TÜRK DEVLET GELENEĞİNE GÖRE DEVLET ADAMLARINDA BULUNMASI GEREKEN ASGARİ HUSUSİYETLER

TÜRK DEVLET GELENEĞİNE GÖRE DEVLET ADAMLARINDA BULUNMASI GEREKEN ASGARİ HUSUSİYETLER

Bazı roman kahramanları hariç, İbn Sina’nın da belirttiği gibi, insan kendi ihtiyaçlarını tek başına karşılayamadığı için sosyal bir çevrede yaşamak mecburiyetindedir.[1] Sosyal bir varlık olan insanın yeryüzünde kendi varlığını hissettirmesi, bunun tespiti yani önem ve değeri tecrübeleriyle orantılı olarak karşımıza çıkar. İnsan, var olduğundan beri tecrübelerini daha da ileriye götürmeyi istemiştir. Diğer bir ifade ile insan tecrübeleriyle birlikte var olmuştur. İnsanın, bilgisi, idealleri, planları, projeleri, keşşfettiği ve meydana getirdiği değerler bütünü ona, yeryüzünde ayrı bir ağırlık kazandırmıştır. İnsan bu ayrıcalığını diğer canlılara karşı bir avantaj olarak değerlendirirken, kendi arasında aynı durumun bir rekabet unsuru olduğunun da farkına varmıştır.[2]

Fârâbî’ye göre sınırsız ihtiyaçları bulunan insanın, sosyo-politik hayatının vazgeçilmezleri arasında uygarlık, din ve bilim en önde gelmektedir.[3] İnsanın ihtiyaçlarını karşılayabilmek için de yukarıda belirtmeye çalıştığımız genel anlamdaki avantajlı durumunu, özel olarak kendi arasında meydana gelen rekabetlerinde de kullanmak mecburiyetinde kalmış ve bundan dolayı toplu yaşama gereğini hissetmiştir. Bu ihtiyaç ve aynı zamanda birbirleriyle olan mücadeleleri, insanları belirli bir süreç içerisinde millet olma doğrultusunda harekete geçirmiştir. İnsan böyle bir tercihi ihtiyaçlarını gidermek, ihtiyaçlarını giderirken de karşısına çıkabilecek engellere karşı koyabilme gücünü artırmak için yapmıştır.[4]

İnsanın sosyalleşme tarihinde bir noktaya takılıp kalmak önce aydınlatıcı olabilir. Fakat bir süre sonra bu aydınlık daha ileri bir noktayı görmeyi engelleyebilir. Yâni başka bir deyişle; “sadece bir tane ağaca bakmak, ormandaki diğer ağaçları ve başka güzellikleri görmeye engel olur”. Böyle olduğu halde bilim adamları maalesef, zaman zaman insanları sadece sıradan bir nesne olarak görmekte ve gördüklerini de aynı şekilde yansıtmaktadırlar. Böyle bir bakış açısı tamamen yanlıştır. Çünkü insanı yakından ilgilendiren durumlarda, sosyal kavramlar, kurallar ve kurumlar göz önünde bulundurulmalıdır. Aksi taktirde olumlu ve bilimsel bir sonuca varılamaz.

İnsanı sosyal bir varlık yapan temel unsurlardan olan kültür ve medeniyetler, kendilerine yönelik tehditlere karşı koyarak ve kendilerini destekleyenlerle iletişim ve etkileşim kurarak gelişirler. Çünkü Alman düşünür E. Rothacker’in belirttiği gibi; “Tarihî yaratan kavimler, kavimleri hareket ettiren ise muayyen tarzda yaşama iradeleri, yani kültürleridir”.[5] Kültür ve medeniyetleri canlı tutan milletler, hatta milletlerin en ileri derecede kurumlaşmış hâli olan devletlerdir. Devletlerin ve milletlerin sürekliliği de kültür ve medeniyetin ayakta kalmasına ve acımasız rekabet ortamındaki dayanma güçlerine bağlıdır.[6]

Tarih, kendisine yön verenler ve kendi girdabında öğüttüğü devlet ve milletlerle doludur. Devletlerin ve milletlerin tarih sahnesinden silindikten sonra da izleri görülebilir. Ancak bunlar işlevini kaybetmiş bir organın dokuları durumundan farksız bir hâl aldıklarından dolayı, bundan sonrası için tarihte pek fazla etkileri görülemez. Kültür ve medeniyetlerin geleceğe yönelik olarak etkilerini gösterebilmeleri için varlığı devam eden bir millet, özellikle bir devlet olmaları şarttır. Fakat Devlet olmak kolay değildir. Her toplum millet olamadığı gibi, her ülkede de devlet yoktur.[7] Yeryüzünde çok sayıda bağımsızlığını kazanmış ülke vardır. Fakat bunlar aşiretten öteye geçememiş ve devlet olma özelliği gösterememişlerdir.[8]

