TÜRK ÇOK TANRICILIĞI: TENGRİCİLİK – 6

Kutlu Altay Kocaova

Yazarın şu ana kadar yazılmış 16 makalesi bulunuyor.

Kutlu_Altay_Kocaova-011

  1. Tengricilikle Alâkalı Kültler – 1

Kült, tapınma anlamına gelen Latince kökenli bir sözcüktür. Tapınılan ya da tapınılmasa bile aşırı ilgi gören nesneler, kurumlar ya kişiler, kült olarak nitelendirilir. Türk kültüründe de bunun çok sayıda örneği vardır. Ancak ben, sâdece Tengricilikle ilgili olan ve çok tanrıcı ya da pagan özellikler taşıyan kültleri ele alacağım.

Daha önce kaleme aldığım “Tengricilik Yaşayan Bir Yansıması: Kafatası Kültü”[1] adlı makâlemde kafatası kültü ve at kültünü ele almıştım. Bunların dışında ölüm, dağ, su, ağaç ve kurt kültü gibi daha birçok kült inanış biçimi bulunmaktadır.

  • Kafatası Kültü

Hayatın kaynağı olan beynin, kafatasında yer alması, dolayısıyla kafatasının hayatın koruyucusu gibi bir görevinin olması ilkel insanın zihninde, olağanüstü bir duruma yükselmiştir. Bu durum, kafataslarının, ruhların merkezi olarak algılanmasına yol açmıştır. İlk zamanlar insan kafatası ile başlayan kült, zamanla hayvanların evcilleştirilmesi ya da kullanılmaya başlanması ile köpek, sığır, koyun ve son olarak at kafatası ile devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir.

Bu kültün dünyanın çeşitli toplumlarında olduğu bilinmektedir. Çanak çömlek öncesi Neolitik dönemde Anadolu’da Çayönü, Çatalhöyük, Köşk Höyük ve Harran kültürlerinde; Ürdün’de Erîha ve Ayn Gazal kültürlerinde, kafatası kültüne rastlanmıştır. Özellikle Niğde’de yer alan Köşk Höyük’de, arkeologlarca “kafataslı bina” olarak adlandırılan bir binada 70 civarında kafatasının bulunması, oldukça önemli bir olaydır.[2] Tibet Budizmi olan Lama tapınaklarında da bir kafatası kültü vardır. Bu tapınaklarda kafataslarının, bakır ya da gümüşle kaplanmış olması dikkat çekmektedir. Ayrıca eski Harran kültüründe de kafatası tapınmasına rastlanmıştır.[3] Bunun dışında Hindoloji uzmanlarından Prof. Dr. Walter Ruben, “Hind’de Köy ve Şehir” adlı makalesinde Hindistan’daki bazı ilkel kabilelerin kafatası kültüne sahip olduklarını, bazılarının da kafatası avcılığına önem verdiklerini belirtmektedir.[4] Ayrıca İtalya’da Monte Circeo’da bir kafatası meydanı ortaya çıkarılmıştır.[5]

Görüldüğü gibi dünyanın birçok bölgesinde bu kült, etkili olmuştur. Özellikle neolitik dönemden itibâren birçok uygarlığın, bu kültü benimsemiş olduğu görülmektedir. Dünyâda birçok uygarlığın benimsemiş olduğu kafatası kültüne karşı, acaba Türkler nasıl yaklaşmış olabilir?

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, günümüzde çok azalsa da, kafatası kültü, Türklerin arasında hâlâ yaşayan bir külttür. Anadolu ve diğer Türk coğrafyasındaki birçok inanış ve gelenek, bunu açıkça göstermektedir. Türklerdeki Tengrici inanışın bir göstergesi olarak ortaya çıkan kafatası kültü, gerek kötülüklerden korunma, gerekse düşmanının gücüne sahip olma ve gerekse de düşmanının ruhunu ele geçirme gibi nedenlerden dolayı yaşanmıştır.

Tarihî kaynaklar, bizlere Türklerde öldürülen düşman liderinin kafatası ile içki içildiğini göstermektedir. Hun yabgusu Motun’un (Mao-tuen) MÖ 201–202 yıllarında savaştığı Yutçelerin (Yüe-çi) şefinin kafatasından bir kupa yaptırdığı bilinmektedir.[6] Ebu’l Gazi Bahadır Han, Şecere-i Türkî adlı ünlü eserinde Kereyitlerin şefi Ong-Han’ı (Toğrıl) öldüren Tayang Han’ın, Ong-Han’ın kafatasını gümüş içine yerleştirdiğini ve daha sonra birtakım olağanüstülüklerin yaşandığını, bunun üzerine Nayman büyüklerinin olayı hayra yormadıklarını anlatmaktadır.[7] Ayrıca Sakaların kadın hükümdarlarından Tomris’in Pers imparatoru Kirus’u öldürmesi ve kafatasından kadeh yapması bilinen olaylardır. Ayrıca Sâfevî şâhı İsmâil’in Özbek Hanı Şaybak Han’ın kafatasından kadeh yaptırıp, bununla şarap içtiği, ardından da Osmanlı Sultânı 2. Bâyezid’e gönderdiği bilinmektedir[8]. Ayrıca Tabgaç Türklerinin soyundan geldiğine inanan ve Çince adı Hsia-Hsia olan bir Türk boyunda kan davasından kurtulmak için şöyle bir uygulama bulunmaktadır: Kafatası içinde şarap ve tavuk, domuz, köpek kanı karıştırılarak içilir. Ardından bundan sonra intikam gütmeyeceğine yemin edilir.[9]

