TÜRK AHLÂKI

TÜRK AHLÂKI

Tarihte yer almış olan büyük milletlerden her biri medeniyetin bir dalında en yüksek noktaya çıkmıştır. Eski Yunanlılar sanatta, Romalılar hukukta, Yahudiler ve Araplar dinde, Fransızlar edebiyatta, Anglo-Saksonlar iktisatta, Almanlar musikî ile felsefede, Türkler de ahlâkta en zirve noktalara ulaşmışlardır.[1]

Türk tarihi, baştan başa ahlâkî faziletlerin sergilendiği, bugün bile hâlâ hatırlardan çıkmayan, Asya, Avrupa ve Afrika milletlerini titreten eşsiz şecaat ve cesaretlerinin çok büyük bir ırkî yetenek olduğunda şüphe yoktur. Fakat Türklerin şecaat ve cesaret dışında daha birçok meziyetleri vardır. Meselâ onlar mağlup ve mağdur milletlere, onların millî ve dinî varlıklarına dinî ve sosyal bağımsızlıklarını vermiş, fakat bu iyiliklerine karşı mağlup ve mağdur milletler, onların sağlamış olduğu hak ve imkânları Türklerin aleyhine kullanarak kapitülasyon denilen zincirlerle Türklerin elini kolunu bağlamaya ve onları boğmaya çalışmışlardır.[2] Halbuki büyük bir medeniyetin kurucusu ve üç kıtaya hükümran olmuş bu Türkler, her girdikleri ülkeye insan haklarını, din serbestliğini ve uygarlığı getirmişlerdir. Çünkü Türklerin üstün meziyetleri arasında çok yüksek bir zekâ seviyesiyle maddî ve manevî güzellikler, temizlik, dürüstlükle üstün bir teşkilatçılık gibi hususlar da önemli bir yer tutmaktadır. Bugün bile hâlâ, Türklerin terk ettiği ülkelerde medeniyet ve sosyal yaşayışın izlerinin canlılığını koruduğu görülmektedir.

Türk tarihinde Türklerin özellikle duyarlı olduğu iki temel husus vardır: Bunlardan biri ‘dinleri ve ahlâkları’ diğeri de ‘vatan sevgisi’dir. Onların özellikle gelişme ve yükselme dönemlerinde temel yönlendirici olarak sağlam bir inanç, köklü bir ahlâk üzerine dayandıkları görülür. Bu inanç ve ahlâkın zayıfladığı zamanlarda da Türk toplumunda çözülmeler baş göstermiş ve koca bir Türk devleti son bulmuştur. Demek oluyor ki, dünya üzerinde Türk hakimiyetini asırlarca canlı tutan ve hükümran kılan Türklerdeki ahlâk ve karakter üstünlüğü olmuştur.

Türklerin ahlâk ve karakterlerini temsil eden ahlâk alanlarını: ‘Şahsî veya Medenî Ahlâk’, ‘Aile Ahlâkı (Cinsel Ahlâk) ve Toplum Ahlâkı’, ‘Meslek Ahlâkı’, ‘Vatan Ahlâkı (Devlet Ahlâkı) ve Uluslararası Ahlâk’ olmak üzere dört başlık altında ele almaya çalışacağız. Çünkü Türk ahlâkında bu sıralamanın birbiriyle çok sıkı bir ilişkisi vardır.

1. Şahsî Ahlâk yahut Medenî Ahlâk

Şahsî ahlâk, ferdî ahlâk demek değildir; çünkü fert kişiliği yönüyle ahlâka konu olamaz. Şahsî ahlâkın esası, insanın gerektiğinde ferdiyetini şahsiyetine feda etmesidir. Zira ahlâkın amacı ferdiyetler değil, şahsiyetler meydana getirmek, başka bir ifadeyle, ‘sosyal toplumlarla birlikte ferdî şahsiyetler’[3] oluşturmaktır. Eski Türklerde bir kimse bir kahramanlık göstermedikçe bir şahsiyet sayılmazdı; hatta kendisine bir ad dahi konulmazdı. Çünkü eski Türklerde ferdî ruhun da bir değeri yoktu. Ancak toplumsal ve şahsî ruhun dereceleri vardı. Türk kültürünün esası da bu şahsiyete ve şahsiyetin kutsallığına dayanırdı. Buna bağlı olarak ortaya çıkan şahsî ahlâkın, biri olumlu, biri olumsuz iki temel kuralı ve gayesi vardı. Olumsuz olanı, insanın şahsiyetini saygıdeğer tanıyarak ona dokunulmamasıdır. Bu kuralların toplamına adalet ahlâkı da denilir. Adalet de, fertlere hiçbir şekilde tecavüz etmemektir. Cemiyet ve ferde karşı her türlü saldırı adalet ahlâkını ilgilendirir.

