TÜRK DÜNYASINDA HAT SANATI

TÜRK DÜNYASINDA HAT SANATI

Hat sanatı veya hattatlık, İslâm güzel sanatlarının cazip bölümlerinden biridir. İslâm yazısı, Atlas Okyanusu’ndan Endonezya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafî sahada yaşayan Müslüman milletler tarafından kullanılan ve kökü, M.Ö. VI. yüzyılda kuzeybatı Arabistan’da bugünkü Ürdün ve Filistin topraklarında görülen Arap asıllı Nabat adlı bir topluluğun alfabesine dayanır. Bu alfabe veya yazı önce orta ve sonra da bütün Arap kıt’asına yayıldı. Köşeliliği fazla yuvarlaklığı az olan bu yazı, yavaş bir şekilde gelişme göstererek Hz. Peygamber devrinde okunabilir hale gelmeye başladı.

Şüphesiz İslâm’ın gelişi Arap yazısının inkişafında büyük rol oynamıştır. Kur’an-ı Kerim, okuyup yazmaya büyük önem verir. Nitekim Allah’ın insanlığa ilk hitabı “oku” emridir. Bunun gibi yazı vasıtası olan kalem de “okumak” gibi üstün görülmüş ve methedilmiştir. Allah, Kur’an’da Alâk sûresinin (96) 1-5 ayetlerinde şöyle buyuruyor: “Yaratan Allah’ın adıyla oku. O, insanı kan pıhtısından yarattı. Kalemle yazmayı öğreten; insana bilmediğini öğreten, keremi erişilmez mertebede olan Allah’ın adıyla oku.” Hakikaten de Allah’ın birliği inancını yayacak olan en kuvvetli vasıtalardan biri kalemdir. Hz. Peygamber’e ilk vahyolunan bu ayetler, insanlığı yükseltmek hususunda kalemin ne derece önemli bir amil olduğuna işaret ediyor. Gene Kur’an’da Kalem sûresinin (68) birinci ayetinde de “Nun ve’l-kalem ve ma yesterûn” yani “Hokka ile kalemi, kalemle yazdıklarını şahit tutarım ki” ifadesiyle hokka ve kalemin önemi belirtiliyor. Müfessirler Nun’u hokka olarak tefsir etmişlerdir. Hokkadan maksat da içindeki mürekkeptir. Kalemle mürekkep dünyada bilginin yayılmasını temsil etmektedir. Bu iki surenin ehemmiyeti, Müslümanların, vahyin yazılmasında ve Kur’an’ın yazı yoluyla tespit ve yayılmasında gösterdikleri gayretleriyle daha iyi anlaşılır. Şüphesiz bir Müslüman Allah’ın ve Hz. Peygamber’in sözlerini güzel bir yazı ile yazmak ister. Bir sanatkâr’ın yazıya bu gözle bakması kadar tabiî bir şey olamaz.

Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettikten sonra ilk iş olarak yaptığı mescidin sofasını Müslümanların okuma, yazma ve Kur’an öğrenmesine tahsis etti. Hatta, Bedir savaşında esir olup okuma yazma bilen müşriklerin on Müslüman erkeğe yazı öğretmesi halinde bunu kurtuluş fidyesi olarak kabul edeceğini bildirmişti.

Dört Halife devrinde, yazıda pek önemli bir değişiklik olmamasına rağmen o devirden kalmış mahdut sayıdaki bazı vesikalardan az da olsa bir gelişmenin mevcut olduğu görülüyor. Bunlar az sayıda bir takım meskûkât, papirüs ve bir taş kitabeden ibarettir.

Dört Halife devrine ait olduğu söylene gelen mühim vesikalardan biri de ince deri üzerine yazılmış olan Kur’anlar ise de araştırmacılar, bunların ne hattatları ne de tarihleri hususunda birleşebilmişlerdir. Halife Osman ve Ali’ye nispet edilen Kur’anlar onların devrine ait değildir.

