TÜRK EDEBİYATI’NDA GÜL VE BÜLBÜL

TÜRK EDEBİYATI’NDA GÜL VE BÜLBÜL

Gül: “Ma’ruf çiçek ki küçük ve dikenli bir ağaçda olup şeklinin ve kokusunun güzelliğiyle meşhur ve beyne‘ş-şu‘ara bülbülün dil-dadesi olmagla mütevatirdir. Pek çok enva’ı vardır: al, penbe, sarı, katmerli gül; gül-i ziba, gül-i sad-berg; yabani gül, hokka (veya okka) güli; tatlısı yapılan cinsi.[1]” “Ma’ruf hoş kokulu şüşufe-i rengin, verd.”[2] Rengine ve yapraklarının rengine göre gül-i ra‘na (içi kırmızı, dışı sarı), gül-i sad-berg (katmerli bir çeşit iri gül), gül-i ter (yeni açılmış taze gül) v.b. çeşitleri bulunan, güzel kokulu ve sevilen bir çiçektir. Divan Şiiri’nde açılmamış (gonca) ve açılmış haliyle takdim olunur. Açılmamış şekli vahdetin simgesi olarak algılanır. Açılmış şekli ise kulağa benzetilir ve gündoğusundan esen postacı saba rüzgarının getirdiği haberleri dinlediği şeklinde yorumlanır. Yaprakları ise kitaba, deftere, mecmu’aya, mushafa (Kur’an sayfasına) benzetilir. Tasavvufi şiirlerde ve mesnevilerde Mutlak güzelliğin simgesi ve İlahi aşkın sembolü olarak görülür.

Bülbül: “Karatavukgiller’den sesinin güzelliği ile tanınmış olan ötücü kuş (Luscinia megarhynchos)”,[3] “Nisan ve mayısda erkeği güzel bir sesle öten ma‘uf kuş, ‘andelib, hezar:…”[4] Karatavukgiller familyasından ve göçmen kuşlardan olup küçük (15 ila 17.cm. uzunluğunda) ve ötüşü güzel bir kuştur. Kuzey Afrika ve ve Batı Avrupa’dan Türkistan’a kadar her yerde rastlanır ve kışı güneyde, Afrika’da geçirir. Nisan ve mayıs aylarında kuzeye gelir. Bahçelerde, alçakta yuva yapar. Pek çok türü vardır. Doğu edebiyatlarında, yaygın olarak da Fars ve Türk edebiyatlarında bülbülün gülle birlikte anıldığı ve gül bahsinin geçtiği yerlerde bülbülün de anıldığı görülür. O, gülün terane- perdazı (makamla şarkı söyleyeni) ve gül bahçesinin hoş avazı (güzel sesli olanı)’dır. Gülün açtığı ve yaz aylarında yuvasını gül bahçesinde yapar ve gece-gündüz öterek gülşen ehlini güzel sesiyle kendinden geçirir. Bülbülün gülşendeki ötüşü güle karşı duyduğu içten ve samimi bir aşkın göstergesi olarak yorumlanmış, bülbül sadık aşık, gül de ma’şuk (sevgili) olarak nitelenmiştir. “Aralarındaki bu ilişki mecazi aşk olarak kabul edilmiş, gülün aşkı ile tutuştuğu için “şeyda” (çılgın), “zar” (ağlayıp inleyen) sıfatları verilmiştir.”[5]

Temanın Türk Edebiyatı’nda Kullanılışı:

Gül ve bülbül Türk Edebiyâtı’nda çok kullanılan bir temadır. Geçmiş devirlerden başlayarak şiir, mani, atasözü, hikâye, masal v.b. edebi ürünlerin konusunu teşkil eden temanın edebiyattaki izlerini, Anadolu sahasında onüçüncü yüzyıla kadar sürebilmekteyiz. Bu yüzyıldan önceki devirlerde yazılan Dîvânü Lugati’t-Türk, Kutadgu Bilig ve Atabetü’l-Hakâyık’ta-Kutadgu Bilig’de bir-iki yerde geçen gülef (gül-âb) kelimesinin dışında-temayla ilgili bir ifadeye rastlanmamaktadır. Edebiyattaki izine onüçüncü yüzyılda rastladığımız gül ve bülbülün, ondört ve onbeşinci yüzyıllardan itibaren mısra, beyit ve şiirden eser seviyesine kadar yükseldiğine ve geniş bir boyuttta işlendiğine tanık olmaktayız.

