TÜRK DÜŞÜNCE TARİHİNDE SELÇUKLULAR DEVRİNİN YERİ VE ÖNEMİ

TÜRK DÜŞÜNCE TARİHİNDE SELÇUKLULAR DEVRİNİN YERİ VE ÖNEMİ

Giriş

Selçukluların Gaznelilere karşı kazandıkları Dandanakan Meydan Savaşı (432/1040) sonunda kurulan imparatorluk, (552/1157) yılında sona ermiştir. İmparatorluğun mekan içindeki sınırları, doğuda Balkaş Gölü ve Tarım havzası; batıda Ege ve Akdeniz sahilleri; kuzeyde Aral ve Hazar Gölü ile Kafkasya ve Karadeniz kıyıları; güneyde ise Umman Denizi’ne kadar uzanan bir genişliğe sahipti. Siyasi arenada ise, tarih sahnesine çıkışları; Horasan’a gelişleri ve ilk devlet düzeninin kurulması; İstiklal savaşları, fütuhatlar ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulması dönemlerini kapsar. Daha sonra parçalanan imparatorluktan Kirmân, Suriye ve Anadolu Selçuklu Devletleri teşekkül etmiştir.

Selçuklular, Müslüman olan Türk toplumunun, yeni dini değerlere samimi olarak sarılması yanında, Türk gelenek ve töresini devam ettiren tarihi büyük bir topluluktur. Bu anlamda onlar, İslam öncesi Tek Tanrı inancının oluşturduğu ılıman bir yaklaşımla yeni dini anlayışlarını kendi töreleri çerçevesinde değerlendiren, Arap ve Fars kültürünün etkisini henüz özümsememiş, samimi, ciddi ve gayretli insanlardı.

Selçuklular tarihiyle ilgili olarak o dönemde kendilerine ait tarihçilerin olmaması ve yıkılış sonrası yazılan tarih eserlerinin de zayıf bulunması yanında, orijinal kaynakların kaybolması veya mevcut olanların da tamamen neşredilmemiş olması, bu dönemin yeterince doğru olarak incelenmesine ve yansıtılmasına engel olmaktadır.[1] Bu bağlamda Alman müsteşrik Nöldeke gibi bazı Batılı bilginlerin Selçuklular hakkında söylemlerindeki ön yargılı yaklaşımı göz önüne almak durumunda olduğumuz gibi, Rus müsteşrik G. Barthold’de olduğu gibi yeterli kaynaklara ulaşamama ihtimalini de değerlendirmek zorundayız.

Öte yandan Selçuklu devletleri tarafından ortaya konulan kültür ve sanat hazinelerinin Moğollar tarafından tahrip edilmesi, bu dönemin yeterince doğru olarak incelenmesinde en büyük engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira Moğollar, Selçuklu sanat eserlerinin birçoğunu tahrip edip yok ettikleri gibi, o devrenin kültür seviyesini yansıtan ilmî eserleri de, kütüphanelerin yıkılma ve yakılması suretiyle, ortadan kaldırmışlardır. Bu bağlamdan olarak Kirmân Selçuklu meliklerinden I. Muhammed’in yerine geçen Tuğrul-şâh’ın (551-566/1156-1170) imar faaliyetlerinde bulunduğu hakkında geç devir kaynakları bazı kayıtlarda bulunmuşlarsa da, bunların ne tür eserler olduğu konusunda bir bilgimiz bulunmamaktadır. Nitekim Kadı Gaffârî ve Ahmed Ali Hân Vezîrî gibi tarihçiler, onun ve devlet adamlarının Belucistân gibi yerlerde başta imaret ve hayır eserleri olmak üzere, bayındırlık faaliyetlerinin çok olduğunu belirtmektedir.[2] Bütün bunlardan sanat tarihi incelemelerinin, siyasi tarih araştırmalarından daha zor olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle biz Selçuklular döneminin daha çok fikir ve düşünce özgürlüğü konusuna ağırlık verdik. Zira hür düşünce ve teşebbüse önem veren devlet ve milletlerin, medeniyet ve kültür harikaları ortaya koyacakları şüphesizdir.