O halde devlet nedir? Devlet, sınırları belirlenmiş bir coğrafya parçasında bir iktidara bağlı olarak varlığını devam ettiren bir milletin veya milletler topluluğunun oluşturduğu siyasî topluluktur. Ayrıca devlet, bireyleri, maddî ve manevî varlıkları, sistemi, iktidar alâmetleriyle bir birlikte değerlendirilmesi gereken bir akitler manzumesidir. Bu manzume, milletin ortaya çıkan kişiliğidir. Aynı zamanda milletin kimliği özelliği anlamına da gelen devlet; millet, ülke, siyasî teşkilatlanma ve devlet kudretinin bütünüdür. Devlet kudreti, hakimiyet anlamına gelip, aynı zamanda iktidar sahipleri demektir. Bunlar kuvvet ve kudret sahibi olup, emir verme yetkisini kendilerindedir. Bu güç hiç kuşkusuz fiilî olduğu kadar, devletin varlığı ve sürekliliği için de emredicidir. Burada önemli olan emir yetkisinin kimler tarafından, kimin adına ve niçin kullanıldığıdır. İktidarın, yani iktidar sahiplerinin tam anlamıyla milleti temsil edebilmesi için emredici gücün, kamu yararına kullanılması, âdil ve erdemli olması şarttır.[9]

Eflatun’un erdemi, adaletle bütünleşmiş durumdadır. Bu adalet, hoşgörü bünyesinde gerçekleştirilerek ideal bir özellik kazanır. Bunun için de en yüce gücün, diğer bir ifadeyle iktidarın toplandığı manevî şahsiyet olan devletler, milletler açısından zorunluluktur. Bu zorunluluk reel ve ideal gücün gerçekleştiği yer olan iktidarda canlılık kazanır. Ancak bütün iktidar sahipleri her zaman tam anlamıyla hükümet olamadıkları gibi, hükümet olsalar dahi, bundan muktedir iktidar olacaklar sonucu çıkarılamaz.[10] Devleti, insan hayatının tabii bir parçası kabul eden İbn Sina da iktidar sahiplerinin erdemli olup, olmamalarının toplum düzeninin sağlanmasında başlıca unsur olduğunu belirtir.[11]

Millet, bireyleri çok sayıda olan bir ailedir. Bir aile büyüğünün çocuklarına gösterdiği sevgi, şefkat ve hoşgörü ile devlet adamlarının, yani iktidar sahiplerinin yönettiklerine karşı besledikleri duygu arasında fazla bir fark olmamalıdır. Şayet varsa o iktidar sahiplerinde mutlaka bir eksiklik var demektir.[12] Nasıl ki bir aile içerisinde aile büyüklerinin bireyin gelişimi üzerinde büyük etkileri varsa, millet denen varlığın en üst seviyede teşkilatlanmış hali olan devlet de aynı ölçüde dünya milletler ailesi içerisinde kendi milletinin gelişiminde pay sahibidir. Hem milletin bütünü hem de birey için güven içerisinde yaşama ve kişiliklerini geliştirme şartlarını sağlayan en üst kurum devlettir ve onda söz sahibi olanlardır. İnsanın ve onun meydana getirdiği milletin en büyük endişesi korkudur. Korkudan uzak, güven ve adalet içinde yaşayan insanların ve milletlerin kişilikleri ve millî kimlikleri gelişir ve olgunlaşır.[13] Bunun için Türk Devlet geleneğinde, özellikle Osmanlı Devleti’nde “kerim devlet” – yüce/ulu devlet- anlayışı hakim olduğundan halk aynı şefkatle kucaklanıyor ve devlet herkese aynı mesafede bulunuyordu.[14]

Hoşgörü, bir kültür birikimidir. Devlet adamı hoşgörülü olmalıdır ve düşmana dahi gösterilebilmelidir. Bunun örneğini Atatürk’te rahatlıkla görmek mümkündür. Avustralya’da bir parkta Atatürk’ün Anzak anne-babalara hitabı; “… çocuklarınız için üzülmeyin. Onlar bizim topraklarımızda genç yaşta hayatlarını kaybetmişlerdir. Onlar artık bizim de çocuklarımızdır. Müsterih olunuz” şeklindedir.[15]

