TURGUT ÖZAL’IN DIŞ POLİTİKASI: TÜRKİYE’YE 21. YÜZYIL PERSPEKTİFLERİ

TURGUT ÖZAL’IN DIŞ POLİTİKASI: TÜRKİYE’YE 21. YÜZYIL PERSPEKTİFLERİ

Türklerin ’ulus-devlet’i olarak 19. yüzyıla ait, Avrupa kaynaklı ‘ulus-devlet’ projesini ‘Türkiye Cumhuriyeti’ adıyla hayata geçiren ve ‘Türklerin 20. yüzyılına’ silinmez bir damga vuran hiç kuşkusuz Kemal Atatürk idi. Yaşam süresi ve eylemleri, 21. yüzyıl takvimini göremeden 20. yüzyıl içinde kalan, ancak Türk dış politikasının 21. yüzyıl parametrelerini çizen ise, yine hiç kuşkusuz, Turgut Özal’dır.

21. yüzyılın daha çok başındayız. Üstelik, Turgut Özal’ın sahneden çekilmesinden bu yana geçen süre, Türkiye’nin Sekizinci Cumhurbaşkanı’nın tarihteki yerini doğru biçimde belirlemeye imkan verecek ve serinkanlı bir değerlendirmeyle onu yerine oturtabilecek kadar, tarih yazımının genellikle öngördüğü mesafeyi katetmiş de değil. Turgut Özal’ın yaşam süresinde sahada ve sahnede olan ulusal ve uluslararası aktörlerin birçoğu siyasi rollerine devam ediyorlar. Dahası, onun dış politika anlayışını biçimlendiren ve etkileyen uluslararası konular ve sorunların birçoğu da gündemde yerli yerinde duruyorlar. Yine de, Türk dış politikasının, 21. yüzyılın ilk çeyreğine ya da en azından ilk on yılına yansıyacak eğilimlerinin, siyasi eylemini geçen yüzyılda tamamlamış olan Turgut Özal’ın vurgulamalarını taşıdığı 2000 yılından itibaren görülebiliyor, sezilebiliyor.

“Türkiye’nin Sekizinci Cumhurbaşkanı, bir ülkenin tarihinde bireylerin, ülke ve toplumun kaderine etki edebileceğinin olağanüstü parlak örneklerinden biriydi. Dünyanın ne yönde ve nasıl değiştiğini, Türk elitinin neredeyse tümünden daha hızlı ve doğru biçimde algılamış ve keskin bir vizyonla ve büyük ölçüde ‘volontarizm’le Türkiye’ye yön çizdirmişti.”[1]

Turgut Özal’ın Türkiye’nin 21. yüzyılı için öngördüğü perspektifleri saptamadan, Türk dış politikasının parametrelerini nasıl ve niye öyle anladığını kavramak mümkün olamaz. Özal’ın, Türk dış politikasının (ve dolayısıyla kendi dış politika çizgisinin) başlıca vektörlerini aydınlatacak nitelikteki ‘21. yüzyıl için Türkiye vizyonu’ teorik çerçevesi en geniş hatlarıyla 4 Haziran 1992’de Üçüncü İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı açış konuşmasında çizilmişti:

“Ben, ‘önümüzdeki on yıl içinde Türkiye’nin ana hedefi, sayıları nihayet onu-onbeşi geçmeyen ileri ülkelerden biri olmaktır,’ diyorum. ‘Türkiye, birinci sınıf ülkelerin arasına girmelidir ve girebilir,’

diyorum. Bu ana hedefin fizibilitesi vardır. Çünkü birinci sınıf büyük devlet olabilmenin şartlarından birincisi, iyi bir coğrafi konumda bulunmak, yeterli büyüklükte, nitelikti nüfustur. Türkiyemizin coğrafi konumu fevkalade avantajlıdır. On yıl sonra biz, önde gelen bir ülke olmaya namzet bir nüfus potansiyeline sahip olacağız. Bu, bizi Avrupa’da ikinci ülke yapacaktır.

Üçüncüsü, gelecek on yıl, Türkiye’nin önüne çok büyük istikbal açan bir dönemdir.

Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar Müslüman ve büyük kısmı Türk olan yeni devletlerle birlikte kendi gücümüzü daha tesirli hale getirebiliriz. Bu fırsatı iyi kullanabilirsek akılcı, gerçekçi, hakkaniyetli yöntemlerle işbirliğini ilerletebilirsek, hem biz hem de bu kardeşlerimiz dünya üzerinde önemli bir gruplaşmanın etkili fertleri olarak ortaya çıkabilirler.