Olumlu olan şahsî ahlâkın kuralı ve amacı ise genel hukuk içinde yer alan görevler ile özel anlaşmayla ortaya çıkan görevleri kapsar. Bunların hepsi de Türklerde ferdî şahsiyetin kutsallığına dayanır.[4] Çünkü eski Türklerde Gök Tanrı “Sulh Tanrısı” olduğu gibi, aynı zamanda, adalet ve şefkat Tanrısı idi. Eski Türklerin dininde, şahsiyeti gösteren bazı semboller mevcuttur. Her insanda Yakut Türklerine göre, ‘Kut (Kuvvet)’[5] denilen ruh bulunur. Bu nedenle, insanın kutlu olması, keramet ve şahsiyet sahibi olması demektir. Bu bağlamda, madem ki şahsiyet kutsaldır; o halde, şahsiyete sadece saldırmamak yetmez, aynı zamanda ona sevgi ve saygı da göstermek, yardım da etmek üzerimize düşen bir borçtur. Bu nedenle Türk ahlâkında kan dökmek, insanlara, esirlere ve kölelere kötü muamele[6] hiçbir zaman hoş karşılanmamıştır. Türkler, sadece insanlara karşı değil, aynı zamanda[7] hayvanlara ağaçlara, hatta bitkilere karşı şefkat ve merhamet göstermişler; bunu sadece lafta bırakmamak için de birçok vakıflar, hanlar, hamamlar, köprüler, imaretler ve kervansaraylar inşa ettirmişlerdir.

Türk ahlâkında savaşta adam öldürmek zorunlu bir durumdur, fakat esirlere iyi ve insanca davranmak da değişmez bir görevdir. Savaş esnasında şahsî ahlâkın bazı ilkeleri vatan ahlâkı için feda edilmektedir. Savaş anında da olsa kan dökmek insan vicdanını sızlatmaktadır. Çünkü Gök Tanrı, sulh tanrısı olduğu gibi, aynı zamanda, adalet ve şefkat Tanrısıdır da.

Savaş anında vatanın kutsallığı, şahsiyetin kutsallığına uyduğundan, sadece “ferdî hayatın dokunulmazlığı” kuralı sarsılmış olmuyor; aynı zamanda, ‘ferdî mülkiyetin dokunulmazlığı’ da sarsılmış oluyor. Savaşa bütün millet tek vücut, tek aile, olarak katılma şuuruna hakim olması sebebiyle, savaş ve yoksulluk artınca, ferdî mülkiyete saldırı da artmış oluyor. Savaş ticareti çok büyük haksız kazançlar elde edilmesini sağladığından toplumun ekonomik ve ahlâkî kuralları da sarsılıyor.[8]

Calaud Farrere Türklerin şahsiyet ve meziyetlerinden bahsederken şu hususları özellikle vurgulamaktadır: “Türk erkeği içki içmez (Ermeni ve Rumlar hariç), ne bira ne şarap ve başka alkollü içki. Bu nedenle karı-koca arasında kavga döğüş olmaz, dayak görülmez, gözyaşı akmaz”.[9]

Namuslu birer Müslüman olan Türkler, tefecilik bilmezler, faiz dince zaten yasaklanmıştır. Fakat bu insanlar tefeci Ermenilerce alabildiğine soyulmuş, adeta derileri yüzülmüştür.[10] Müslüman Türkler arasında şahsî ahlâkı bozucu unsurlara karşı insanı en etkili koruma yolu olarak Kur’an ahlâkı görülmüştür. Çünkü İslâm’da şahsiyeti ruhun meydana getirdiği, onun ulûhiyet güneşinden ışık almış olduğu ayetle belirtilmektedir. “Sonra Allah onu düzeltip tamamladı ve bizzat kendi kudretinden ona ruh verdi.”[11]

Başka bir ayette: “İnsanoğlunu mükerrem kıldık”[12] buyrulur. İşte bu Kur’an’ın kazandırmış olduğu şahsiyet sayesinde insan yeryüzünde Allah’ın vekili, temsilcisi olarak tanınmıştır. Bu nedenle “şahsiyet, İlahî kaynaktan gelen bir esim, uluhiyetin insanlığa bağışladığı yüksek erdemlilik, Allah’ın insanlara bıraktığı kutsal bir emanet ve vekilliktir.”[13] Bundan da anlaşıldığına göre şahsiyet, ferde dıştan ve insan üstü bir kaynaktan verilmiştir. Din ise varlıkları kutsal ve kutsal olmayan diye iki kısma ayırmıştır. Tanrı ve O’na dayanan her şey kutsal, diğerleri ise değildir.

