşullarının etkisi bu bağlamda çeşitli iç ve dış faktörlerin rol oynadığını söylemek mümkündür. Beden ve fikir işçisi ayrımının yapılmadığı yasada uygulama alanı en az 10 işçi çalıştıran işletmeler ve ayrıca beden işçileriyle sınırlanmıştır. Sendika ve toplu pazarlık hakkına yer ermeyen bu yasa, çalışma yaşamının bireysel düzeyde kimi koruyucu hükümlerle işçi yararına düzenlenmesini temel alırken, “milli çıkarlar” nedeniyle sendika, grev ve lokavt haklarında “otoriter” yaklaşım korunmuştur. Öte yandan henüz önemli bir nicelikte işçi sınıfı ve buna bağlı olarak işçi-işveren çatışması mevcut değilken böyle bir yasanın çıkarılmış olması da önem taşımaktadır. 3008 sayılı yasanın çalışma ilişkilerini bütünsel olarak düzenleme amacındaki ilk girişim olması, bireysel çalışma ilişkilerine yönelik düzenlemelerin yanı sıra toplu iş ilişkilerine yönelik hükümler, uygulamaya dönük önlem ve yaptırımlar da içeriyor olması yasayı önemli kılan birkaç temel özelliktir. 1936 tarihli İş Kanunu, 1967 yılında 931 sayılı İş Kanunu çıkarılana değin yürürlükte kalmıştır.

Yasa koyucu 1938 tarihinde İkinci Cemiyetler Kanunu’nu kabul etmiştir. Bu yasa ile derneklerin kuruluşu izin sistemine bağlanmış, faaliyetleri büyük ölçüde idari makamların denetimine tabi kılınmış ve en önemlisi “sosyal sınıf esasına göre cemiyet kurulamayacağı” açıkça hükme bağlanmıştır. Bu durumda işçi ve işverenlerin sendika kurması kesinlikle olanaksız hale getirilmiştir. Diğer yandan, Ceza kanunda 1933’te yapılan bir değişiklik grev ve lokavt yasaklarını cezai yaptırımlarla pekiştirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinden itibaren Türkiye, hem siyasi yapı hem iktisadi açılımlar hem de çalışma ilişkileri açısından yepyeni bir devreye adım atmıştır. Çok partili rejime geçildiği bu dönemde ekonomik ve siyasi yönelimler ile endüstri ilişkileri sistemi arasında bir uyumdan söz edilebilir. 1960’lı yıllara kadar uzanan bu dönemde özellikle devletçilik ilkesinden hızla uzaklaşıldığı bilinmektedir. Bu dönemde liberal iktisat politikaları dışında göze çarpan bir diğer yönelim de yabancı sermayenin teşvik edilmesidir. Savaş yıllarının ürünü olan Milli Koruma Kanunu (1940) ile iş yasasının işçiyi korumaya dönük hükümleri etkisizleşmiştir. Kuşkusuz yeni koşullar yeni önlemleri de berberinde getirecektir.

Bu dönemde Türkiye Cumhuriyetinde ilk defa çalışma yaşamına ilişkin sorunlar bir bakanlık düzeyde ele alınmaya başlanarak, 1946 senesinde Çalışma Bakanlığı yapılandırılmıştır. Yine aynı yıllarda “İşçi Sigortaları Kurumu” (1946), “İş ve işçi Bulma Kurumu” (1946) ile “İş Mahkemeleri” (1951) kurulmuştur. Öte yandan toplumsal güvenlik sağlamaya yönelik İş Kazaları-Meslek Hastalıkları- Analık-İhtiyarlık-Hastalık sigortaları ile ilgili yasalar çıkarılmış, Basın ve Deniz İş Yasaları ile İş Kanunu kapsamı dışında kalanların çalışma koşulları düzenlenmiştir. 1952 tarihli Basın İş Kanunu, 1954 tarihli Deniz İş Kanunu ile basın mensuplarına ve deniz adamlarına sendika kurma hakkı tanınmıştır.

Dikkate değer bu gelişmeler içerisinde en önemli yasalardan biri de kuşkusuz 20 Şubat 1947’de yürürlüğe giren 5018 sayılı “İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun”dur. Bu kanun çalışanların bizzat kendi örgütlerini kurmaya yönelik faaliyetlerde bulunabilmelerinin ilk yasal başlangıcıdır. Totaliter karakterli 1938 Cemiyetler Kanunu’nun tadil edilmesi ve dernek kurma özgürlüğünün tanınması sonucunda Türk sendikacılığı için de yeni bir devir açılmıştır. 1946’da çeşitli isim ve şekiller altında işçi birlikleri kurulmuştur. Dönemin CHP iktidarı bu birliklerin birkaç ay içerisinde kurulup gelişigüzel kurulması karşısında, sendikaların ayrı nitelikte bir tüzel kişiliğe sahip bulunduklarını ileri sürerek 1947 tarihli Sendikalar Kanunu’nu Meclisten geçirmiştir.

Bu kanunda sendika özgürlüğünün çeşitli unsurlarına yer verilmekle beraber (rekabet dayalı sendikacılık prensibi, sendikalara girme ve çıkmanın serbest oluşu, vb.) yasa koyucunun birçok hüküm bakımından da bir hayli ihtiyatlı davrandığı dikkati çekmektedir. Türk sendikalarının milli kuruluşlar oldukları özellikle belirtilmiş, sendikaların uluslararası sendikal örgütlere katılmaları Bakanlar Kurulu’nun iznine bağlanmış, her çeşit siyasal faaliyet sendikalara yasak edilmiştir.

Kanun, 1936 tarihli iş kanunu gibi, sadece beden (kol) işçilerini kapsamış, fikir (kafa) işçilerini sendika kurma hakkından mahrum bırakmıştır. En önemli sınırlamalardan biri olarak da bu kanun grev ve lokavt yasaklarını devam ettirmiştir. Toplu sözleşme yapma hakkı yasaklanmadığı ve hatta 1926 tarihli Borçlar Kanunu işçilere işveren ile “umumi mukavele” yapma hakkını tanıdığı halde, grev hakkının mevcut olmayışı nedeniyle, toplu pazarlık ve sözleşme mekanizmalarını bu yasaya rağmen işletmek mümkün olmamıştır.

Sendikalar Kanunu’nun Mecliste tartışılması sürecinde, hükümette hakim olan yaklaşımın, sendikaları bir sosyal kontrol organı olarak kullanma olduğu dikkat çekicidir. Klasik Batı demokrasilerini benimsemenin bir gereği olarak sendikacılık kabul edilmiş, ancak sendikaların siyasi faaliyetleri önlenerek ve daha önemlisi grev yasakları devam ettirilerek bu kuruluşların işçi sınıfının kontrolünü kolaylaştıran bir araç olmaları sağlanmak istenmiştir.

1963’e kadar ki dönemi iş uyuşmazlıklarının çözümlenmesi bakımından karakterize eden temel özellik, grev hakkının yasaklanması ve dolayısiyle onun bir alternatifi olarak kurulmuş bulunan “zorunlu hakem sistemi”dir. Yasa grev ve lokavt konusunda getirdiği yasakları, iş uyuşmazlıklarının zorunlu hakem yoluyla çözümüne ilişkin düzenlemeleriyle tamamlamış olmaktadır. Taraflar arasında çözülmesi gereken, gerektiğinde grev ve lokavt gibi araçların kullanımını da içeren, uyuşmazlıklar devletin hakim ve belirleyici olduğu otoriter nitelikli bir mekanizma ile çözülmeye çalışılmaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