Dört Halife devrinde İslâmiyet’in hudutları, yapılan fetihler dolayısıyla Hicaz bölgesinin dışına taşmaya başlayınca yazı, önemli şehirlerde bu yerlerin isimleriyle anılmaya başladı. Önceleri Mekkî ve Medenî adlarıyla anılırken biraz sonra bölgeye nispetle Hicazî; Basra’ya nispetle Basrî unvanını kazandı. 638’de Kûfe şehri kurulduktan ve halife Hz. Ali’nin (35-41/656-661) burayı siyasî, askerî ve ilmî bir merkez haline getirmesinden sonra yazı burada büyük bir gelişmeye mazhar oldu. Bu gelişmede, Irak’ta yaşamakta olan Süryanîler’in san’atlı yazısını ustalıkla yazan ve sonra İslâm’ı kabul eden bu Süryanîler’in aynı mahareti İslâm yazısında da göstermiş olmalarının rolü olduğu düşünülebilir. Nispeten bir disipline girdiği kabul edilen ve bu şehre gelinceye kadar çeşitli isimler kazanan Arap yazısı, bu defa Kûfe şehrine nispetle kûfî (hatt-ı kûfî) adını aldı ve bu tarihten sonra da bu isimle anılmaya başladı. Hatta Kûfî sözü öyle genel bir mânâ kazandı ki Abbâsîler’in ünlü hattatı İbn Mukle’nin (ö.329/940) zamanına kadar olan devre içindeki Mekkî, Medenî vs. gibi çeşitli adlar altında zikrettiğimiz yazıların yerinde kullanıldı. İbn Mukle zamanında artık altı çeşit yazı meydana çıkmış olmasına rağmen kûfî, yalnız tarih sahnesinde adını sürdürmekte kalmadığı gibi, bir süs unsuru olarak ta zamanımıza kadar geldi.

Emevîler, Şam’da hilafeti ilân edip İslâm devletinin başına geçince siyaset ve ilim hayatı da buraya kaydı. Bu sefer de Arap yazısı şâmî adını aldı. Fakat bu, kûfî’den başka bir şey değildi. Kaynakların genellikle kabul ettiklerine göre Emevîler devrinde yetişen Kutbe el-Muharrir adındaki meşhur hattat, kûfî’ye şekil vererek onda değişiklik yapmış ve dört çeşit yazı meydana çıkarmıştır. İbn Nedîm bu yazıların adını vermez; Kalkaşandî yalnız ikisinin, yani celîl ve tûmâr’ın adını anar. C. Huart ise bunların celîl, tûmâr, sülüs ve nesih’ten ibaret olduğunu bildirir. Kutbe’nin herhangi bir yazısı elimizde olmamakla beraber onun kûfî’yi az çok değiştirdiğini ve ondan birkaç yazı çeşidi meydana getirdiğini düşünebiliriz.

Abbâsîler’in (132-661/749-1258) ilk asrında, artık kûfî yazının bünyesinde büyük değişiklik olduğunu ve kendisinden, Aklâm-ı Sitte denilen muhakkak, reyhan (i), sülüs, nesih, tevkî ve rıkâ adında altı çeşit yazının doğmakta olduğuna şahit oluyoruz. Bir asır sonra yani IV/X. yüzyılda ünlü Arap hattatı Bağdatlı İbn Mukle’nin (ö.328/940) yetişmesiyle yazıda yeni bir safha başladı. O, sahip olduğu geometri bilgisi sayesinde altı çeşit yazıya kurallar koydu. Yazının ana ölçülerini tespit etti.

Aklâm-ı Sitte, bir asır sonra gene Bağdatlı bir hattat olan İbn Bevvâb’ın (ö.423/1032) elinde biraz daha bugünkü şekline benzemeye başladı. İki yüz sene sonra son Abbâsî halifesi el-Musta’sım’ın Türk asıllı saray hattatı Yâkût-ı Musta’sımî’nin (618-698/1221-1298) gayretiyle daha da güzelleşti ve kaideleri daha fazla istikrar kazandı. Abbâsîler’in 656/1258’de tarih sahnesinden silinmesinden sonra, yazıda üstünlük Türk ve İranlılar’ın eline geçti. Bununla beraber Abbâsîler devrinde yazıya istikamet vermeye çalışan yukarıda adlarını andığımız üç kişiyi birer büyük reformist olarak göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Kısaca İslâm yazısı, ilk şeklini Arap sanatkârların elinde aldı ve XIV. yüzyıldan itibaren Anadolu ve İran sahasında yetişen hattatların elinde gelişmeye başladı.

İslâm dünyasının ilk önemli yazısı kûfî ve Aklâm-ı Sitte idi. Bunları sırayla, ta’lîk (ta’lîk-i kadîm), nesta’lîk (bizde ta’lîk denmektedir), dîvânî, celi dîvânî ve rık’a yazıları takip etti. Şimdi geri dönerek kûfî yazıdan başlamak suretiyle tarihi bir sıra içinde bunların Türk dünyasında geçirdiği seyri görelim. Bunlardan ta’lîk-i kadîm, Anadolu ile Arap ülkelerinde kullanılmamıştır.