Anadolu sahasında 13. yüzyıla kadar izini sürdüğümüz temanın, başlangıçta Türk Edebiyatı’nda beyit ve şiirlere konu olduğunu söyleyebiliriz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye ait olduğunu sandığımız Bülbül-nâme adlı küçük bir mesnevi ise, Anadolu sahasında yazılan gül-bülbül konulu ilk eserdir. Mevlânâ’ya ait olduğunu sandığımız 55 beyitlik Bülbül-nâme,[6] aruzun Remel bahrinin fâ’ilâtün, fâ’ilâtün, fâ’ilün kalıbıyla yazılmış olup diğer eserleri gibi Farsça kaleme alınmıştır. Bülbül-nâme-i Hazret-i Mevlânâ başlığını taşıyan mesnevide Celâleddîn-i Rûmî isminin anılmamış olması, Mevlânâ’ya ait olup-olmadığı konusunda şüpheye açıktır. Ancak, mesnevinin

Şems-i Tebrîzî ez-û dâdî nişân                (Bütün mü’minler ordusunun başını çeken
Ân ki be-ser-hayl-i cümle mü’minân         (Şems-i Tebrîzî bunu anlatmak istiyordu.)

şeklindeki, Şems-i Tebrîzî’yi bütün mü’minler ordusunun başı ilan eden son beyti bizim için önemlidir. Mevlânâ ile Şems-i Tebrîzî arasındaki yakınlık dikkate alınırsa, son beyitteki söylemin Bülbül-nâme’nin Mevlânâ’ya ait olabileceğini güçlü bir olasılık haline getirdiğini söyleyebiliriz. Gül ve bülbülün kahraman olarak kullanıldığı mesneviden anlaşılan: Şairin amacının gül-bülbül kıssası yazmak değil, kahraman olarak gül ve bülbülü de kahramanlar arasına kattığı mesnevide okuyucuya ahlaki ve felsefi düşüncelerini aktarmak olduğudur.

Mevlânâ’nın ismi şimdiye kadar duyulmamış olan Bülbül-nâme adlı mesnevisinin tamamı gül ve bülbül temasına odaklanmamıştır. Sonundaki Temmet: sene 66 zilhicce 24 kaydından yazılış tarihinin H.666-Mevlânâ’nın ölüm tarihinin H.672-673/M. 1273 olduğunu hatırlarsak-olduğunu sandığımız Bülbül-nâme 55 beyitlik hacmine rağmen zengin bir olay örgüsünü ihtiva etmektedir. Kahramanlardan gül ve bülbül mesnevinin baş tarafındaki ilk 18 beyitte, bu 18 beyit içerisinde de 4 ilâ 18. beyitler arasında bahis konusu edilmişlerdir. Mesnevinin tamamının üçte biri kadar tutan bu kısımdan sonra gül ile bülbülün adları zikredilmez. Her ikisinin de, ölümleriyle birlikte 18. beyitten i’tibaren konu haricinde kalışlarına şahit oluruz. Fakat onların ölümlerinin mesnevinin akışında bir durgunluğa veya kopukluğa yolaçtığı söylenemez. Küçük hacmine karşılık mesnevi 18. beyitten sonra farklı olaylarla sürüp gider. Mesnevi boyunca değişen olaylar, birinin sonucunun diğerinin sebebi olduğu bir olay zincirinin halkalarını oluştururlar. Olayların sürekli değişmesi, mesnevide bir bütünlüğün olmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Tamamının okunmasından Bülbül-nâme’-de bir bütünlük olduğu hemen sezilir. Bu bütünlük, gül ve bülbül teması etrafında değil, konu birliği etrafında oluşmuş bir bütünlüktür. İyilik yapan iyilik, kötülük yapan da kötülük bulur anafikrini işlendiği mesnevide bütünlüğü sağlayan, beş kez yinelenen “İyiliğe iyilik, kötülüğe de kötülük ulaşır” ifadesidir. Gül ve bülbül de, konu bütünlüğü etrafında kaleme alınmış bu ahlakî ve öğretici mesnevide olayların akışına katkıda bulunan birer kahraman konumundadırlar.

XIII. yüzyılda yazıldığını sandığımız ve Mevlânâ adına kayıtlı olan bu Bülbül-nâme’den sonra, Anadolu sahasında Hikâye-i Bülbül-nâme ile Bülbül-nâme adlı bir mesnevi vücuda getirilmiştir. Bunlardan ilkinin, Hikâye-i Bülbül-nâme’nin yazarı belli değildir. İkincisi ise Rifâ’î adlı bir şâire aittir.

Ebû ‘Alî Sînâ ve Hâtem-i Tâî Hikâyesi ile birlikte basılmış bulunan Hikâye-i Bülbül-nâme,[7] konu i’tibarıyla ‘Attâr’a atfedilen Bülbül-nâme’nin genişletilmiş, mensur bir çevirisi şeklindedir. Hikâye’nin yazarı hakkında her hangi bir bilgi mevcut değildir. Düşüncemiz, ‘Attâr’a atfolunan Bülbül-nâme’nin Anadolu sahasında ya ağızdan ağıza anlatmalarla genişlediği ve sonraki devirlerde yazıya geçirildiği, ya da Bülbül-nâme’yi esas alan birileri tarafından hikayeleştirildiği, fakat daha sonraları yazarının adının unutulduğu şeklindedir.