A. Selçuklular Devrinde İlmî Hayat

İslam öncesi Göktürklerin Tek Tanrı inancına sahip oldukları bilinen bir husustur. İnançlarını ve dinî görevlerini günlük yaşama da indirgeyen Göktürkler, beşinci ayda kutlanan millî ve dinî bayramlarında Tanrı’ya çok miktarda koyun ve at kurban eder; kımız içer, şarkı söylerlerdi. Yine onlar savaşa çıkacakları zaman tapınaklarında dua ederlerdi. Bu tür bayram ve ayinlerde Kam (Şaman) dua ve dini müziği idare ederdi. Öte yandan Göktürk hakanları VI. asırda Çin imparatorlarına yazdıkları mektuplarında kendilerini “Tanrı tarafından gönderilmiş Büyük Göktürklerin Hakanı” gibi ifadeler kullanmak suretiyle kendi halkına dinî-manevî bir boyut kazandırmaktaydılar.[3]

Sosyal hayatın temel unsuru olan dini değerler, Müslüman olan Türklerde gereken yerini bulmuştur. Bu durum bizzat sultanların benimseme ve teşvikiyle olduğu gibi halk bazında da kendisini göstermiştir. Nitekim Selçuklu sultanları siyasî kudretin simgesi olan saray yapmaya özen göstermenin yanında, ilmin ve ibadetin temsil edildiği camilerin yapımına da ayrı bir önem veriyorlardı. Bu bağlamdan olarak Tuğrul Bey’in “Kendime bir köşk yapıp da yanında bir cami inşa etmezsem, Allah’tan utanırım” şeklindeki sözü tarihe mal olmuştur. Selçuklu sultanlarının bu dinî tutumlarının bir ifadesi olarak, topraklarındaki bilginlere büyük saygı göstermişler, onları korumuşlar ve desteklemişlerdir. Hatta bu alanda herhangi bir ayırım yapmayarak, Hıristiyan bilginlerini dahi himaye etmişlerdir.

Sultanların bu tavrının ürünü olarak Selçuklu İmparatorluğu döneminde fıkıh, tefsir, hadis ve kelâm gibi din bilimleri dalında önemli bilginler yetişmiştir. Bunların yazmış oldukları eserler, İslâmî düşüncenin oluşumunda önemli roller oynamıştır. Bu konuda verilebilecek en önemli örnek tasavvuf ve kelâmda çığır açan Gazzâlî’dir. Nitekim onun, başta kelâm ve tasavvufî eserleri, yüzyıllarca ulema ve halkın elinde gezmiştir. Selçuklular döneminde yetişen ve İslamî ilim alanında söz sahibi olmuş din bilginlerinin bazıları şunlardır:

Kelâm: Eş’arî kelamının öncülerinden olan İmamü’l-Haremeyn el-Cüveynî; düşünce akımları ve itikadî mezhepler hakkındaki eseriyle meşhur olan Muhammed eş-Şehristânî; Selef düşüncesinin belli başlı simalarından olan İbnü’l-Cevzî, Mu’tezile kelâmının önde gelen temsilcilerinden ve Keşşâf adlı tefsir sahibi Zemahşerî; kelâmın önemli simalarından olan Ali b. Zeyd el-Beyhakî.

Tasavvuf: Meşhur mutasavvıf ve er-Risâle sahibi Ebü’l-Kasım Kuşeyrî; Ebû İshak eş-Şirâzî ve Abdullah el-Ensârî gibi şahsiyetler anılabilir.

Öte yandan ünlü Türk bilgini ve Nizâmiye müderrislerinden Şâfiî âlimi Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed eş-Şâşî (ö. 507/1113) Ebü’l-Abbas Fazl b. Muhammed Lukerî, Ebû Tâhir Tabesî, Ebû Said el-Gânimî, Ebû Said Funduvercî, Ferid Gîlânî, Zeynüddin es-Sâvî, Abdurrahman el-Hâzinî, Abdürrezzak Türkî el-İlâkî, Mahmud Harizmî ve Serahsî gibi alimler, bu ortamda yaşamış önemli simalardandır.[4]

Dönemin meşhur kültür merkezlerinden olan ve Selçuklular tarihi açısından dikkat çekici bir konumda bulunan Kirmân bölgesi de, bu alanda ünlü bilginler yetiştirmiştir. Sultan Muhammed ilim öğrenmeye yönelik faaliyetlere önem verirdi ve hatta bu alanda teşvik mahiyetinde önemli ödüller dağıtırdı. Bu dönemde bin kadar fakîh ve bilgin yetişmiştir.[5] Bunlar arasında önde gelen simalar olarak, Efdalüddin,[6] Şafiî bilginlerinden İmam Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail Nîşâbûrî (ö. 544/1149-50), İsmail b. Ahmed Nîşâbûrî (ö. 532/1138), Hanefî alimi Rüknüddin Ebü’l-Fazl Abdurrahman b. Muhammed Kirmânî (ö. 543/1148), tasavvuf büyüklerinden Ebü’l-Hüseyin Kutbü’l- Evliya Şeyh Cemalüddin Ahmed, Melik II. Arslan-şah döneminde yaşayan Kıdvetü’l-evliya Şeyh Muhammed Arif, Melik I. Muhammed döneminde yaşayan ve “Melikü’l-ulemâ” olarak tanınan Şerefüddin Mesud b. Aziz, Şeyh Şemsüddin Mübarek Gâzur, kendisinden aynı zamanda Şeyhü’l- İslam olarak da bahsedilen Şeyh Burhanüddin Ebû Nasr Ahmed el-Kûbanânî ve Kadı Ebü’l-Alâ Ali b. Ebi’l-Kasım Ali Sam’ânî (ö. 5/XI. yüzyılın II. yarısı) gibi alimleri anabiliriz.[7]