Bunların dışında çeşitli Türk boyları ile Sibirya toplulukları ve Tunguz boylarının da ele geçirdikleri kafataslarını korudukları ve taptıkları bilinmektedir. İnsan kafatasının bu şekilde kullanılması bize gösteriyor ki, Türkler için kafa, düşman ya da aile tarafından saklanıp varlığını sürdürür. Ona tapılır ve uzun süre korunur. Ele geçirilen kafatasların uzun süre, hatta yüzyıllarca korunduğu tarihî belgelerde yer almaktadır.

Ancak asıl ilginç nokta ise yakın zamana kadar benzer inanışların sürmesidir. Meselâ Erzurum’da yakın zamana kadar yağmur yağdırmak için mezar dışında ve açıkta bulunan insan kemikleri toplanarak suya atılırdı[10]. İnsanlar, kuraklığın açıkta bulunan kemikler yüzünden olduğuna inanmaktadır. Binboğa dağları çevresinde Müslüman olmayan birinin kafatası bulunarak, yağmur yağdırsın diye suya atılırdı.

Türklerde insan kafatasının yanında hayvan, özellikle at ve sığır kafataslarının da önemli olduğu görülmektedir. Ayrıca Çuvaş Türklerinde, Tanrı, çiftçiye bol ürün verdi ise şükür amaçlı olarak tarlada, korkuluk üzerine at kafatası asılır. Yine Çuvaşlarda bu sefer, büyü ve kötü ruhlardan korunmak amacıyla tarlaya, bahçeye ya da kapıya at kafatası asılır.[11]

Kazak, Kırgız ve Başkurtların, kötü ruhlara ve büyüye karşı tılsım olarak at kafatası kullandıkları bilinmektedir. Başkurtlar, ayrıca arı kovanlarının etrafına da, arı sokmasına karşı at kafatası yerleştirmiş, kazıklar dikmişlerdir. Kuzey Kafkasya bölgesi Türkleri de, tarım ürünlerini korumak için tarlalarına at kafatası yerleştirilmiş kazıklar dikmektedirler.

Anadolu’da da birçok yerde aynı gelenek sürmektedir. Meselâ Samsun’un Alaçam ilçesinin Akbulut köyünde nazara karşı sığır kafatası dikilmektedir.[12] Mersin’in Çapar köyü ile Arslan köyünde de, bir hoca (büyücü) at kafatasına dualar yazar ve kafatasını dereye bırakır ya da herhangi bir suya koyar. Yağmur yağdırma amaçlı olan bu eylemin yağmurun başlamasından sonra bitirilmesi gerekir. Aksi halde köylülere göre yağmur kesilmez ve sel meydana gelir.[13] Sivas’ta fazla mahsul veren bir tarlayı nazardan korumak için at kafatası gömülür.[14] Kars’ın Selim ilçesi Darboğaz köyünde de evlere nazar değmesin diye kapıya at nalı çakılır. Evin girişine koç, köpek veya at kafatası asılır.[15] Ayrıca Mersin, Hatay ve Diyarbakır’da mahsulleri nazardan korumak için bağ-bahçe ya da tarlanın içine bir sırık üzerinde at, eşek, koyun, inek, köpek gibi hayvanlardan birinin kafatası dikilir. Elazığ’da ekinler için bir hayvan kafatası ya da bunun yerine insan kılığındaki bir korkuluğun kullanıldığı görülür. Osmâniye’de ise tarlanın içinde kafatasıyla beraber bir de dikenli çalı asılır.[16]

Ayrıca yağmur yağdırmak için Erzurum’da köpek kafasına dua yazılır ve suya atılır. Denizli’nin Acıpayam ilçesinde çayırdaki değirmen suyunun çıktığı yere at kafatası gömülür. Erzurum’un Pasinler ilçesinde at kafatasına dua yazılıp suya atılır. Isparta’nın Uluborlu ilçesinde bir at kafatası bulunur. Güzelce yıkanır. Alın kemiği üzerine bir âyet yazılır. Bu kafatasını, saflığı ile tanınmış bir şahıs, ayak değmemiş bir akarsuya atar. Ankara’da at kafatasına, yağmur duasından sonra, dua yazılır. Kastamonu da ise at yerine koyun kafatası suya atılır.

