TÜRK ANAYASALARINDA SOSYAL HAKLARIN GELİŞİMİ VE YORUMU

TÜRK ANAYASALARINDA SOSYAL HAKLARIN GELİŞİMİ VE YORUMU

İnsanlar doğuştan sahip oldukları özgürlük ve doğal hakların saldırılardan korunabilmesi için bazı sınırlamalara katlanarak özveride bulunurlar. “Toplum Anlaşması”na göre,[1] “toplum üyelerinden her biri kendini topluma terk eder ve varlığını, bütün kuvvetini müştereken genel iradenin emrine verir; ortak benliğini, yaşamını, iradesini bu anlaşmadan alır”. Hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığını gören insanlar ise bu güvence karşılığında bazı sınırlamalara rıza göstermişlerdir.[2]

Hak ve özgürlük kavramları çoğu zaman aynı anlamda kullanılmakla beraber,[3] aslında özgürlüğü daha geniş kapsamlı ve soyut, hakkı ise özgürlüğün özelleştirilmiş ve somutlaştırılmışı olarak anlamak gerekir.[4] Genel olarak, bir kimsenin isteyebileceği, ileri sürebileceği ve kullanabileceği bir durumu belirten hak kavramı, “devlet ve toplumun hukuk düzeni ve yasaları aracılığıyla güvence altına alınmış bir durum” olarak tanımlanabilir.[5] Başka bir deyişle, haklar “yazılı hukuk belgeleriyle, kanunlarla, hürriyetleri sağlamak için, kişiye tanınan yetkilerdir”.[6]

Anayasa, “devletin temel yapısını oluşturan organları, bu organların kuruluş ve işleyişlerini, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini düzenleyen üstün bir yasa”yı[7] ifade etmektedir. Bugün kullanılan anlamda devlet iktidarının sınırlanmasının hukuki belgesi[8] olan anayasalar, toplumsal dengeyi kurmakla ödevli bir “toplum sözleşmesi” sayılırlar.[9] Anayasa, temel hakları tanıdığı ölçüde, bu hükümlerin “kural” olması amaçlanmış olmakta ve “optimal etkilerinin sağlanması” anayasal bir zorunluluk olarak belirmektedir. Bu açıdan devlet, bir yandan temel hakları ihlal etmekten kaçınacak, öte yandan düzenleme yoluyla bunları somutlaştıracaktır.[10] Çağdaş anayasalar bu anlayış içinde, bir yandan devletin kuruluş, işleyiş ve yapısına ilişkin kuralları belirlerken, diğer yandan kişinin devlet gücü karşısında sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri güvence altına alarak, “siyasal iktidarı” sınırlama işlevini[11] gerçekleştirmek durumundadırlar.

Sosyal Hakların Anlamı

Sosyal haklar, “ekonomik bakımdan zayıf ve güçsüz olanların ve özellikle işçilerin haklarının ve çıkarlarının korunması, geliştirilmesi ve emek ile anamal arasındaki ilişkilerde bir güç dengesi kurulması için devletin gerçekleştirme sorumluluğunu üstlendiği ekonomik ve sosyal nitelikli ve özgürlükçü önlemlerin bütünü”[12] olarak tanımlanabilir.

Sosyal haklar, “ekonomik ve sosyal dengesizlikleri” azaltmaya yönelik[13] haklardır. Bu hakların amacı, ekonomik ve sosyal yönden zayıf olan kişi ve toplumsal katmanları, özel olarak korunması gerekli kişi ve grupları korumak, bunların maddi ve manevi varlıklarını geliştirmektir.[14] Sendika, toplu pazarlık ve grev hakkı gibi “klasik sosyal haklar”ın[15] yanısıra, çalışma hakkı, iş güvenliği ve işçi sağlığı hakkı, çocukların ve gençlerin korunması hakkı, sosyal güvenlik hakkı, mesleğe yöneltilme hakkı, çalışan kadınların ve ailenin korunması hakkı, adil çalışma koşulları hakkı, konut hakkı vs. haklar[16] da sosyal haklar arasında yer alırlar.

