TÜRK-ALMAN İLİŞKİLERİ (1923-1945)

TÜRK-ALMAN İLİŞKİLERİ (1923-1945)

1. Giriş

Birinci Dünya Savaşı öncesi ve esnasında sıcak ilişkiye sahip olan iki devlet, savaşı kaybetmelerinden sonra bütün ilişkilerini bir süre askıya almak zorunda kaldı. Türk-Alman ilişkileri, Osmanlı Devleti ve İtilâf Devletleri arasında 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’yle biçimsel olarak sona ermişti. Mütareke’nin 23. maddesi, Türkiye’den, Almanya ile bütün ilişkilerini koparmasını istemişti.[1] Galip devletler, Türkiye’de geride kalan son Alman askerlerini 1918 yılı sonunda göz altına aldı. Alman büyükelçiliği, mütarekenin 23. maddesi gereği Aralık 1918’de İstanbul’u terk etti.[2]

Artık iki devletin ilişkisini, İtilâf Devletleri belirlemeye başlamıştı. Savaşın mütareke ile sona ermesinden sonra Türkiye’de görevli Alman subay, asker ve görevlilerinin Türkiye’yi terk etmesi istenmişti. Böylece bütün Almanlar, Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Yıllardan beri süregelen yakın ilişkiler, bir anda zorunlu olarak tamamen koparılmış oldu.

Almanların, İstanbul ve Türkiye’den taşınmaları zor oldu. Mütareke, Almanların İstanbul’dan ayrılmaları için 30 gün ve Asya Türkiyesi’nin uzak köşeleri için uygun süre verilmişti. Türkiye’nin uzak bölgelerinde yaşayan Almanların sayısı çok azdı.

Bir Alman görevli, Türkiye’nin uzak köşelerinde çalışan Almanların hayatlarını bulundukları yerlerde sürdürmesi için gayret eder. Sebebini ise, Almanya’ya geri dönecek bu insanların birtakım zorluklarla karşılaşabileceğidir: Bu insanlar yararına Almanya’da bir bütçe oluşturulmasının zor olacağı kanaatiyle, yeterli aracı bulunmayan ve toprağa bağlı Türkiye’de yaşayan Almanların burada kalmaları için uğraştım. Ama bu gerçekleşmedi,[3] der.

Mütareke, ayrıca merkez güçlerle bütün ilişkilerin bitirilmesini istedi. Türk hükümeti, bazı sebeplerden dolayı Müttefik temsilcilerine diplomatik ilişkilerin kesildiğini resmî olarak bildirmek istemedi. Türkiye, resmî bir yazı yazmadan sadece mütarekenin kopyasının büyükelçilere ulaşmasını sağladı.

Amerikalı bir misyoner, 1918 yılı sonbaharında Alman Christof Schubart’a “Hıristiyan katliamı dolayısıyla, savaşa girdiklerini” büyük bir coşkuyla söyler ve şöyle ilâve eder: “Almanya’nın, savaşı Türklerle birlikte kazanması yerine, savaşı yalnız kaybetmesi daha iyi olurdu.” Schubart ise, aynı kanaatte değildir: “Avrupa güçleri karışmaya başlamadan önce Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki ilişkiler çok kötü değildi. Kışkırtma, ilk olarak Batılı güçlerin Türkiye’nin parçalanması üzerine çalışmaya başlamasıyla ortaya çıktı. Doğu’nun Hristiyanları, Avrupalı güçlerin hırslı ve bencil politikalarının kurbanı oldu. Acıları için teşekkür etmeliler. Bugün de bir uzlaşma sağlayacakları yerde, Yunanlıları Türklere karşı savaşa sürüyorlar. Doğu, bütün inanç sahiplerine yeterli mekan sunuyor. AvrupalIlar ve Amerikalılar, müdahale etmeyi kesinlikle bırakmalıdır. Onlar, Doğu’nun halkını rahat bırakıp ve ilişki kurmalarına engel olmazlarsa çok iyilik yapmış olurlar.”[4]

