TUĞRUL BEY ZAMANINDA SELÇUKLU-ABBÂSÎ İLİŞKİLERİ

TUĞRUL BEY ZAMANINDA SELÇUKLU-ABBÂSÎ İLİŞKİLERİ

Tarihin kaydettiği en eski milletlerden biri olan Türk milletinin tarihi bazı özellikleriyle temayüz etmiştir. Nitekim tarihçilerin kabullerine göre; Türk tarihi ve Türk kültürünü belirli bir coğrafya ile sınırlandırmak oldukça zordur. Oysa biz biliyoruz ki; Türklerin ana yurdu veya ata yurdu Orta Asya olduğu halde tarihin çeşitli dönemlerinde Türk milleti çok değişik sebep ve maksatlarla bu coğrafyanın dışına çıkmış ve Orta Asya’dan Balkanlar’a ve Orta Avrupa’ya, Anadolu ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya, Sibirya’dan Hindistan’a kadar çok geniş sahalarda hükümran olmuş ve değişik isimlerle anılan devletler kurmuştur. Kurduğu bu devletler sayesinde bu bölgelerde yaşayan toplumların tarihine ve kültürüne derin izler bıraktığı gibi Türk tarihi ve kültürü dünyanın değişik coğrafyalarına yayılabilme imkanı bulmuştur.

Elbette Türk tarihinin bu denli yaygınlık kazanmasında, nüfus kesafeti, kuraklık-kıtlık, otlak darlığı, din ve inançların tesiri ve benzeri sebeplerle gerçekleşen Türk muhaceretinin büyük payının olduğu söylenebilir. Fakat bunun yanında, Türk cihan hakimiyeti ideali, Türk milletinin bağımsızlığına düşkün olması, sahip olduğu hükümdarlık anlayışı, devlet kurmadaki kabiliyeti, tecrübesi ve başarısı gibi, Türk milletinin tarihî, kültürel, sosyolojik ve psikolojik özelliklerinin bu yaygınlığa katkıda bulunduğunu düşünebiliriz.

Ancak, her ne sebeple olursa olsun, Türk tahine baktığımızda, umumiyetle Türk milletinin ve devletlerinin hareketinin ve yönünün Orta Asya’dan Batıya doğru olduğu ve dolayısıyla askeri ve siyasi faaliyetlerinin de bu istikamette geliştiği dikkat çekmektedir. Mesela, kanaatimizce Selçuklu Devri ve Selçuklu Devleti’nin faaliyetleri ve durumu bu tespite uygun bir örnek oluşturmaktadır. Zira Selçuklular, Maveraünnehir ve Horosan’da ortaya çıkmış fetihlerle batıya doğru ilerleyerek İran, Irak, Suriye, Anadolu coğrafyasına egemen olmuşlar ve hem gerçekleştirdikleri siyasi, askeri, idari, sosyal ve kültürel faaliyet ve uygulamalarıyla Türk, İslam ve dünya tarihlerine yön verip, derin izler bırakmışlar, hem de oynadıkları rollerle İslam sonrası Türk tarihinin önemli bir kavşağını ve kesitini meydana getirmişlerdir.

Öte yandan, günümüz devletlerinde görüldüğü üzere, tarihte kurulmuş devletlerin, hanedanların da kendi yönetimlerini, varlıklarını, menfaatlerini, hakimiyetlerini ve hatta inançlarını korumak, ideallerini ve hedeflerini gerçekleştirmek, hakimiyet alanlarını genişletmek için temel stratejileri ve siyasetleri olagelmiştir. Devletler açısından bu strateji ve siyasetler, içe dönük olabileceği gibi dışa dönük, yani içinde bulunduğu coğrafyada bulunan komşu devlet ya da siyasi, askeri ve hatta dinî teşekküllerle kuracağı veya kurduğu münasebetler belli temeller ve amaçlar üzerine bina edilebilir.