Sosyal haklar, klasik haklardan konumları bakımından ayrılırlar ve tanımlanırlar.[17] Her şeyden önce bu haklar, “kişisel haklar”a aykırı değildir. Sosyal haklar, klasik hak ve özgürlüklerin yerine geçmek için

değil, onları tamamlamak, birlikte olumlu bir senteze ulaşmak için öngörülmektedir.[18] Klasik haklar alanında daha çok “hak ve özgürlükleri zedelememe” ile yükümlü olan devlet, sosyal haklar alanında “somutlaştırma” işlevini yüklenecektir.[19]

Sosyal haklar ile kişisel haklar arasında bir “kaynak ortaklığı” bulunmaktadır ve her ikisi de insanın özüne bağlıdır. Aralarındaki fark ise oldukça ilgi çekicidir. Kişisel hak ve özgürlükler, “iktidara karşı” ya da daha geniş bir deyimle “devlete karşı” olduğu ve varlıkları da iktidarın “küçük dünyamıza karışmama”sına bağlı bulunduğu halde, sosyal hakların sağlanması ve korunması için iktidarın müdahalesi gerekli olmaktadır. Toplumun bir üyesi olan birey, bundan böyle iktidarın bir şeyler yapmasını bir “hak” olarak beklemektedir.[20]

Klasik özgürlüklerin, ferdin moral, entelektüel ve spiritüel gelişmesini sağlamalarına karşılık; sosyal haklar ferdin, en geniş anlamda maddi, ekonomik ve sosyal gelişmesini kolaylaştırırlar.[21] Sosyal haklar, ancak devletin toplumsal yapıyı düzenlemekle yükümlü olduğu kabul edilen bir rejimde etkili olabilir; bu da liberal anlayışı ve dünün polis devletini çok geride bırakan bir rejimi gerektirir.[22] Diğer bir ifadeyle, devlet klasik hak ve özgürlükler yanında, bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasını sağlamak amacıyla kişilere ekonomik ve sosyal haklar tanıma yolunu seçmişse, “sosyal” nitelik kazanmış demektir. Sosyal hakların esası, klasik özgürlüklerden faydalanmalarına imkan veren maddi koşulların bütün vatandaşlara sağlanmasıdır.[23]

Sosyal Devlet Anlayışına Geçiş

Sanayileşen toplumlarda özellikle iş gücü kitlesinin içine düştüğü durum, liberal devlet sisteminin öngördüğü tarzda toplum düzeninin korunamayacağını ve demokratik rejimin gerçekleşemeyeceğini göstermiştir. Fikir adamlarının baskısı ve değişen yaşam koşulları, liberal klasik ve siyasi demokrasiyi sadece özgürlüğe değil, eşitliğe de dayandırarak bireysel demokrasi felsefesinde köklü bir değişme yapmıştır. “Sosyal devlet” ve “refah devleti” formülleri bu değişimin ürünleri olarak ortaya çıkmıştır.

“Sosyal devlet”, genellikle “vatandaşların sosyal durumlarıyla, refahlarıyla ilgilenen, onlara asgari bir yaşam düzeyi sağlamayı ödev bilen devlet”[24] olarak tanımlanmaktadır. Sosyal devlet sistemi, “liberal devlet sisteminin siyasal demokrasi kurumlarını koruyarak, kendiliğinden gerçekleşmeyen sosyal ve ekonomik demokrasiyi devlet müdahalesi ile gerçekleştirmeyi öngören”[25] bir sistemdir. Diğer bir deyişle, kapitalist ekonomi düzenini koruyan, ancak gerek ekonomik gerekse sosyal gelişmeler açısından bu düzenin daha iyi çalışmasını sağlayıcı önlemlerin alınması gereğini duyan bir devlet sistemi[26] olmaktadır.