Bu sözler, iki milletin birbiriyle olan samimi ilişkilerinin birer delilidir. Siyasi olarak Almanya olaylara menfaat açısından yaklaşsa da, insanlar samimi duygularını bazen ifşa etmektedir. Türkiye ile Almanya arasında, Milli Mücadele döneminde resmî ilişkilerin olmadığı görülmektedir. Resmî ilişkiler olmasa da, Alman milleti, Türkiye’de olup bitenleri yakınen takip etmeye çalışmıştır. Dünya Harbi’nden sonra 1918-1919 yıllarında Almanların, Türkiye hakkında doğrudan çok fazla malumat edinemediklerini görülmektedir. Ama gün geçtikçe diğer Batılı devletler üzerinden Milli Mücadele’nin seyrini yakınen takip etmeye çalıştıkları görülür. Hatta Türklerin galip gelmesine sevinenler olmuştur. Silâh arkadaşımız diye bahsetmişlerdir.

Ama dinî taassubu olan Alman ve gazeteleri, Yunanlıların sözde kahramanlık ve zaferlerinden zevkle bahsettikleri görülmektedir. Olaylara sadece dinî açıdan bakmadıkları zaman Türklerin davasında ne kadar haklı olduklarını kabul etmektedirler.

Türk Milli Mücadelesi, Birinci Dünya Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Sevr Antlaşması’nı değiştirme ve yok etme mücadelesidir. Türk Milleti bu mücadelesinde başarılı olmuş ve Sevr’i Lozan Antlaşması ile değiştirerek, Sevr’in geçersiz olduğunu tüm dünyaya kabul ettirmiştir. Almanya Birinci Dünya Savaşı sonunda imzaladığı Versailles Antlaşması’nı değiştirmek istediğinde ise, yeni bir dünya savaşının çıkmasına sebep olacaktır. Lausanne Konferansı üzerine L’Impertial de l’Est’in gazetenin Müdürü Leonce Florentin 7 Kasımda şunları yazıyordu: “Almanya, eski müttefikinin durumunu düzeltmesinden ve 1918 galip devletlerin, Türkçülük önünde diz çökmesinden açıkça memnundur.” Almanya, bu gelişmeleri, Fransa’ya karşı art niyetli politikasına ve öç alma umutlarına önemli bir fırsat görüyor.[5]

Birinci Dünya Savaşı sonunda mağlup olan Almanya’da rejim değişikliği yaşandı. Savaştaki başarısızlık iç politikaya yansıdı ve İmparatorluğun yerine 9 Kasım 1918’de Almanya’da Cumhuriyet ilan edildi. İlk Cumhurbaşkanı olarak da Friedrich Ebert seçildi. 11 Kasım 1918’de de Almanya mütareke imzalayarak savaştan çekildi.

Almanya, büyük savaşın ardından iç karışıklıklar yaşadı. 1918 yılı Kasım ayı başından itibaren Almanya’da sosyalist ayaklanmalar çıktı. Cumhuriyet’in ilanından sonrada bu ayaklanmalar devam etti. İhtilaller, darbeler uzun süre Almanya’nın istikrarını engelledi. Bu arada 19 Ocak 1919’da Kurucu Meclis seçimleri yapıldı. Bu seçimlerde Sosyalistler, Merkez Partisi ve Alman Demokrat Partisi en çok oy alan partilerdi.[6] Kurucu Meclis, 31 Temmuz 1919’da Weimar Anayasası’nı kabul etti.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra siyasi çalkantılarla birlikte iktisadi bunalımlar da yaşayan Almanya, uzun süre çok yüksek enflasyonla mücadele etti. Ancak savaş öncesinde sanayileşmesini tamamlamış olan Alman ekonomisi, bunalımların üstesinden gelmesini bilmiştir. Bunda, galip devletlerin Almanya’ya karşı uyguladıkları tavizkar politikaların rolü olduğu söylenebilir. Zira, şartları çok ağır olan Versailles Antlaşması hükümleri daha sonra hafifletilmiş ve Milletler Cemiyeti’ne girmesi ile Almanya’nın durumu iyileşmeye başlamıştır. Öyle ki, Hermann Pinnow, Almanya’nın Milletler Cemiyeti’ne girmesi ile ilgili olarak “Bu hadise, Almanya’nın harp mesuliyetinden kurtulduğunu ve bu cihetten de Versailles Muahedesi’ne hiçbir kıymet verilmediğini gösteriyordu” demektedir.