Eski Türklerde insan bir fert olduğu için değil, bir şahsiyet olduğu için değerlidir ve saygıya lâyıktır. Bu nedenle “bir Türk başlı başına bir millettir”.[14] “Türkler hayatlarını teşkilatlandırmakta gayet akıllı ve mahirdir.”[15] Önceleri toplumcu şahsiyetler olduğu için toplumlar kutsal sayılırdı. İşbölümü Türk toplumunda yaygınlaştıkça ferdî şahsiyetlerle birlikte fertler de kutsal tanınmaya başlandı.[16] Böyle bir şahsiyet, insanın medenîleşmesi, ferdin şahsiyet kazanmasıyla geçerlidir. Bu da ferdin şahsî ahlâka gereği gibi uymasıyla, yâni gerek kendi şahsiyetini, gerekse başkalarının şahsiyetini saygıdeğer tanıması ile mümkün olur.

Türkler çok namusludur, vefakârdır, dürüsttür, katı görünüşlüdür belki ama zayıflara ve iyi insanlara karşı inanılmayacak kadar yumuşaktır.[17] Yine Türkler her işlerini bizzat kendileri yaparlar; içleri, dışları birdir; içten pazarlıklı değillerdir; iyi karakterli ve merttirler; boş işlerle meşgul olmazlar, öyle kâğıt vs. gibi oyunlara ayıracakları pek vakitleri de yoktur; az uyurlar, en az zevk aldıkları şeylerden birisi de yemek yemektir; bunun için az yerler,[18] bir kere sevdiler mi tam severler; sevgilerini her hareketlerinde, her sözlerinde açığa vururlar.[19] Türklerin asla hoşlanmadığı ve hoş karşılamadıkları diğer hususlar ise, yalakalık, ikiyüzlülük, riya, söz getirip götürme, büyüklenme, başkalarının malına, ırzına, namusuna, canına göz dikmek ve yapılan bu işleri kitabına uydurarak helâl saymaktır.[20]

Türkler az konuşmaktan hoşlanır; ne kadar az konuşurlarsa da çevrelerinde o kadar fazla saygı uyandırırlar. Çünkü onlar dünyanın en geniş yürekli ve en sakin ve ağırbaşlı insanlarıdır, lüzumsuz telaşlanmaz ve tecessüs göstermezler; soğukkanlı, ama tedbirli, öyle lüzumsuz bağırma patırtı yapmazlar; çalışkandırlar; ağır ve yavaş hareket eder, bu ağırlık ciddiyetleri ve kendilerine olan özgüvenden kaynaklanır, kendilerinde doğuştan gelen bir disiplin ruhu mevcuttur.[21]

2. Aile ve Toplum Ahlâkı

Türkler aileye ve aile hayatına çok büyük önem vermişlerdir. Aile baba hakimiyetine dayanmakla beraber, kadının da ailede çok büyük bir yeri vardır. Kadın aile içinde erkeğin haklarına yakın, hatta bazı konularda onun haklarına eşit haklara sahiptir.

