TÜRK DÜNYASINDA KÜLTÜREL ASİMİLASYON POLİTİKALARI

Turan CAN

Yazarın şu ana kadar yazılmış 28 makalesi bulunuyor.

Turan_Can014

GİRİŞ

Türk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazanmalarının onuncu yılını kutlamaktadırlar. Orta Asya Türk cumhuriyetleri, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında hiç beklenilmediği bir zamanda, bağımsızlıklarını kazanmış bulunmaktalar. Orta Asya Türk cumhuriyetleri bu bağımsızlığa hazırlıksız yakalanmışlardır. Bağımsızlığın şafağındaki şaşkınlığı on yıl zarfında üzerlerinden yavaş da olsa atmaya, şaşkınlıktan sıyrılmaya çalışmaktadırlar. Bağımsızlıktan sonra bugün yaşanılan gerçeklerle yüz yüze kaldıklarında birinci derecede milletleşme ve kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi başlamış bulunmaktadır. Milletleşme sürecini henüz hiçbir Orta Asya Türk cumhuriyeti istenilen seviyeye getirememiştir. Bu on yıllık zaman içerisinde getirmeleri de beklenmemeli. Çünkü, kolay değil. Tam 74 yıllık bir esaretten sonra önemli olan emin adımlarla sağlam ve sağlıklı olarak bu safhayı tamamlamak, çünkü Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde ve Türk topluluklarında sadece kültürel asimilâsyon yapılmamış ekonomik, siyasal, sosyal ve stratejik olarak da asimilâsyona tâbi tutulmuşlardır. Biz konumuz olan kültürel asimilâsyondan bahsedeceğiz.

Bu çalışmamızda “Türk” adının ne anlama geldiğine, Türk adından ne anlaşıldığına bir bakalım. “Türk” adını soy “ırk” adı olarak kullanacağız. Türk kelimesi hakkındaki görüşler, daha doğrusu bu kelimeye verilen mânâ meselesinde Türkiye ile bunun dışındaki ülkelerde değişik mülahazalar mevcuttur. Türkiye’de ilmî görüşe göre Türk veya eski söyleniş şekliyle “Türük” kelimesi dar manasıyla aldığımızda, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan T.C. vatandaşı olan topluluk için kullanılmaktadır. Ve genelde bu topluluk devletin resmî dili de olan Türkçeyi kullanmaktadır. Bu kelime daha geniş bir manada kullanıldığında ise; dünyadaki bütün Türk soylulara teşmil edilmektedir, yani başka bir ifade ile bu soydan gelen bir Türk dünyanın hangi ülkesinde, isterse Çin’de, isterse Amerika’da olsun nerde yaşarsa yaşasın Türkiye’de Türk diye kabul edilmektedir. Bu adla adlandırılmaktadır. Türk kelimesinin bu şekilde kullanılması soy birliğini belirtmeye yaramaktadır. Bu şekliyle Türk kelimesi hem milliyeti hem de ırkıyeti yani soy mensubiyetini belirtmektedir. Kelimenin bu şekilde yorumlanması ise bütün Türklerin ancak soy yönünden de birleştirici bir faktör olarak kabulüne yol açmaktadır.[1]

Bugün Türkiye’nin dışında yaşayan Türkler bulundukları coğrafî bölge, yaşadıkları siyasî sistem , bazılarının Türkiye ile asırlardan beri olan kopuklukları, bu şartlar içinde geliştirdikleri yazılı edebiyat ve hatta zamanın akışı içinde gelişen ve değişen örf ve âdetler sebebiyle kendilerine has özellikler gösterirler. İşte bu çeşitli faktörler genelde Türkiye dışındakilerin kendilerini Türk diye adlandırmayarak kendi boylarının adını millet adı olarak almalarına sebep olmuştur. Onlar Türk adını Türkiye’de yaşayan Türklere has olarak kabul etmişler ve etmek zorunda bırakılmışlardır. Bir Özbek, bir Kazak, bir Tatar veya Azerî önce boy ve kabile adını söyler. Kabile ve boy adının kendi milletinin adı olduğunu sanır.[2] Çünkü 1917 Rus İhtilâli Özbek, Kazak, Tatar, Türkmen, Azerî, Kırgız boy adlarının yaygın bir şekilde kullanılmasını istemiştir. Bu boyların soy birliği olan Türk kelimesini lügatlerden silmek için olağanüstü çaba sarf etmişlerdir. Bunda da başarılı oldukları söylenebilir. Tabiî kültürel asimilâsyonu gerçekleştirmek için çeşitli metotlar uygulamaya konulmuştur. Sovyetler Birliği, bunların en önemlisi olan kültür ve eğitim ile çok oynamıştır. Türk topluluklarının birbirleriyle bağlarının kesilmesi, birbirlerini tanımamaları için önce eğitim ve alfabe ile işe başlamıştır.

