TÜRK BÜYÜKLERİ – 32 : ÇİNGİZ HAN

TÜRK BÜYÜKLERİ – 32 : ÇİNGİZ HAN

Bugün dahi Türk mü, Moğol mu tartışmalarının yapıldığı Çingiz Han gibi, dünyanın gelmiş-geçmiş en büyük fatihlerinden birisine sahip olabilmek için pekçok millet can atıyor. Biz Türkler ise, bir kısmımız onu milli kahraman ilan ederken, bir bölümümüz de özellikle Müslüman dünyasına verdiği zarardan dolayı, ona lanetle bakıyoruz. Ama hakikat olan bir şey varsa, o Türk tarihinin bir parçasıdır ve bunu da kimse inkâra kalkışamaz. Onun Türklüğü ya da gayri- Türklüğü konusunda anlatılanlara baktığımızda, Türk diyenlerin de, olmadığı iddiasında bulunanların da kendilerince haklı düşünceleri vardır.

1240 tarihlerinde kaleme alınan “Moğolların Gizli Tarihi” adlı eserde, Çingiz Han’ın (1155-1227) şeceresi sayılırken, en eski ceddi Türk destanlarında olduğu gibi, bir bozkurta bağlanmakta ve Türk menşeli olduğu hakkında rivayetlerle desteklenmektedir. Dolayısıyla Çingiz Han’ın Türk olduğunun ileri sürülmesi bu yüzdendir.

Çingiz’in doğumuyla ilgili anlatılanları incelediğimizde; Türk ve Moğol boyları arasında devam eden mücadeleler sırasında, Kıyat-Börçegin sülalesinden Yesugey Bagatur, Merkitlerden Ulun-eke adında bir kadını kaçırmış ve bu hatun sonradan Çingiz’in anası olmuştur. Bu hadiseyi unutmayan Merkitler de 10 yıl sonra Yesugey’i öldürdüler. 9 yaşlarındayken yetim kalan Temuçin ve kardeşleri, rakipleri tarafından ortadan kaldırılmak istenmişler ve anaları onları çok zor şartlarda büyütmüştür. Bu kadının vaziyeti yüzyıllar önceki, Bilge ve Köl Tigin kardeşlerin annesi İl Bilge Katun’a benziyordu. Zamanla dostları ve ünü artan Temuçin’e 1196’da (veyahut da 1206) toplanan bir kurultayda Çingiz unvanı verilerek han seçildi.

Böylebir giriş yaptıktan sonra Çingiz’in ortaya çıktığı çağın özelliklerine de kısaca bakmakta fayda vardır. Bilindiği üzere 12. yüzyıl, tarihi açıdan Orta Asya’da tam bir keşmekeş dönemidir. Bu sırada güçlü devletlerin olmaması yüzünden (ki, biz burada Asya’nın batı kesimini, özellikle bugün Türkistan diye adlandırılan bölümü ayrı tutuyoruz), küçük kabile idarelerinin sayısının fazlalığı açıkça görülür. Çünkü Asya’da artık ne bir Hun, ne bir Kök Türk, ne de kısmen Uygur Devleti benzeri bir merkezi otorite etrafında ülkeleri ve toplulukları kendine bağlamış yönetimler yoktur. Mevcut teşekküllerden olan Kıtan, Tangut ve Cürcet devletlerinin varlıklarının bile esamesi okunmuyordu. Her nekadar Çingiz’in zuhuru sırasında, bu devletlere rastlıyorsak da, Kıtan ve Tangut tarihine baktığımızda, gerçek manada siyasi bir yapıya erişemedikleri gibi, millet olma düzeyine de gelememişlerdir. Yine bu esnada doğudaki Mançu- Moğol asıllı Cürcet Hanlığının uğraştığı saha Çin olup, zaten onlar da kısa bir süre sonra Çinlileşmişler, kendi akrabaları olan batıdaki halklarla yeterince ilgilenmedikleri bir yana, onlara çok hakir bir gözle bakmışlardır.