Sosyal haklar, ekonomik bakımdan zayıf ve güçsüz olanların ve özellikle işçilerin haklarının ve çıkarlarının korunması, geliştirilmesi ve emek ile sermaye arasındaki ilişkilerde bir güç dengesi kurulması için devletin gerçekleştirme sorumluluğunu üstlendiği ekonomik ve sosyal nitelikli ve özgürlükçü önlemlerin bütünü olarak ele alındığında; bu haklara anayasa ve yasalarında yer veren ve bunları içtenlikle yerine getirmeye çaba gösteren devlet “sosyal devlet”tir.[27]

Sosyal devletin başta gelen amaçlarından birisi, toplumdaki “sosyal ve ekonomik dengesizlikleri” azaltmaktır.[28] Sosyal devlet, ekonomik ve sosyal yaşama ağırlığını koyarak toplum yararına kendisinden beklenen ödevleri yerine getirirken “sosyal adalet ve eşitliği” gerçekleştirmeye çaba gösterecektir. Öte yandan, sosyal devlet kişinin özgürlüğünü sağlama görevini de yüklenmektedir. Bu amacın gerçekleştirilebilmesi için de bireylere sosyal haklar tanımaktadır.[29] Sosyal devlet anlayışı, II. Dünya Savaşı sonunda sosyal bir gerçek olarak ortaya çıkmış ve anayasalarda kendisini kabul ettirmiştir. Türk düşünce hayatında tam anlamıyla açık ve kesin sınır çizgisi 1960’ta çizilmiştir.[30]

Sosyal Hakların Pozitif Hukuka Girişi ve Gelişimi

Başlangıçta işçiyi korumaya ilişkin ilk yasalar ve iş mevzuatının oluşumuyla başlayan insan hakları kavramının içeriğinde ve devletin işlevinde sosyal yönde ortaya çıkan değişim giderek herkese “sosyal haklar” tanınmasını amaçlayan yeni bir ideale dönüşmüştür. Gerçekten, insan hakları bildirilerinde ve anayasalarda klasik hak ve özgürlükler listesine sosyal hakların eklenmesine tanık olunmuş, devlet ise o güne değin üzerine almadığı yeni görevler yüklenmiştir.

Nitekim, böyle bir anlayışın ışığı altında, XIX. yüzyılda başlamak ve zamanımıza kadar gelmek üzere, bir yandan insan hakları kavramının içeriğinde, öte yandan devletin işlevi anlayışında sosyal ve ekonomik yönden bir gelişme ve genişleme görülür.[31] İnsan, artık bireyci doktrinde olduğu gibi soyut ve varlık olarak değil, fakat içinde yaşadığı toplumun sosyo-ekonomik koşulları ile çevrili “ihtiyaç sahibi vatandaş” olarak ele alınır. Kendisine yalnızca devletin olumsuz müdahalelerine karşı ileri sürebileceği “negatif” özgürlüklerin değil, devletten olumlu bir hareket, bir hizmet ve yardım isteme yetkisini veren “pozitif” hakların da tanınması yoluna gidilmektedir.[32] Böylece, çağdaş demokrasinin hak ve özgürlük anlayışında büyük ve anlamlı bir değişiklik olmuştur. 20. yüzyıl demokrasisi artık “sosyal”dir ve “sosyal haklar” böyle bir köklü gelişmenin eseridir.[33]

Anayasalarda ve insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerde, klasik özgürlüklerin yanı sıra, sosyal ve ekonomik hakların da benimsenmesi, II. Dünya Savaşı sonrasında genellik kazanmıştır.[34] 1946 tarihli Fransız, 1947 tarihli İtalyan, 1949 tarihli Alman Anayasaları sosyal ve ekonomik haklara değişik şekillerde yer vermişlerdir. Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından 1948 yılında kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, bu hakları, “bütün halkların erişmeleri gereken ortak ideal”in bir parçası saymıştır. Bu akım, Avrupa Konseyi çerçevesinde ve 4 Kasım 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Andlaşması ve 18 Ekim 1961 tarihli Avrupa Sosyal Şartı ile 1973 yılında Helsinki’de başlayan ve oldukça uzun bir zamana yayılan toplantılar sonucunda 1 Ağustos 1975 tarihinde kabul edilen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Sonuç Belgesi’yle uluslararası hukukta devam etmektedir. 21 Kasım 1990 tarihinde imzalanan Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı, dünyada cepheleşme çağının ve Avrupa’da bölünmüşlüğün sona erdiğini açıklamakta; insan haklarına ve temel özgürlüklere dayalı demokrasiye olan bağlılık ile ekonomik serbestlik ve sosyal adalet yolu ile elde edilecek refaha duyulan güven vurgulanmaktadır.[35]