Devleti, tam anlamıyla devlet yapan siyasî güç-siyasî iktidardır. Siyasî iktidar, toplumda mevcut olan çok sayıda -sosyal irâde, sosyal vicdan, sosyal şeref, sosyal karakter- kutsallık atfedilebilecek sosyal kavramların temsilcisi olarak da ileri çıkmaktadır. Bütün bunlar günümüzde “millî” kavramı ile özdeşleşmiştir. İktidar sahiplerinin, yurt içinde ve dışında güçlü olabilmesi ve görevini tam olarak yerine getirebilmesi için her şeyden önce, millî devletin varoluş nedeni etrafında toplanması gerekir. Bunda da iktidarın düşünce ve davranışları, devletin varoluş nedeninin dışına kesinlikle çıkmamalıdır. Bunun gerçekleşmesi de devlet düzeninin genel anlamıyla âdil bir şekilde sağlanmasıyla gerçekleşir. Çünkü “bir devlet küfr ile durabilir, ancak zulm ile yıkılmaya mahkumdur”.[16]

İktidarın uygulamalarını ortaya koymaya çalıştığı sistem, tarihî şartlara dayandığından, buna bağlı olarak birey-devlet ilişkilerinin ortaya çıkardığı durum, devletin işleyişini bütünüyle yansıttığından dolayı milletlerin yapılarına göre değişebilir.

Bütün iktidar sahipleri farklarının, fark edilmesi için kendilerine özgü bir yöntem bulmak ve uygulamak isterler. Aksi taktirde varlıkları tehlikeye girebilir. Fakat bunu gerçekleştirirlerken hem dünya milletlerinin, hem de idare etmeye çalıştıkları milletin asgari ortak noktalarından uzaklaşmamaları gerekir. Çünkü uç noktalar -ifrat ve tefrit- daima tehlike gösterir.[17]

İktidar sahiplerinin varlıkları da sosyal ve ekonomik alanda gösterdikleri başarı ile orantılıdır. Bütün iktidarlar, İlahî irâde ağırlıklı ya da insanî irâde ağırlıklı olmaları pek fark etmez; farklı siyasî düşünce ve uygulama ile başarıyı yakalamaya çalışırlar.[18]

Dünya tarihinde bütün milletlerde her dönemde, belli bir kurtarıcı, yol gösterici aranmıştır. Bundan dolayı insanlar bir kurumu veya bireyi güç kabul edip, bütün uygulamaları ondan gelme sayarak, yürütme eğilimi içinde olmuşlardır. Nice birey veya milletler, var olan boşluğu dolduracağı zannıyla, bedellerinin ne ile ödeneceği pek kestirilemeden, -en kötü devlet- iktidar, hiç olmamasından iyidir anlayışı ile bir güce bağlanmak istemişlerdir. Aradıkları gücü bulanlar ona tutsak olurlarken, bulamayanlar da özlem ateşiyle yanmışlardır. Böylece güç veya iktidar sahipleri, heyecanla karışık bir tabu halini almışlardır. Tabu halini alma veya getirilme noktasından önce çok dikkatli olunmalıdır. Yine bu durumun İlahî ya da insanî kaynaklı olması hiç de önemli değildir. İktidarı kim veya kimler ele geçirirse, onlar hâkim duruma gelirler. Bundan da önemlisi hâkim duruma gelenlerin millete mahkûm muamelesi yapıp yapmamasıdır. Çünkü özellikle dünyevî değerleri mistik hâle getirmek çok tehlikelidir. Bundan sonra oluşacak tiranları, -tiranları, demokratlar iktidardan kolay kolay indiremezler-demokratlar iktidardan indiremeyecekleri, için yine tiranlara ihtiyaç duyulacaktır. Bu kısır döngü milletlerin, kendi mutlulukları için harcamaları gereken güçlerinin yok olmasına sebep olacaktır.[19]

İnsanların ihtiyaçlarını ve meşru isteklerini düzenli ve toplu olarak devlet karşılamak durumundadır. Devleti de belirli bir dönem idare eden aslî unsur olan iktidar da kendisinin idare etmekle yükümlü olduğu insanların ihtiyaçlarını karşılayabildiği sürece ve oranda başarılı olur. Bu başarı kudreti, kudret de başarıyı etkiler ve denetim altında tutar. Çünkü Nietzsche’nin belirttiği gibi; “Kudretin arttığını hissetmek zevk vericidir”. Bu hazzın dozu iktidar sahipleri tarafından ayarlanabildiği müddetçe ve ihtirasa dönüşmedikçe var olan zaferi koruyabileceği gibi, gelecek zaferlerin de müjdecisi olacaktır. Her alanda zafer, milleti mutluluğa doğru götürür. Çünkü yine Nietzsche’nin de işaret ettiği gibi “En etkili ilaç zaferdir”.[20]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al