Sovyetler, iki uzmanın metodundan yararlanmışlardır: Prof. Khun ve Prof. İlminski. Çarlık döneminde (1822-1891) yaşamış olan İlminski’nin ölümünden sonra Khun[3] Türklerin asimilâsyonu konusundaki projelerini daha da geliştirdi. Sovyetler, Khun vasıtasıyla Türkler arasındaki birlik ve beraberlik duygusunu yıkabilmek için yeni bir çalışma yürütmeye başlamışlardır. Khun önderliğinde oluşturulan bir komisyon Türk boylarını ayrı milletler ve bunların şivelerinin de bağımsız diller olduğunu delilleri ile ortaya koymaya çalışmıştır. Ayrıca Türk lehçelerini ayrı bir dil olarak kullanabilmeleri için Rusça deyimler ve bazı teknik terimler de katmışlardır. Yalnız Sovyetlerin bu faaliyetleri çok geçmeden Türk aydınlarını Türkçeyi savunmaya yöneltmiştir. Bu da Soyvet Rusya’yı başka arayışlara itmiştir. Bunun sonucu Sovyetler bütün okullarda Rusça öğrenimini zorunlu hâle getirmiştir.[4] Ayrıca Sovyet yönetimi bütün propaganda araçlarını kullanarak kültürel asimilâsyonu gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu arada Türk dünyasında birlik ve beraberliğe gitmese de aydınlanma ve millî şuurlanma çalışmaları da başlamıştır. Bu çalışmalardan bazılarını burada zikredelim.

Asya Türklüğünün millî uyanış düşünürlerinden olan Abdünnasır Kursavî (1771-1812) Kazanlıdır. Gaspıralı’dan bir asır öncedir. Türk dünyasının aydınlanması için seferber olan bilge lider İsmail Gaspıralı’nın hizmetleri ve çabası takdire şayandır. Bu çabalarından bazıları eğitim reformu, dil ve kültür alanında Türklerin birleşmeleri, millet hâline gelmelerinin sağlanmasıdır. Türklerin dilde, fikirde ve işte birlik prensibiyle hareket etmesini istiyordu. Ancak o zaman Türk dünyasının siyasî, ekonomik ve kültürel alanda istedikleri konuma gelebileceklerine inanıyordu. Anadolu Türklerinin derlenip toparlanmasında, birliğinin tesisinde ünlü düşünür Ziya Gökalp büyük rol oynamıştır. İhtimal ki bizde de istikbâlde Türkçülüğün iktisadî ve siyasî merhaleleri başlayacaktır. Fakat bugün Türkçülüğün yegâne gayesi harsî birlikten ibarettir. Binaenaleyh bugün hiçbir Türkçü, Kafkas Azerbaycan’ını, Kırım’ı yahut diğer bir Türk ülkesini memleketimize ilhak tasavvurunda değildir. Türkçülerin bu ülkeler hakkındaki temennisi bunların müstakil devletler hâlini alarak tam bir istiklâle nail olmalarıdır.[5]

Anadolu Türklerinin derlenip toparlanmasında, birliğinin tesisinde büyük lider Atatürk’ün dehası ve ufkunun genişliği, aydın ve entelektüelinin etrafına toplanması, kaybolmaya yüz tutmuş millî şuuru şahlandırması, Türklüğe ve Türk dünyasına ve mazlum milletlere ışık ve rehber olması için Türk dünyasında bir kültür birliği meydana getirmek arzusu ve kararındaydı. Tıpkı Gaspıralı İsmail Beyin yapmaya çalıştığı gibi. Türk dünyasının aydınlanmasında yukarıda saydığımız aydın ve liderin dışında daha birçok Türk aydını ve entellektüeli çaba sarfetmiştir. Bunlardan Ali Merdan Topçubaşı, Yusuf Akçura, Sadri Maksudî Arsal, Fatih Kerimî, Hüseyin Zade Ali Bey, Zeki Velidî Togan ve daha isimlerini sayamadığımız Türk aydınları. Ocaklardan Türk Derneği ve Türk Ocağı, dergilerden Yeni Hayat ve Türk Yurdu, Türk dünyasının aydınlanmasında büyük gayretler sarf etmişlerdir. Önemli hizmetler görmüşlerdir.