2. Türkiye Cumhuriyeti-Almanya İlişkileri (1923-1945)

Türk-Alman ilişkileri, yıkılan imparatorlukların üzerinde kurulan iki yeni cumhuriyetin ilişkileri olarak başlayacaktı.

Türkiye, cumhuriyetle beraber devlet ve toplum hayatında köklü değişiklikler yapmış, önemli inkılap ve kalkınma hareketlerine girişmişti. Bu hareketlerin başarı ile sonuçlanması için yurt içinde olduğu kadar uluslararası alanda da barış ortamına ihtiyaç vardı. Bundan dolayı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi ile hareket ederek inkılapları başarıya ulaştırmış, bütün dünyaya kendini kabul ettirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Almanya ile olan ilişkilerini de bu çerçevede ele almıştır. 1918-1922 yılları arasında Türk-Alman resmî ilişkileri mevcut olmamasının yanında bazı ferdî ilişkiler vardı. İki devlet arasında resmî ilişkilerin tekrar kurulması ilk olarak 1924 yılında gerçekleşti. O eski yakın ilişkilerin olduğu günleri yeniden oluşturmak ve iki devlet arasında koparılan ilişkileri yeniden sağlamak için 3 Mart 1924 tarihinde Alman-Türk Dostluk Antlaşması tekrar imzalandı.[7] Türkiye ile dostluk antlaşması yapmak üzere Alman hükümeti’nin Ankara’ya gönderdiği Bükreş Alman Elçisi Dr. Freytag, müzakereleri başarıyla tamamladı. Böylece Türkler ve Almanlar, eski samimi ilişkilerine yeniden sahip olmaya başladı. İki devletin, geçmişten devam edip gelen dostluğu sürdürmesi, kendi menfaatleri açısından önemlidir.

Almanya, antlaşmanın giriş bölümünde, Türkiye ve vatandaşlarla arasında barış ve dostluğun sağlanmasını istedi. Diğer maddelerde uluslararası hukuka uygun diplomasi ve konsolosluk ilişkilerinin yeniden düzenleneceği bildirildi.[8] Antlaşma 15 gün içerisinde İstanbul’da delegelerin onaylamasından sonra yürürlüğe girecekti. Türkiye’ye diplomatik görevlilerin gönderilmesi, antlaşmanın onaylanmasından sonra gerçekleşecek[9] ve böylece yeniden Türk-Alman diplomatik ilişkileri kurulmuş olacaktı.

Almanya bu antlaşma ile, kuracağı siyasi ve ticari ilişkilerin yanı sıra yalnızlıktan da kurtulmak istiyordu. Türkiye ile Almanya arasında resmî ilişkilerin yeniden başladığı sırada Almanya’da çok zor günler yaşanmaktaydı. Bir yandan savaş sonrasında bozulan ekonomisinin sıkıntıları, diğer yandan da Fransa’ya ödenen tamirat borçlarının Alman endüstrisine getirdiği yükler çok ağırlaşmıştı. Bu sıkıntılar yüzünden iç huzursuzluklar had safhaya ulaşmıştı.[10] Aynı zamanda tecrit edilmiş olmaktan kurtulmak için de çıkış yolu arıyordu.

Yeni ilişkilerle ilgili Büyükelçi Nadolny, şöyle yazmaktadır: “Savaştan sonra iki devlet arasındaki ilişkilerin beş yıl kesintiye uğramasından sonra 1924 yılı baharında tekrar diyalogun kurulmasıyla, çok yeni bir devletin karşıda durduğu görmemezlikten gelinemez. Özellikle Türkiye’de ortaya çıkan değişme o kadar çok kapsamlı ki, o yer ve mekanda bulunmadan kesinlikle anlaşılamaz. Mustafa Kemâl’in yiğitliği ve arkadaşlarıyla Osmanlı Halifelik İmparatorluğu’nun yıkıntılarından Türk Millî Devleti, külden çıkan anka kuşu gibi yükseldi. Bu genel olarak biliniyor. Vatan için büyük icraatın ünü, bütün dünyaya yayıldı ve dünya tarihinin bir parlak noktasını oluşturdu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