Bu genel tespitten hareketle, Selçuklu Devleti’nin ortaya koyduğu siyasi ve askeri faaliyetlerini dış siyasetini ve komşu devletlerle münasebetlerini incelediğimizde; aşağıda belirteceğimiz üzere, kendilerinin içinde bulunduğu veya hakimiyet kurmayı düşündükleri coğrafyanın reel gerçeklerine ve kendi plân ve gayelerine paralel ve uygun hareket ettikleri sonucuna varabiliriz. Nitekim Selçuklular, hakim oldukları ve olacakları bölgelerdeki mevcut Abbasi, Fatımi, Büveyhi ve Bizans gibi zamanın belli başlı devlet ve güçlerini ve onların özelliklerini, birbirleriyle ilişkilerini dikkate aldıklarını ve doğrudan bu unsurlara yönelik -Selçuklu Batı Siyaseti olarak adlandırılan- bir siyaset takip ettiklerini söyleyebiliriz. Biz de bu araştırmamızda; kaynaklardaki bilgilerin ışığında; Tuğrul Bey zamanında (H. 429-455/M. 1037-1063) Selçuklu Devleti’nin batı siyasetinin, bize göre, en önemli unsurunu oluşturan Abbasi-Selçuklu münasebetlerini incelemeye çalışacağız. Tabii bunu yaparken, Selçuklu-Abbasi münasebetleri ve yakınlaşmasının tarihi, siyasi, dinî, askeri zeminine işaret ederek, münasebetlerin seyrine ve Selçukluların Abbasi-Sünni İslam yanlısı, Fatımi-Büveyhi karşıtı siyasetinin gelişimine dâir örnekler vermeye gayret edeceğiz.

Ancak, Abbasi hilafeti ile Selçuklular arasında münasebetlerinin tam olarak anlatılabilmesi için, kanaatimizce, başlangıçtan itibaren Halife el-Kaim ile Selçuklu sultanı Tuğrul Bey arasında cereyan eden münasebetlerinin seyrinin ortaya çıkarılması gerekmektedir.

Buradan hareketle öyle sanıyoruz ki; bu hususlar, el-Kaim ile Tuğrul Bey arasında vuku bulan diplomatik yazışmalar ve elçilik teatilerinin titizlikle takibiyle mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Fakat ne var ki, el-Kaim ile Tuğrul Bey arasında gidip gelen mektupların muhtevasını tam olarak ortaya koyacak metinlerin hepsi maalesef kaynaklarımızda yer almamaktadır. Tarihi kaynaklar bu mektuplardan ya kısa parçalar nakletmekte ya da sadece bize bu mektupların yazıldığından bahsetmektedirler. Bu durumda, hareket alanımız iyice daralmaktadır. Ama her şeye rağmen biz yine mevcut bilgilerin ışığı altında cereyan eden olaylar arasında bağlar kurmaya çalışarak konuyu aydınlatmaya çalışacağız.

Bu konuya geçmeden önce, Selçuklu Devleti’nin tarih sahnesine çıktığı dönemde, yani H.V/M. XI. asrın ilk yarısında Abbasi hilafetinin ve İslam dünyasının içinde bulunduğu siyasi, dinî, askerî, sosyal ve ekonomik duruma ve şartlara bakmamız yararlı olacaktır. Zira Selçuklu-Abbasi münasebetlerinin hangi ortam ve şartlarda oluşup geliştiğini ve bunların ilişkilere nasıl yansıdığını görebilelim.

Selçuklu-Abbasi Münasebetlerinin Zemini ve Mahiyeti

Bu açıdan söz konusu devre bakıldığında İslam dünyasının durumu hiç de iç açıcı değildir. Zira İslam dünyası, birlik ve istikrardan yoksun olup, siyasî, dinî ve mezhebî bakımdan bölünmüş ve parçalanmış haldedir. Buna paralel olarak İslam coğrafyasının her köşesinde dinî, siyasî ve askerî açıdan sürekli hakimiyet ve iktidar mücadeleleri cereyan etmekte ve iç çekişmeler yaşanmaktadır.