Bazı özel sebeplerden dolayı Türk dünyası 20. yüzyıl başında istenilen birlik ve beraberliği sağlayamamıştır. Sadece Türk dünyası değil, İslâm dünyası da birlik ve beraberliği sağlayamamıştır. Birlik ve beraberliğin sağlanması için birçok çaba sarf edilmiştir. Bugün ise, Türk dünyasının birlik ve beraberliği için çaba sarf edilmeli, oluşan dünya konjoktürünü iyi değerlendirmeli, bu fırsatı ve şansı iyi kullanmalı. Soyağacına bir göz atacak olursak örf ve âdetler kısmen değişikliğe uğrasa bile, şeklen birbirinden ayrı olsa bile kalben bir olan Azerî, Türkmen, Kazak, Kırgız, Tuva, Altay, Balkar, Karayim, Kumuk, Kırım, Nogay, Tıva, Yakut, Saha, Kaşkay ve Ahıska Türkleri hepsi Türklük çınarının dalları, hepsi Türklüğün şerefli mensuplarıdır. İnancımız odur ki, Türk dünyası ve Türk toplulukları en kısa zamanda eğitim, kültür ve ekonomi sorunları hâllolmuş demokratik ve lâik, refah düzeyi gelişmiş dünya milletleri içinde hak ettikleri şerefli yerlerini almaları, gelişmiş topluluklar seviyesine yükselmeleri için Türk dünyası ve Türk toplulukları eski alışkanlıkları olan boy ve kabilecilikten sıyrılmalı, Türk’ü üst kimlik olarak almalıdır. Birbirleri arasında birlik ve beraberlik sağlayarak feodal yapıyı kırmış, ilimde, fende, sanatta ilerlemiş, dünyaya açık toplumlar olduklarını göstermelidir. İnsanları kültürel kalkınmanın, şehirleşmenin ve eğitimin gelişmesiyle mahallîlikten millîliğe sosyolojik deyimle, milletleşmeye yönelmelidir.

SONUÇ

Türk cumhuriyetlerinde ve Türk topluluklarında milletleşme süreci tamamlanmamıştır. Bu sürecin tamamlanmasına çalışılmalıdır. Demokratikleşme ve milletleşme sürecine her Türk topluluğunun katkıda bulunması gerekir. Bu topluluklar, aşiretten, boydan ve kabilecilikten süratle sıyrılıp milletleşme kimliğine kavuşmalıdır. Türklük ve millî şuur, demokratikleşme geliştikçe Türk cumhuriyetlerinin önündeki engellerin de aşılacağına inancımız tamdır. Yeter ki, geçmişten ders çıkartarak geleceğe daha güvenle ve daha sağlam olarak bakabilmeli. Orta Asya ve Türk cumhuriyetlerinde ve Türk topluluklarında yaşayan Türk dünyasının farklı ve özel coğrafî alan kabile ve boy isimleriyle anılan Türk dünyası, şanlı Türk dünyası üzerine şu değerlerini bina etmelidir. Barış, sevgi, kardeşlik, hoşgörü. Bunlar, Türk dünyasının ideali olmalıdır. İşte o zaman 21. asır Türk asrı olacaktır.

Turan CAN


Dipnotlar :

[1] Prof. Nadir Devlet, Doğuştan günümüze büyük İslâm tarihi ek cilt, İstanbul 1993, ss. 18.19.
[2] Dr. Alaaddin Yalçınkaya, Yetmiş yıllık kriz, İstanbul 1999, ss.207.
[3] İlhan Uludağ, Sovyetler Birliği sonrası bağımsız Türk cumhuriyetleri ve Türk gruplarının sosyo-ekonomik analizi Türkiye ile ilişkileri TOOB İstanbul, 1992 ss.93-94.
[4] V. Musabay, İdil Ural Türkleri dil ve yazılarının Soyvetleştirilmesi ve Ruslaştırılması, Dergi sayı 15 (1959) ss. 56.
[5] Bayur, Türk İnkılâp Tarihi, cilt 4, ss. 409.
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Türk dünyasında yaşananları yazmanız bir bakımdan çok güzel oldu şimdi ve şimden sonra yetişen nesil geçmişlini tarihte olup bitenleri görsün

    1. Hüseyin Güntekin dedi ki:

      Ben bu sebeple Bu kitabı yazmayı düşündüm gelecek nesil görsün geçmişini

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al