Bunlar bize Allah’ın bahşettiği büyük imkanlardır, büyük avantajlardır. Bu avantajları mutlak surette kullanmalı, gücümüzü kuvveden fiile çıkarmalıyız… Ciddi hatalar yapmazsak, 21. yüzyıl Türklerin ve Türkiye’nin yüzyılı olacaktır.”[2]

Turgut Özal’ın, özünde bir Türkiye algılaması ve 21. yüzyılın uluslararası sistemini tahminine dayalı ve Türk dış politikasına bir 21. yüzyıl prizması sunacak nitelikteki bu sözlerinin, bir Türk devlet adamının ‘milli dürtüler’le harekete geçen bir ‘temennisi’nin ötesinde, objektif bir gözlemi ifade ettiği, yıllar sonra çeşitli uluslararası şahsiyetlerin Türkiye’ye ve 21. yüzyıla bakış açılarıyla ortaya çıkmıştır. Bunların başında, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle oluşan ‘tek kutuplu uluslararası sistem’in tepesine yerleşen, ‘tek süper devlet’ Amerika’yı 20. yüzyıldan 21. yüzyıla taşıyan Başkan Bill Clinton geliyor.

Clinton, tarihe belge niteliğinde düşecek ve birbirinin ardına yaptığı iki konuşmada Türkiye’nin 21. yüzyıl için taşıdığı ‘merkezi rolü’, Turgut Özal’ınkini andıran bir değerlendirmeyle vurgulamıştır. Berlin Duvarı’nın yıkılışının 10. yıldönümü münasebetiyle 8 Kasım 1999’da Washington şehrinde Georgetown Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:

“Gelecek yüzyılın (21. yüzyıl) büyük ölçüde, Türkiye’nin kendisinin, kendi geleceğini, bugünkü rolünü ve yarını nasıl tanımlayacağı ile biçimleneceğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye, Avrupa, Orta Doğu ve Orta Asya’nın kavşağında bulunmaktadır; ve gelecek, eğer Türkiye, istikrarlı, demokratik, laik bir İslam ulusu olarak, tümüyle Avrupa’nın bir parçası olursa daha iyi biçimlenecektir.”

Clinton, Türkiye ve Türkiye’nin kişiliğinde yaklaşan yeni yüzyıldaki uluslararası sistemin mimarisine ilişkin bu gözlemini bildirdikten bir hafta sonra, Ankara’da TBMM’de yaptığı ‘tarihi’ konuşmada, bu gözlemini daha da açarak şu hususlara işaret etmiştir:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıldığı ve yeni bir Türkiye’nin ortaya çıktığı dönemin gelişmeleri bu yüzyılın (20. yüzyıl) tarihini tümüyle şekillendirmiştir. Bulgaristan’dan Arnavutluk’a yeni uluslara doğmuş, ve-ilk Balkan savaşı ve Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Orta Doğu ve eski Yugoslavya’da günümüzün mücadelelerine uzanan-değişen sınırlar, gerçekleşmemiş ihtiraslar ve eski nefretlerin karmaşasından bir yeni çatışma yüzyılı fışkırmıştır. Türkiye’nin geçmişi, 20. yüzyılı anlamanın anahtarıdır. Ama daha önemlisinin, Türkiye’nin geleceğinin 21. yüzyılı biçimlendirmekte tayin edici olacağı düşüncesindeyim.”

Aslında Clinton’un, Turgut Özal’ın öngörülerini ve bu öngörüler ışığında Türk dış politikasına yön çizme gayretlerini doğrulayan gözlemlerinden daha önce, Özal’ın yaklaşımı, jeopolitik kriterlerle dünyanın yeni oluşumunu değerlendiren uzmanlar tarafından paylaşılmıştı. Bunlardan biri, 1980’lerin sonunda Fransa’nın Ankara Büyükelçisi olarak Türkiye’yi yakından gözlemiş ama asıl uluslararası şöhretini bir Orta Doğu uzmanı olarak yapmış olan Eric Rouleau’dur. Rouleau, Özal’ın ölümünden bir süre sonra itibarlı Amerikan dış politika dergisi Foreign Affairs’de Türkiye ile ilgili yazısında şu görüşü vurgulamıştı:

“Özal’ın kanaatleri, yeni uluslararası durumun jeopolitik ihtiyaçlarına gayet iyi uyuyordu. Berlin Duvarı’nın yıkılışı Türkiye’nin çift kutuplu dünyada uzun süredir devam eden stratejik rolünü sona erdirdi. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve bunu izleyen Orta Asya cumhuriyetlerinin bağımsızlığı Türkiye’nin gözlerini, kuzey sınırlarının ötesinde Müslüman-Türki diller konuşan 150 milyon civarında kardeş unsurun meskun bulunduğu geniş topraklara doğru açtı. Klastrofobi yılları birdenbire sona erdi.”[3]

Özal’ın sahneden çekildiği 1993 yılında Amerika’nın Türkiye, Orta Doğu ve Orta Asya uzmanlarından Graham Fuller şunları yazmıştı:

“Geçen on yılın gelişmeleri Türkiye’yi Orta Doğu’nun jeopolitik ön cephesine itti. Bu gelişmeye birçok faktör katkıda bulundu. Bunların en başında, Sovyetler Birliği’nin bir gecede beklenmedik biçimde yıkılışı ve imparatorluğunun parçalanması geliyor. Türkiye, bu muazzam olaydan, Geniş bölgelerin Sovyet denetiminden ani kurtuluşu, uzun zamandır kendisine kapatılmış bölgelerde; Balkanlar’da, Kafkasya’da, Karadeniz havzasında ve Orta Asya’da derhal bir oyun alanı sağladığı için, Türkiye, bu muazzam olaydan kârlı çıkan bir numaralı ülkedir.”[4]

Geoffrey Kemp, “Soğuk Savaş’ın sonu ve Sovyetler Birliği’nin dağılışıyla gelen değişiklikler Avrupa ve Orta Doğu’nun stratejik cephe hatlarını radikal biçimde değiştirmiştir. Türkiye, şimdi kendisini, değişen çevrenin periferisinde değil merkezinde bulmaktadır. Balkanlar’da çok önemli bir role sahip, bir kilit Akdeniz gücüdür”[5] saptamasıyla, ‘Özalist parametreler’in isabetini teyid edenlerin arasına katılmıştır.

Richard Holbrooke, daha da ileri giden vurgulama ile “Soğuk Savaş’tan sonraki Türkiye, Soğuk Savaş dönemindeki Almanya’ya eşittir; farklı çıkarların kesiştiği bir pivot ülke.”[6]

Keskin jeopolitik öngörü ile, ‘21 yüzyılı Türklerin ve Türkiye’nin yüzyılı’ yapmak üzere bir ‘vizyon’ ve dolayısıyla bu ‘vizyon’a dayalı bir ‘misyon’ belirleyen Turgut Özal için, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan Orta Asya’nın ‘Türk’ cumhuriyetleri Türkiye’ye, paha biçilmez bir ‘dış politika kozu’ sunmaktadırlar. Ancak, buradan Özal’ın Türkiye’ye temel dış politika yönelimi olarak Asya yönünü işaret ettiği sonucu çıkartılamaz. Özal, Türkiye’ye ‘ana hedef’ olarak ‘dünyanın sayıları onu- onbeşi geçmeyen ileri ülkelerinden biri’ olmayı işaret ediyor. Özal, bu nitelikteki ülkeleri ‘birinci sınıf ülkeler’ olarak tanımlıyor ve Türkiye’nin bu ülkeler arasında sadece ‘girmesi’ gerektiğini bildirmekle kalmıyor, ‘girebileceğini’ belirtiyor.

Bu noktada, ‘akılcılık, gerçekçilik ve hakkaniyet sahibi olmak’ gibi dış politika yöntemlerinin geçerli olacağına temas ediyor. Bu bakımdan, Turgut Özal’ın Türkiye ve ‘Türkler’ için sunduğu ‘21.yüzyıl vizyonu’ bir hayal ya da bir ‘hayalperest proje’ olmaktan ziyade Realpolitik’in keskin ölçüleriyle ‘idealizm’in ‘ilkeleri’nin optimal bir bileşimine dayandırılmış olmaktadır.

Turgut Özal’ın Türkiye için ‘ana hedefi’, dünyanın ‘birinci sınıf ülkeleri’ne, yine kendi deyimiyle ‘sayıları onu-onbeşi geçmeyen ileri ülkeleri’ arasında yer almak olduğu için, bu, Türkiye ve Türklerin yüzyıllardır temel Batı (daha somut ifadeyle Avrupa) vocation’unu değiştirmiyor.