Alimleri koruyarak ve kollayarak ilme önem verdiğini gösteren Selçuklu sultanlarının, kendilerinden de edebi nitelikli bazı şiirler rivayet edilmiştir.[8] Bu bağlamdan olarak Selçuklu Türklerinde halk ve saraydakiler Türkçe konuşmakla birlikte, bilim dili Arapça, edebiyat dili olarak da Farsça kullanılıyordu. Bu nedenle saray mensupları daha çok bu dilde şiir yazmış veya söylemişlerdir. Sözgelimi Sultan Melikşah ve Sencer’in Farsça şiirleri olduğu nakledilmektedir.[9] Öte yandan Muciriddin Belakanî, Esîrüddin Ebü’l-Fazl Muhammed b. Tahir Ahsikesî, Nizâmî, Fahrüddin Gürgânî, Lami’î Gürcânî Sabîr ve Enverî gibi birçok Fars edebiyatçısı Selçuklu saraylarında yetişmiştir. Mensubiyetlerinden dolayı din dili olarak Arapçaya ve coğrafi faktör itibarıyla da Farsçaya saygıda kusur etmeyen Selçuklular, kendi dillerini de ihmal etmeyerek, hakim oldukları Türkistan, Harizm, Azerbaycan, Anadolu, Horasan, Afganistan, İran, Irak, Suriye ve Mısır gibi bölgelerde Türkçenin kullanılmasını yaygınlaştırmışlardır. Nitekim Mubarek-Şah, “Arapçadan sonra Türkçe kadar güzel ve heybetli bir dil olmadığını” söylerken İslam dünyasında Türkçenin ne kadar önem kazandığını anlatmaktadır.[10]

İlim öğrenme ve öğretme yerinin okul olduğu bilincine varan Selçukluların kurduğu ilk medrese, Tuğrul Bey zamanında Nişâpûr’da gerçekleşmiştir. Ancak ülkenin her tarafında bu okulların yaygınlaşması Alp Arslan dönemine rastlar. Nitekim cami köşelerinden ders veren bilginler ve onların öğrencileri için vakıf suretiyle yapılan ilk medrese olarak, Bağdat’taki Nizâmiye’yi gösterebiliriz (459/1067).[11] Bu yapı örnek alınarak devletin ileri gelenlerinden ilme meyli bulunanlar, ülkenin çeşitli yerlerinde medrese yapımına girişmişlerdir. Bağdat’tan sonra Isfahan, Rey, Nişâpûr, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul ve Amûl gibi yerleşim merkezlerinde kurulan ilk medreseler de Nizâmiye adını almışlardır.[12] Selçuklular döneminde ilim ve alimlerin himayesi medreseler aracılığıyla olmuştur. Hocalara ücret verilmesi yanında öğrencilerin yemek, içmek ve barınaklarının ücretsiz olması, ulema çevresinin de devlete sahip çıkmasına yol açmıştır. Bu bağlamda Selçukluların din adamlarına karşı davranış ve tutumları kendilerinden önceki zamanlara göre çok farklı olmuştur. Onlar din adamlarına daha çok cömert davranarak onları himaye etmişlerdir. Bunun sonucu olarak da, binlerce bilgin mevcut devleti desteklemişlerdir. Selçuklulardaki bu anlayış sonraki dönemlerde de süreklilik arz etmiştir. Nitekim Kirmân Selçuklularından Melik I. Muhammed de yaptırdığı medreselere büyük vakıflar tahsis etmiştir.[13]

Medreselerde farklı mezheplere mensup bilginler görev yapıyordu. Buna, Bağdat’ta 631/1234 yılında açılan Mustansiriyye Medresesi en güzel örnek olarak gösterilebilir. Bu dönemlerde Basra’da kurulan tıp medresesinde Kutbeddin Şîrâzî (634-711/1236-1311) İbn Sinâ’nın el-Kânûn ve eş-Şifâ’sını ve Zemahşerî’nin el-Keşşâf’ını okutuyordu.[14]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