Tabiki bütün bu siyasi organizasyonlar ve toplulukların sosyal durumları ayrı ayrı araştırma konusudur. Ancak bizim yukarıda çizmeye çalıştığımız çerçeve dikkate alınınca, Çingiz veya bir başka kişinin bu tablo içerisinden sıyrılıp, yükselmesinin de mukadder olduğu, kaçınılmaz bir gerçektir. Çünkü Orta Asya’nın Türk ve Moğol halklarının kendilerine bir kurtarıcı bulmaları gerekiyordu. Hele hele Türkler, binlerce yıl Asya’da efendi durumundayken Çinlilerin ve Kıtanların oyuncağı haline gelmişlerdi ve bu durum onları içten içe hiddetlendiriyordu. Türklerle, Moğollar uzun yıllar birlikte yaşamış olduklarından ve Moğolların epeyce Türk idaresinde kalmaları yüzünden, dil ve kültür bakımından Türklere fazlasıyla yaklaştıkları da ortadadır. Yeni bir liderin etrafında birleşmemeleri için hiçbir neden yoktu. Yani demek istediğimiz, tarihi şartlar zaten teşekkül etmişti. Bütün bunlar göz önüne alınınca, her yönden Moğollardan kalabalık olan Türkler; hem güneydeki Öngütler (Sha-tolar), hem de Turfan bölgesindeki Uygurlar uzak durmadı. Herkes bir an önce eski günlere dönmenin özlemini çekiyordu. Bozkırın en savaşçı kabilelerinden olan Öngütler, Çin’in iki yüzlü politikalarından ve sürekli kan kaybından bıktığı gibi, Uygurlar da Kıtan ve Tangut baskısıyla ve onların beceriksizlikleri sebebiyle bozulan ticari ilişkiler için Çingiz Han’ın yanında olmayı tasa etmediler. Elbette ki Çingiz de Türklere yeterince önem veriyordu. En büyük komutanı bir Tuva Türkü (Uranhay) olan Subutay’dı ve onu ordularının başına atadı. Askerlerinin muharip gücünü başta Öngütler olmak üzere, diğer Türk kabilelerinden oluşturdu ve çocuklarıyla, halkının eğitimini Türk muallimlerin eline bıraktı. Devlet idaresinde okuma-yazma bilen herkesten yararlanmakla beraber, bu işte özellikle Uygur danışmanlara çok güvendi

Bununla birlikte o hakimiyetini meşrulaştırana kadar yine birtakım sıkıntılar çekti. Özellikle Çingiz’in kan kardeşi Camuka ile olan mücadelesi çok renklidir. Neticede Çingiz, kendisine karşı ayaklanan Camuka’yı mağlup etmiş ve eski Türk adetince yayının kirişi ile boğularak öldürtülmüştür. Belki Çingiz, Camuka’nın ölmesini istemiyordu, ama bu cesur rakip bizzat kendisi idam edilmeyi diledi. Çünkü bağışlandığı takdirde, sürekli olarak Çingiz, onun yeniden baş kaldıracağı düşüncesini taşıyacaktı. Bütün düşmanlarını tek tek ortadan kaldırdıktan sonra 1206 Bars yılında Onan Nehrinin kaynağı mıntıkasında toplanan kurultayda, büyük kağan atanmasıyla hanlığın kurulması ve dış seferleri başladı. Devlet teşkilatının esaslarının tespit edildiği Yasaklar da (kanun), bu mecliste kararlaştırıldı. Elbette bu yasalar da durup dururken ortaya çıkmadı. Bunlar Türk sülaleleri ile toplumunun içinde yaşıyordu ve o zamanın şartlarında bir ihtiyaç olduğu için gündeme geldi. Kaynaklar, Çingiz Han’a izafe edilen bu toplum kurallarının, Çingiz Han ve karısı Börte tarafından küçük yaşlardan itibaren büyütülmüş bir Türk olan Şiki-Kutuku’nun eliyle metal levhalar üzerine kazındığını aktarmaktadır. 1206 kurultayında Çingiz, Şiki-Kutuku’ya şöyle emrediyordu: “Bize tabi olan insanları sınıflandır; keçe çadırlarla, tahta evlerde oturanları ayır. Kimsenin sözlerine karşı gelmesine izin verme. İnsanların içinde hırsızları temizle, yalancıyı kontrol et, ölümü hak edeni öldür, cezayı hak edeni cezalandır, sonra bütün halkla ilgili alınan kararları Kök Defter’e kaydet”.