Hikâye-i Bülbül-nâme’nin konusu, ‘Attâr’a atfedilen Bülbül-nâme’de olduğu gibi kuşlarla bülbül arasında geçen olaylar etrafında oluşmuştur. Bülbülün gül bahçesinde, güle karşı hoş sesiyle ötüşünden rahatsız olan kuşların, onu Hz. Süleyman’a şikâyet etmeleriyle başlayan olaylar zincirinde bülbül aşkta samimiyeti, doğruluğu ve dürüstlüğü; şikâyetçi kuşlar ise kıskançlığı, çekememezliği ve kötülüğü temsil ederler. Hz. Süleymân’ın âdil hükümdar ve yargıç konumunda olduğu Hikâye’de, kuşların şikâyeti üzerine Hz. Süleymân tarafından divâna getirilen bülbül başarılı bir savunma yapar. Şikayetçi kuşlara verdiği ma’kûl cevaplarla suçsuzluğunu ıspatlamağa çalışır. Kahraman kadrosunun Attâr’a atfedilen Bülbül-nâme’deki kadrodan daha geniş olduğu Hikâye’nin, hangi devir ürünü olduğu da belirgin değildir. Kahramanların konuşmalarından bir halk metni olduğu anlaşılan Hikâye’nin dil özelliklerinden yola çıkarak dönemi hakkında bir tahminde bulunmak gerçeği yansıtmayabilir. Hikâye metninin tamamının harekeli oluşu ve imladaki tutarsızlıklar (doğu dillerinden geçmiş olan kelime ve terkiplerin yazılışındaki tutarsızlıklar, Türkçe bazı eklerin ve ifadelerin Eski Anadolu Türkçesi devresinden sonra pek kullanılmamış olmaları), Hikâyenin 14. yüzyılın sonları veya 15. yüzyıl ürünü olabile-ceğini düşündürmektedir.

Hikâye’nin bu yüzyıllar ürünü olduğu yolundaki kanaatimizde, bir arada bulunduğu Ebû ‘Alî Sînâ ve Hâtem-i Tâî gibi hikâyeler ile Dede Korkut Hikâyeleri’nin 15. yüzyılda yazıya geçirilmiş olmalarının etkisi olduğunu söyleyebiliriz.

Hikâye-i Bülbül-nâme ile yakın devirde yazıldığını sandığımız diğer bir eser Rifâ’î’nin Bülbül- nâme’sidir.[8] Paris Milli Kütüphânesi, Farsça Yazmalar Bölümü’nde, 7 (A.F.2147) numaradaki bir mecmua içeri-sinde bulunan Rifâ’î’nin Bülbül-nâme’si, Doç. Dr. Hüseyin AYAN tarafından bulunarak 1981 yılında ilim âlemine tanıtılmıştır.

Bülbül-nâme’nin bilinen tek nüshası da Paris Milli Kütüphanesi’ndeki bu mecmua içerisinde, 196b-209a arasındaki nüshadır. Mesnevi nazım şekliyle yazılmış olan eser, aruzun Hezec bahrinin Mefâ’îlün, mefâ’îlün, fe’ûlün kalıbıyla yazılmıştır. Yazıldığı devir hakkında mesnevi’de ve başka kaynaklarda her hangi bir bilgiye rastlayamadığımız Bülbül-nâme’yi, eserde kullanılan Eski Anadolu Türkçesi dil özelliklerine istinaden (gelecek zaman eki olarak kullanılan-ısar,-iser; olısarsın, idisersin, ikinci teklik şahıs emir eki olarak kullanılan-gıl,-gil; digil, eylegil, olgıl v.b., gerundium veya zarf-fiil olarak kullanılan-uban,-üben; idüben, susayuban, oluban v.b.) 14 veya 15. yüzyıllar (ağırlıklı olarak da 15. yüzyıl) ürünü olarak kabul edebiliriz. (Mesnevi’yi bulan Hüseyin Ayan da, dil özelliklerinden hareketle onun 15. yüzyıla yakın bir devirde yazılmış olabileceği görüşündededir.) Şâirinin mahlasının Rifâ’î olduğu mesnevi boyunca söylenmiş olan 20 gazel ve bir kasidenin mahlas beyitlerinden anlaşılmaktadır. Hayatı hakkında ise kaynaklarda herhangi bir bilgiye rastlanamamıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al