Kûfî

Önce sade bir şekilde gelişen bu yazı, İslâm’ı kabul eden milletlerin sanatkârları tarafından geliştirilerek her yerde tarihî binalarda, kitaplarda bol bol kullanılırdı. Bilhassa “süslü kûfî” denilen cinsiyle çok güzel örnekler verildi. Doğu Müslüman ülkelerindeki kûfî, batıdakine nispetle daha çekici bir görünümde yazıldı.

Türkler Müslümanlığı kabul ettikleri çağda kûfî revaçta idi. Her ne kadar Mısır, Suriye ve Irak’a hakim olan Tulunoğulları (868-905 M) ile Mısır ve Suriye’de saltanat süren İhşıdîler (935-969 M) Türk aileleri idilerse de yerli ahalinin tamamı Türk asıllı değildi. Bu yüzden buralarda herhangi bir Türk sanatkârı tanımıyoruz. Aslında bunun başlıca sebebi, İslâm adlarının Türkler tarafından da kullanılmasıdır. Doğu Asya’nın iki Türk devletinden biri olan Karahanlılar (992-1211 M), 940 yılına doğru Müslüman olmaya başladılar ve saltanat sürdükleri Maverâünnehir ve Doğu Türkistan’da kûfî ile nesih yazıyı beraberce kullandılar. Diğer bir Türk devleti olan Gaznelilerde (963-1186) durum aynıdır. Bilhassa Horasan ve Kuzey Hindistan’da süslü kûfî ile yazılmış güzel abideler bıraktılar. Gazneli Mahmud’un kabri üstündeki süslü kûfîler çok tipiktir.

Arkadan gelen İran Selçuklular’ı da (1038-1194 M) aynı istikamette eserler verdiler. Anadolu Selçukluları’nda (1077-1307) kûfînin kullanımının biraz azaldığını bunun yerini celi sülüsün aldığını görüyoruz. Konya’da Karatay Medresesi (1251) ile İnce Minare Medresesi’nde (1264) bu yazının çeşitli örnekleri vardır. Görüleceği gibi kûfî yazı hattatlarının adlarına ancak XIX. yüzyılın başından itibaren rastlamaktayız.

Osmanlılar’da, Bursa’da 1419’da inşa edilen Yeşil Camii’nin kapısındaki kûfî’ler süs olma yanında ayrıca süs unsuru mahiyetindedir. İstanbul’da, Fatih Camii’nin avlu penceresinde ve bilhassa Çinili Köşk’ün eyvanındaki “süslü kûfî” örnekleri de aynı karakterdedir.

Kanunî devrinin büyük hattatı Karahisârî’nin kâğıt üzerinde bazı kûfî denemelerinden sonra uzun müddet kullanılmayan bu yazı, II. Abdülhamid döneminde meşhur gazeteci ve yazar Mehmet Tevfik Ebüzziya (1259-1843) tarafından yeniden diriltilmeye çalışılmıştır. Kendi matbaasında bu yazının harflerini dökmüş, kitap başlıklarını basmış; ayrıca Yıldız Camii’nin kuşak yazısını da yazarak, süslü kûfî’nin güzel bir örneğini vermiştir. Ayrıca gene İstanbul’da Büyük Postahane’nin üstünde, “Posta ve Telgraf Nezareti”, Arkeoloji Müzesi’nin üstünde “Âsâr-ı Atîka Müzesi” ve Karaköy’de Yolcu Salonu karşısına düşen binanın üstündeki “Savagimyen ve Avagimyen Han” ibareleri de kendisi tarafından yazılmıştır.

Daha sonra XX. yüzyılın başında İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü ve Edebiyat Fakültesi Dekanlığı’nda ve aynı üniversitenin İlahiyat Fakültesi İslâm Estetiği öğretim üyeliğinde bulunmuş olan Baltacıoğlu (Bu zat 1950’lerden sonra adını “İsmayıl” olarak kullanmaşya başlamıştır. (1886-1978) hattatlığı Sami ve Kâmil Efendi’den öğrenmiş ve kûfî ile de meşgûl olmuştur. İstanbul’da Çapa’da Yüksek Öğretmen Okulu’nun üstündeki 1905 tarihli “Daru’l-muallimâti’l-‘âliye” ibaresi süslü kûfî ile kendisi tarafından yazılmıştır. Zamanımızda ise yıllarca İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde Lâtin yazısı ve cilt dersleri hocası Prof. Emin Barın (1913-1987) 1960 yılından sonra kûfî yazı ile yaptığı çalışmalarıyla çok değişik örnekler ortaya koymuş ve ona yeni yorumlar getirmiştir.

Kûfî’nin nasıl bir değişikliğe uğradığını ve geliştiğini gördükten sonra şimdi ondan doğan Aklâm-ı Sitte’ye geçebiliriz.