Kafatası kültü, doğrudan yer-sublarla ilgilidir. Birçok noktada onların ongunu bile olabilmektedirler. Tengrici Türkler, yer-sub olarak adlandırdıkları ruhların, her yerde olduğuna inanırlardı. Her dağın, suyun, ovanın, derenin, otun, çayırın, hayvanın, taşın, çadırın ruhu vardı. Yer-sublar, yerin ve suların ruhlarıydılar. Bu yüzden de, nereden geçerse geçsin, insanoğlu, dikkatli olmak zorundaydı. Meselâ yüksek bir dağın yakınından geçen bir Türk atlısı, atından iner ve iki dizini yere vurarak, dağa doğru dua ederdi. Bu dua, hem dağın ruhuna, hem dağdaki taşların, ağaçların, hayvanların ve suların ruhlarına, hem de dağın tepesinde bulunan ataların ruhlarına yapılmış olurdu.

Yer-subların bazıları iyi, bazıları da kötü karakterliydi. Bunların içinde Albız, kötülüğün temsilcisiydi. Yer altı tanrısı ve Tengri’nin oğlu olan Erlik Han’a hizmet ederdi. Birçok kaynakta, şeytan olarak gösterilmiştir. Özellikle loğusa dönemindeki kadınlara, çocuklara ve atlara musallat olduğuna inanılırdı. Bunun kötülüklerini engellemek için kurbanlar kesilir, loğusa şerbeti dağıtılır, bazı yerlerde de kadının başına süpürge konurdu. Albız inancı, albastı, alkarısı gibi isimlerle hâlâ yaşamaktadır. Ayrıca Tengrici dönemin iyi ruhlarından olan ve Ay’ı yöneten Ay Dede’de hâlâ yaşamakta olan bir inançtır. Ben çocukluğumda Ay için Ay Dede denildiğini çok iyi hatırlarım.

Her ne kadar inanç sistemi değişmiş olsa da, özellikle ruhlarla ilgili düşüncelerde fazla bir değişikliğin olmadığı görülmektedir. Bunda İslâmiyet’in ruhlar konusuna fazla girmemesi de şüphesiz etkili olmuştur. Bu da insanların, ruh inançlarını ve birçok hastalığın, sıkıntının kaynağını, ruhlara (ya da cinlere) bağlamaya devam etmelerine neden olmuştur.


Dipnotlar:
[1] Kocaova, Kutlu Altay, Tengriciliğin Yaşayan Bir Yansıması: Kafatası Kültü http://www.kutlualtay.net/kafatasikultu.htm (Erişim târihi: 16.09.2014)
[2] Özbek, Metin, “Köşk Höyük (Niğde) Neolitik Köyünde Kil Sıvalı İnsan Başları”, s. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi / Journal of Faculty of Letters, Cilt/Volume 26 Sayı/Number 1, ss. 160, Haziran /June 2009
[3] Palancı, Beyhan,  Ölüm Kültü, http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=4182&yazar_view=8220 (Erişim tarihi: 22 Eylül 2010)
[4] Ruben, Walter, “Hind’de Köy ve Şehir”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, s. 3. c. 1., sayfa 29-44, Ankara 1943
[5] Smart, Ninian (çev. Günay Tümer), “Tarih Öncesine Ait Dinlerle İlkel Dinler”, Ankara  Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 25, s., 297-323, Ankara, 1981
[6] Roux, Jean-Paul, Altay Türklerinde Ölüm, s.129, Kabalcı Yayınları, İstanbul 1999
[7] a.g.e, s. 131
[8] Gündüz, Tufan, Son Kızılbaş Şah İsmail, s.109, Yeditepe Yayınları, 3. baskı, İstanbul 2010
[9] Eberhard, Wolfram, “Çin Kaynaklarına Göre Orta Ve ‘Garbi Asya Halklarının Medeniyeti”, Türkiyat Mecmuası, Cilt VII-VIII, Cüz I, ss. 129, İstanbul 1942  
[10] Acıpayamlı, Orhan, “Türkiye’de Yağmur Duâsı Ve Psiko-Sosyal Metodla İncelenmesi”, Ankara Üniversitesi Dil Ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt XXI, s. 1-2, ss.18, Ocak-Haziran 1963
[11] Arık, Durmuş, “Çuvaşların Dinî İnanışları Üzerine, International Journal of Central Asian Studies, Volume 11-1, ss.33, 2007
[12] http://akbulutkoyu.blogcu.com (Erişim tarihi: 10.11.2013)
[13] Çıblak, Nilgün, “İçel’de Yağmur Yağdırma Törenleri”, Folklor / Edebiyat, c.VIII, s. XXXI, ss.93-103, 2002
[14] Kaya, Doğan, “Sivas’ta Çeşitli İnanışlar”, Sivas Folkloru Dergisi, c. 3, s. 28, sayfa 14-17, Sivas, Mayıs 1975
[15] http://www.darbogazkoyu.com/pratikbilgiler.html (Erişim tarihi: 22 Eylül 2010)
[16] Çıblak, Nilgün, “Halk Kültüründe Nazar, Nazarlık İnancı ve Bunlara Bağlı Uygulamalar”, Türklük Bilimi Araştırmaları (TÜBAR), sayı 15, s.103-125, Bahar 2004
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