Türk Anayasalarında Sosyal Hakların Gelişimi ve Yorumu

Türkiye’de sosyal hakların doğuşu ve gelişmesi siyasal ve ekonomik yapının niteliklerine bağlı olarak oluşmuştur.[36]

Cumhuriyet’e kadar uzanan son 100 yılda lonca sistemi içerisinde Osmanlı Devleti’nin 1830’lardan itibaren sanayileşme çabalarına katıldığı görülmektedir.[37] Ancak bu gelişmeler içinde yabancı sermaye önemli bir yer tutmuştur. Lonca düzeninin bozulmasıyla bu güvencelerden yoksun kalan yeni sanayi işçileri, ekonomik durumlarını ve çalışma koşullarını düzeltmek amacıyla özellikle II. Meşrutiyet’ten sonraki yıllarda başlayan ve I. Dünya Savaşı yıllarına rastlayan döneme kadar, yabancı işverenlerin baskılarına rağmen giriştikleri işi bırakma eylemlerinde başarı gösterebilmişlerdir.[38]

Büyük ölçüde siyasi otoriteden elde edilen ödünlerle gerçekleştirilebilen bu başarı, bugünkü anlamda sendikal eylemlerden daha çok, esas itibariyle örgütlenmemiş, meslek ve işyeri işçi gruplarının oluşturduğu kısa süreli eylemler olmaktan öteye gidememiştir. Osmanlı yönetiminin çalışma hayatına karşı tutumunun başlangıçta yabancı işverenlerin etkisiyle baskıcı ve yasaklayıcı olmakla birlikte; sonradan düzenleyici ve yapıcı olduğu söylenebilir. Özellikle, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra çıkarılan yasalarla, çalışma özgürlüğü, çalışma hayatında koruyucu ve düzenleyici çerçevenin oluşturulması vb. konularda kısmen de olsa ciddi ve önemli düzenlemelere gidildiği söylenebilir.[39]

Sosyal hakların anayasalarda yer alması için Sanayi Devrimi’nin, demokrasinin, sosyal ve sosyalist düşüncelerin ve güçlü sendikacılık hareketlerinin doğması ve gelişmesini beklemek ve büyük bir dünya savaşı geçirmek gerekmiştir. Osmanlı Devleti ise bu oluşumlardan yalnız savaşları yaşamıştır. Dolayısıyla, Cumhuriyet öncesi dönemi kendi ortam ve koşulları içinde değerlendirmek daha gerçekçi ve doğru bir yargıya ulaşılmasını sağlayacaktır.[40]

1924 Anayasası

1789 tarihli Fransız İnsan Hakları Beyannamesi’nin etkisi altında hazırlanan[41] 1924 Anayasası’nın özgürlük anlayışı,[42] hemen hemen klasik demokrasi anlayışı ile iç içedir. “Hürriyetin herkes için sınırı, başkalarının hürriyeti ile sınırlıdır (m. 68)” diyen bu Anayasa’da klasik hak ve özgürlükler; yasa önünde eşitlik, kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünme, söz, yayım, yolculuk, akit, çalışma, mülk edinme, malını ve hakkını kullanma, toplanma, dernek kurma hakları ve özgürlükleri olarak ifade edilmiştir.[43] Anayasa, 1976 Kanun-i Esasisi’ne benzer şekilde, klasik hak ve özgürlükleri “kanuni güvence” altına almış, ancak bunların korunmasına ilişkin düzenlemelere yer vermemiştir.[44]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