Çingiz kısa sürede Nayman, Oyrat ve Kırgızları yendi (1206). Kuzey Çin’deki Kıtan ve Tangutlara karşı savaşarak (1211), Pekin’i ele geçirdi (1214). Generallerinden Muhali Sarı Irmağın kuzeyindeki bölgeleri zapt etmiş (1217), Doğu Türkistan’daki Uygurlar (1209), Yedi-su bölgesindeki Karlukların hükümdarı Arslan Han (1211) ve Almalık (Kulca) hükümdarı Bozar Çingiz Han’a gönüllü olarak katılmıştı. Yine komutanlarından Kurt Cebe Noyan, Cungarya ve Doğu Türkistan’ı geçerek Kaşgar ve Hotan üzerinden Pamir’e varmış; Çingiz’in ikinci oğlu Çagatay İrtiş’ten hareket edip, Baykal Gölünün kuzeyinden ilerlemiş; büyük oğlu Cuci, Kaşgar, Oş ve Hokand üzerinden Maveraünnehir’e ulaşmıştı (1217).

Bu arada bozkırda hüküm süren Harezmşahlar hanedanlığı da mühim bir kuvvet olarak göze batıyordu. Çingiz her zaman devletini ve milletini düşünen bir devlet adamı olarak belirirken, Harezmşah Muhammed de tutarsız tavırlarıyla o çağda dikkati çekiyordu. Her şeye rağmen Çingiz Han ile aralarında bir barış andlaşması söz konusu olduğu için kendisini güven içerisinde hissediyordu. Bu sırada Sır Derya üzerinde bulunan Otrar şehrine 1218 yılında, Çingiz Han’dan gelen bir kervan mallar getirmişti. Söylendiğine göre, kervancıların arasında Çingiz Han’ın casusları da bulunuyordu. Hiç soruşturma yapılmadan ve Harezmşah’a haber verilmeden dörtyüzelli kişilik kervanın mallarını Harezm’in Otrar valisi yağmalattı ve tüccarları da öldürttü. Çingiz Han, Sultan Muhammed’e tazminat istemek için üç elçi gönderdi. Bunlardan biri Türk, ikisi Moğol idi. Sultan Muhammed, İslam adına Türk elçinin kafasını vurdurduğu gibi, Moğolları da azarlayarak ve sakallarını keserek, geriye gönderdi. Neticede iki devlet arasında savaş çıkması kaçınılmaz oldu. Çingiz Han, ordusu ile bütün Sır Derya boyunu ele geçirdi. Otrar şehrinde taş üstünde taş bırakmadı. Yakalanan valinin göz ve kulaklarına eritilmiş gümüş dökülerek, infaz olundu. Çingiz önünde tutunamayan Alaaddin Muhammed, Hazar Denizi üzerindeki adalardan birine sığınmış, bir süre sonra da hastalanarak ölmüştür (1220).

Kudbeddin’in oğlu Celaleddin de onun önünde bir varlık gösteremedi. Bu vesileyle kaynaklarda şöyle ilginç bir nota rastlamaktayız: Celaleddin Harzemşah 1220 yılında, Çingiz Han’la Hindistan’da bir harp yapmıştır. Moğollarla gün boyu yapılan çarpışmada yorgun düşmesine rağmen, halâ mücadeleyi bırakmamıştı. Çingiz Han da onu mutlaka sağ ele geçirmeyi arzuluyordu. Tam yakalanacağı sırada henüz dinç olan bir atın üzerine bindi, giydiği zırhları da atarak, İndus Nehrine bu atı sürüp, karşı kıyıya çıktı ve kurtuldu. Celaleddin, bu atı Tiflis’in fethine kadar (1226) yanından hiç ayırmadı ve üstüne hiç binmedi. Bu at benim hayatımı kurtardı diyerek, ona büyük bir saygı gösterdi.

Daha sonra Çingiz’in küçük oğlu Tuluy güney-batıdan yürüyerek Merv’i aldı (1221), Tebriz ve Tiflis üzerinden Kafkasya’yı geçti ve Dneper’e kadar ulaştı (1222). İran’ın zaptı tamamlandıktan sonra, güney orduları Anadolu’nun içerilerine kadar sokuldular. Çingiz’in kendisi de Hindukuş’u aşarak (1221), İndus yakınlarında Harezmlilerin geri kalanlarını dağıtıp; Pencap’ı istila etti (1222). Fakat o, güney Çin’deki karışıklıklar yüzünden geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Tangut seferi sırasında attan düşerek yaralandı ve 1227 Domuz yılında öldü.