Eski Türklerde aşiret devrinde klanı temsil eden “sosyal aile” mevcuttu. Çeşitli aşiretler bir kavim devleti şeklinde birleşince ‘ev’ de sosyal aile özelliğini almış oldu. Ailenin bu şekline ‘ocak’ denir. İslâm öncesi Türk ailesinde biri atanın, biri büyükbaba ve annenin olmak üzere iki ‘man’ barınırdı. Aile fertleri Aile Tanrısı ile birlikte bir de Tanrı ve dişi Tanrı’ya ibadet ederlerdi. Doğu Türklerinde hâlâ ateşin sönmemesine dikkat edilmesi bundandır. Bu ateş eski Türklerde atalarının daima canlı olan ruhu, ailenin görünen sembolü, hem de mabudu durumundaydı. Onun içindir ki, bir insana en büyük beddua, ‘ateşi sönesice’, ‘ocağı sönesice’, ‘ocağın tütmesin hemi’dir. Aile ocağının ateşine ‘od ata’ denilirdi. Bu ateşi iki ruh taşır ki bunun anlamı eski Türklerdeki aile, baba ile birlikte ana soyuna da aynı değeri veren eşit haklara dayalı bir ailedir. Eski Türk ailesinde ailenin özel hakları baba ile ananın ortak kişiliğinde bulunur. Bu haklar esas itibarıyla ‘od ata’ ile ‘od ana’ya ait olup, karı ile koca bu haklara onlara vekaleten sahip olurlardı. Hakan ile Hatun da “Ay ata” ile “Gün ana”nın vekili ve temsilcisi oldukları için kamu haklarını kendilerinde toplarlardı. Çünkü eski Türk inancı ve töresine göre, ‘Ay ata’ ile ‘Gün ana’ evrenin; ‘Hakan’ ile ‘Hatun’ da insanlığın hakanı ve kraliçesi durumundaydı. Bu nedenle hükümet tarafından çıkarılan emirlerde ‘Hakan ile Hatun emrediyor ki.’ şeklinde ilân edilir; elçiler ikisinin huzurunda kabul edilirdi.[22]

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Yasemin Çin dedi ki:

    ALLAH/TANRI/YÜCE YARATICI GÜÇ; KUR’AN’da neler anlatıyor?
    Kur’an’ın gerçekleri hakkında!‏
    İslâm dininin ana/temel/TEK kaynağı Allah’ın son ilahi Kitabı KUR’AN, anlaşılmayı, anlamı sorgulanarak, düşünerek okunmayı beklemektedir. Arapça okutulma dayatma zulmü; anlaşılıp, yaşama uygulanabilir olmasında en büyük engeldir. Anlamadan okuyup üfürülecek, kehanetlerde bulunan ya da şifre çözmede kullanılacak bir Kitap asla değildir KUR’AN. “Kur’an’da, herşeyi bulamazsınız” diyenlere inat; Allah, pek çok ayetinde; “Kur’an’da hiçbir eksik bırakmadığını, herşeyi ayrıntıları ile ve örneklerle açıkladığını” söylemektedir. Şekilsellik, şekilsel ibadetler, kıl, kılık, kıyafet, değildir Kur’an’ın derdi! Kendi gibi yaratılmış kullara tapınmanın, onların önünde eğilip bükülmenin, okur-yazarlığı şüpheli din satıcılarına kulluk etmenin/onların boyunduruğu altına girmenin insan onurunu ayaklar altına aldığının, insan özgürlüğüne en büyük zararı verdiğinin uyarıları ile doludur.
    Kur’an’ın içinde VAR olan ALLAH, Söylemek istediklerini, okuyan kişinin samimiyetine, anlama kapasitesine göre, Allah’ın tek öğreticiliği ile; “din” adına, hadis/sünnet diyerek hikaye/rivayet anlatanlardan, sömürenlerden, kutsallaştırılmışlardan(?!) kurtarıp, özgürlüğünüze kavuşmanızı sağlar. Peygamberlerin ve kutsallaştırılmış kişilerin adı kullanılarak; her birinin tepesinde bir insanın bulunduğu mezhepler/dinler oluşturulmuş. Musa Peygamber-Yahudilik, İsa Peygamber-Hıristiyanlık, Buda-Budizm, Muhammed Peygamber-Sünnilik, Ali-Alevilik, daha sonra alt kollarda da, pek çok kişinin temsil ettiği tarikatlar, cemaatler, dergâhlar. KUR’AN(Âli-İmran,105)Mezhep,tarikat-cemaat ayrımına acı azap uyarısında bulunur! Kitap tek, Allah tek?!
    Peygamberimiz, Allah’a ulaşmada şirk aracı yapılmaktadır. Peygamberimiz sadece Allah’a ve Kur’an’a hizmet etti.
    Din sadece Allah’ındır. Allah’tan başkasına mı saygı göstereceksiniz? (Nahl,52) Ayet alıntıları-Mustafa Sağ-Evrensel Çağrı Kur’an meali
    “Din”, tüm hikaye / rivayet / hadis / sünnet / tefsir anlatıcılardan kurtarılıp; Allah’a ve Kur’an’a teslim edilmelidir! Kur’an, mezarlıkta, ölülere okunan Kitap olmaktan kurtarılmalıdır!!!
    “Din”in çıkar için kullanılması, Tanrı’nın mı, bizim mi sorunumuz ve bu sorunu Tanrı mı, biz mi çözeceğiz?!‏ Yasemin Çin

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al