Özal’ın bu ‘ana hedef’ ve ‘temel vocation’a yönelik ‘akılcı ve gerçekçi’ yöntemler ile bakış açısı şu anlatımında, kendine özgü diliyle, açıkça yansımaktadır:

Gerçekçiliği hiçbir zaman hayatımda bırakmadım. Gerçek çözüm bu, gerçek nokta bu, diye de pratik çözümleri de hiçbir zaman bırakmadım. Ben, komplo teorilerinin yerine gerçekleri ararım. Yok Amerika şöyle düşünüyormuş, yok Türkiye’yi böyle yapacakmış. Bunların hiçbirinin doğru olmadığını bilirim ben. Özellikle dış politikada tezinizi anlatırken kavga etmek hiçbir sonuç getirmiyor. Tezinizi anlatırken hem gerçekçi, hem de ikna edici olmanız şarttır. Batı’nın aradığı budur.

Batılı veya istediğiniz kadar Hıristiyan yetişme tarzı deyin, ayrı bir yetişme tarzı. Bizim yetişme tarzımız bundan farklı. Ama biz bu yetişme tarzları arasındaki farkları bilerek, o ikisi arasındaki imtizacı kurmamız lazım.

Batı’ya meseleleri anlatmak bizim bakımımızdan daha kolay olabilir. Yani orada da gerçekçi olmak lazım, hayalperest olmamak lazım.”[7]

Türkiye jeopolitiğinin ‘sui generis’ özellikleri, Türk dış politikasının ‘esas yönü’ konusunda açmazlar doğurmaya müsaittir. Bu ‘esas yön’ ancak Türkiye jeopolitiğinin bu ‘sui generis’ durumunu açığa çıkarak ve bir ‘vocation’ sınavına tabi tutacak gelişme, 1990’da patlayan Körfez Krizi oldu. Türkiye, tarihi ve kültürel bağlarla çok yakından ilişkide bulunduğu ve en önemli ticari ortaklarından biri olan Irak ile yakın müttefiki, mensup olduğu kolektif güvenlik sisteminin yönetici konumunda bulunan Amerika arasında kaldı. Tutacağı taraf ya da hatta benimseyeceği ‘tarafsızlık’ davranışı, Türk dış politikasının 21. yüzyıla yönelik ‘esas yönü’nü belirleyeceği gibi, dış politikaya ilişkin ‘değerler sistemi’ndeki aidiyetini de gösterecekti.

Turgut Özal, bu ‘açmaz’ ve dış politika sınavı karşısında Irak’a karşı, Türk dış politika gelenekleri açısından hayli tartışmalı ama gayet net bir tavır aldı ve bu tavrı şu cümlesiyle açığa kavuşturdu: “Irak’ın yanında yer almaya veya tarafsız kalmaya dayanamayız. Hem Amerika, hem de Batı ile aramız açılır. Bu mümkün olamayacağına göre, hızlı ve akıllı davranmak şart.”[8]

Turgut Özal, ‘21. yüzyılı Türkiye ve Türklerin yüzyılı yapma’ ufkunu gerçekleştirmeye yarayacak ve Türkiye’yi ‘sayıları onu-onbeşi geçmeyen dünyanın birinci sınıf ülkeleri’ arasına dahil etme projesinin hizmetine girecek olan dış politikanın izleyeceği güzergah, kullanacağı enstrümanlar ve genel dış politika stili konusunda, paradoksal biçimde, Türk dış politika elitinin direnmesiyle karşılaştı. Paradoksal biçimde, zira Türk dış politika eliti de, geleneksel olarak ‘Batı yönelimli’ idi. Buna rağmen, Özal ile Türk dış politika eliti ve özellikle kurum olarak Dışişleri Bakanlığı’nın eğilimleri, uyumu ve yaklaşımı birbiriyle örtüşmedi.

Bunun bir sebebi şu satırlarda yatıyor: Türk eliti Varşova Paktı’nın ortadan kalkması üzerine NATO’nun işlevlerinin temelden ve bunun bir ‘kanat ülkesi’ olarak kendi önemini azaltacağı ve dış güvenliğinin olumsuz etkileneceği kanısındaydı. Özal’ın ‘Türkiye projesi’ ile Türk elitinin dış politika kaygıları birbirine ters düşüyordu. Özal, ne kadar ‘pro-aktif’ bir dış politikadan yana idiyse ve bu nedenle ‘revizyonist’ bir dış politikayı benimsemekteyse, Türk eliti o ölçüde ‘reaktif’ ve hiçbir dönemde duymadığı kadar derin kaygılar içinde, önündeki belirsizliklerden büyük bir ürküntüye kapılarak, ‘konservatif-muhafazakar’ bir dış politika takip etme eğilimindeydi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