Çingiz’in zuhurundan sonra, Türk boylarının bir kısmı barış yolu ile bir kısmı da savaş neticesinde ona tabi oldular. Sayı bakımından devlet içerisinde azınlığa düşen ve kültür bakımından Türklere nazaran aşağı seviyede olan Moğolların mühim bir kısmı zamanla İslamiyeti kabul ederek Türkleşmiş, kalanları da Moğolistan’a dönmüştür.

Çingiz Han ölmeden önce, üçüncü oğlu Ögedey’in han olmasını istemiştir. O, 1228’de toplanan kurultayda Çingiz’in vasiyetine uyularak han seçildi. Ögedeyi kardeşi Çagatay tahta oturttu. Onun zamanında Kore toprakları da Türk-Moğol hanedanlığı sınırlarına katıldı. Çin tamamıyla itaata alındı ve 1237-1241 arasında ise, Rusya ile Doğu Avrupa toprakları Çingiz Devletine tabi oldu.

Savaşçılık kadar bilime de önem veren Çingiz Han, oğullarının terbiyesi için Uygur muallimleri görevlendirmiş, dolayısıyla başlangıçtan itibaren Moğollar arasında Türk töresi ve dili yayılmış idi. 1206’daki kurultayda Türk töresini ve yasasını uygulayacağına dair and içmişti ki, onun ölümünden günümüze kadar bu yasa ve töreler geçerliliğini korumuştur. Adam kullanmasını ve devlet idaresini çok iyi bilen Çingiz Han, askerleri arasında vatan ve millet sevgisini uyandırarak milliyeçiliği alevlendirmiştir.

Hernekadar dünyanın en otoriter hükümdarı olarak görünse de, her savaştan önce mutlaka kurultay toplardı. Çingiz’in fetihlerinde en önemli rolleri onun büyük komutanları durumundaki Cebe Noyan, Subutay, ve Bugurcu üstleniyorlardı. Cebe tıpkı daha önceki atalarının yaptığı gibi Çin Seddi’ni geçerek, bu ülkeyi yağmaladı. Çingiz, harp planlarında komutanlarının sözlerini her zaman dinledi. Bütün bunlar onun büyük bir devlet adamı olduğunu göstermeye yeter.

Yüce amaçları olan bu devlet adamının vefatından sonra, oğulları ve torunları mirasını layıkıyla koruyup, sürdüremediler. Bu yüzden koskoca Türk-Moğol Devleti de günden-güne çöktü. Çingiz Han’ın çok önceden tahmin ettiği gibi, bozkır avcılarının torunları ihtişamın ortasında, yerleşik hayatın zevk ve sefasının içinde varlıklarının sebebini unuttular. Ama olan, kalabalık bir Türk toplumu ile bir avuç Moğol’a oluyordu. Son bir defa Mengü Kağan bu kötü gidişe tepki göstererek, eski sadeliğe geri dönmek istemişti, ama ömrü yetmedi. Kubilay Kağan da hanedanını kesin bir şekilde Çinlileşmeye, yerleşik hayatın nimetlerine alıştırmaya yöneltti. Onlar, artık tarihteki Türk-Moğol kudretini koruyamayacak kadar kendi benliklerini yitirdiler. Saray hayatı, zevk ve eğlencenin aşırılığı ile çok fazla gevşediler. Etraflarını saran kadınlar ve Çinli devlet adamları yüzünden, dış dünyadan koptular ve ne olup-bittiğini anlayamadılar.

Bütün bunlardan sonra bakış açısına ve sosyal olayların neticesine göre Çingiz Han, zaman zaman göklere çıkarıldığı gibi, bazan da yerin dibine batırılmaya çalışılsa da, gerçek olan bir şey var, o da; dünyanın sonuna kadar yaptıkları ve yapmadıklarıyla adı unutulmayacak bir şahsiyettir.

Prof.Dr. Saadettin GÖMEÇ

Alıntı Kaynağı: Orkun, Sayı 92, İstanbul 2005, “Türk Tarihinin Kahramanları: 33- Çingiz Han”

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