Aklâm-ı Sitte

Elde kati deliller olmamasına rağmen kaynaklardan edinilen bilgilere göre kûfînin Emevîler’in son yıllarında tâdilata uğramaya yüz tuttuğunu ve asıl gelişmenin herhalde halife Me’mûn (saltanatı: 198-218/813-833) devrinde olduğunu ve bu tâdilat neticesinde adına “Aklâm-ı Sitte” denen muhakkak, reyhan (reyhanî), sülüs, nesh (neshî) tevkî ve rıkâ adlı altı çeşit yazının geliştiğini yukarıda söylemiştik. Birbirinden çok küçük farklarla ayrılan bu yazılardan birini yazan bir hattat diğerini de kolaylıkla yazabilmektedir. Bu yüzden, her birinin tarihini ve her birinde isim yapmış olan sanatkârları ayrı ayrı incelemek yerine hepsini Aklâm-ı Sitte adı altında toplayıp anlatmak daha uygundur. Bu yazılarda hamle yapan ve onları geliştirenler Türkler ve İranlılar olduğu ve diğer İslâm ülkelerinde kayda değer önemli bir gelişme görülmediği için bilgilerimizi Türk ve İran sahasına ve sanatkârlarına hasretmek mecburiyetini duyuyoruz. Şimdi önce bu yazıların özelliklerini söyledikten sonra tarihî gelişimini anlatalım:

Aklâm-ı sitte, aslında üç ana yazıdan yani muhakkak, sülüs ve tevkî’den ibarettir. Eğer bunlar küçük yazılırsa reyhânî, nesih (sülüs ve nesih bir yere kadar oldukça farklar gösterir) ve rıkâ adlarını almaktadır.

Yukarıda adını zikrettiğimiz Yâkût’un üslûbu herkesçe benimsenerek bilhassa İran ve Anadolu’da muvaffakiyetle takip edildi. Yalnız İran’da Yâkût’un üslûbu, Safevîler dönemine kadar sürdü ve sonra nesih yazısı, nesta’lîk adındaki yazıyı andıran bir karaktere büründü. Bir koldan da Anadolu’ya gelen Yâkût’un üslûbu, orada Fatih devrine kadar başarıyla sürdürüldükten sonra, Fatih ile II. Bayezıd’ın ünlü hattatı Şeyh Hamdullah’ın elinde değişikliğe uğradı ve onu takiben gelen Ahmet Karahisârî ve Hafız Osman’ın kurduğu ekoller sayesinde güzelliğin zirvesine ulaştı.

Yukarıda adından bahsettiğimiz İbn Mukle’nin (ö.940) Arap yazısının ölçülerinde yaptığı değişiklikten bahsetmiştik. Bu bir reform idi. Yalnız bunun yazıdaki akislerini gösteren bir değişiklik elimizde yoktur. Yani bugüne kadar onun herhangi bir yazısı elimize geçmemiştir.

İlk Müslüman Türk devletlerinden Mısır ve Suriye’de İhşıdîler (935/969), Mâveraünnehir ve Doğu Türkistan’da Karahanlılar (992-1211); Horasan, Afganistan ve Kuzey Hindistan’da Gazneliler (963-1186); İran’da Büyük Selçuklular (1038-1194) Anadolu’daki Selçuklular devrinin (1077-1307) ilk yüz elli yılında İbn Bevvâb’ın yazı üslûbunu benimsediler. Tesiri, Aklâm-ı Sitte’de üçüncü reformist unvanını kazanan Yâkût’un yaşadığı yıllara (1221-1298) kadar takriben üç yüz sene kadar devam etti. O, harflerin duruşlarına metin bir görünüş ve dinamizm kazandırdı ve güzellik bakımından gelişme kapılarını açtı.

Türk hat tarihini, Türklerin İslâmiyeti kabul etmeye başladıkları X. yüzyılın ortalarından başlatmak lâzımsa da, yukarıda da söylediğimiz gibi Arap şahıs isimlerinin Türk ve İranlılar tarafından müştereken kullanılmış olması hattatların milliyetini tayinde bizi şüpheye düşürmektedir. Irak Selçuklu devletinin son hükümdarı II. Tuğrul’un (1177-1194) ilim ve sanatı çok sevdiğini, âlim ve sanatkârları koruduğunu, hattat olduğunu ve bir Kur’an yazdığını İranlı tarihçi Muhammed b. Ali b. Süleyman er- Ravendi’nin Rahatu’s-sudur ve âyetu’s-surûr adlı eserinden öğreniyoruz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