Nitekim İslam dünyası, dinî-siyasî otorite bakımından temelde iki ana eksene ayrılmış vaziyettedir. Bunlardan biri, toplam Müslüman nüfusun çoğunluğunu oluşturan ve sünnî İslam anlayışını benimseyen kesimlerce tüm Müslümanların meşru dinî ve siyasî otoritesi ve mümessili olarak kabul edilen, Doğu İslam dünyasında egemen olduğu varsayılan Bağdat-Abbasi hilafetidir. Hiç olmazsa en azından o dönemde Bağdat’ın doğusunda kalan İslam coğrafyasında dinî ve siyasî otoritenin sahibi olması umulan Abbasi hilafeti, gerçekte h. 334/m.945’ten beri bu bölgede fiilen siyasi, askeri ve ekonomik gücü ellerinde tutan Büveyhi emirlerinin tasallutu ve tahakkümü altındadır. Bu nedenle Abbasi halifeleri siyasi, askeri ve ekonomik gücünü ve yetkilerini kaybetmiş haldedir. Fakat yine de halifeler -özellikle el-Kadir Billah H. 381/M. 991’den itibaren- içinde bulundukları durumdan kurtulmak, yani, Büveyhi emirleri karşısında kaybettikleri güç ve yetkilerini yeniden kazanmak için çalışmaktadırlar. Çünkü, Şii-Büveyhi emirleri, inançları gereği Abbasi hilafetinin meşruiyetine inanmıyor ve onları gasıb olarak kabul etmektedir. Ama buna rağmen, Büveyhi emirleri yine de siyasî menfaatlerini ve iktidarlarını koruyabilmek için sembolik de olsa Abbasi hilafetinin mevcudiyetine müsaade etmişlerdi. Ayrıca yine Abbasiler, Şii İslam inancına mensup Müslümanların meşru tanıdığı rakip Fatımî hilafetinin ya da devletinin tehdidine ve husumetine maruz durumdadır.

Doğuda hal böyleyken, Batı İslam dünyasının dinî, siyasî, askerî hakimiyeti Fatımî hanedanının elindedir. Oysa Fatımiler, imametin/hilafetin Hz. Ali ve onun sülalesine ait olduğu inancıyla ve kendilerinin Hz. Ali-Hz. Fatıma soyundan geldikleri iddiasıyla Abbasi hilafetini gayr-i meşru ve gasıb kabul ve ilan ederek onları yıkıp, tüm Müslümanları yegane meşru dinî ve siyasî lideri olma talebiyle önce h.296/m.909’da Kayravan’da ortaya çıkmışlar ve devletlerini kurmuşlar ve h.358/m.968’de Kahire’yi ele geçirerek başkent yapmışlar, Mısır, Suriye, Hicaz ve Kuzey Afrika bölgelerine hakim olmuşlardır. Böylelikle Fatımiler, Abbasiler aleyhine önemli başarılar elde etmişler ve inançlarının gereği her yolda mücadele ederek onları yıkmak için çalışmaktadırlar.

Bu iki dinî-siyasî eksene bölünmenin yanı sıra, İslam dünyası siyasi bakımdan da son derece parçalı bir vaziyettedir. Bu bağlamda doğu İslam dünyasında Karahanlılar, Gazneliler, Samaniler, Büveyhiler, Ziyariler, Sincuriler, Bavendiler, Kakuiler, Mervaniler, Ukayliler, Mezyediler, Hamdaniler ve Karmatiler gibi devlet ve hanedanlar vardı. Bunlardan Karahanlılar ile Gazneliler Türk ve Sünni İslam anlayışını benimsemiş ve Abbasilere tabii olmuşlardı. Buna karşılık Büveyhiler, Samanoğulları (hükümdarlarından bazısı), Mezyediler, Hamdaniler ise Abbasi coğrafyasında hüküm sürmelerine rağmen Şii İslam anlayışına mensup ve etnik bakımdan da İran’lı veya Arap idiler.

Bu siyasî bölünmeye ilaveten İslam dünyasında; bir tarafta Maturidi-Eş’ari, Hanefi, Maliki, Hanbeli, Şafii gibi Ehl-i Sünnet itikadi ve fıkhi mezhepleri; diğer tarafta ise Şia ve Gulat-ı Şia adları altında İsmaili, Batını, Dürzi, Nusayri vb; bunların dışında Mutezile, Kaderiye, Cebriye, Mürcie, Mücessime, Kerramiye vb. pek çok mezhep ve taraftarı bulunuyordu. Bu mezheplerin mensupları arasında, zaman zaman biri diğerini tekfir edecek kadar, ve hatta birbirleri arasında fiili çatışmaya varan mücadeleler yaşanıyordu.

İslam dünyasında manzara bu haldeyken Hıristiyan gücün en önemli temsilcisi durumundaki Bizans devleti de Anadolu, Balkanlar ve İtalya’yı elinde tutuyor ve Müslümanlarla komşudur ve sürekli mücadele halindedir.

İşte kısaca çerçevesine işaret ettiğimiz konum ve şartlarda İslam dünyasına giren Selçuklu Türkleri, Selçuklu ailesinin riyasetinde Cend bölgesine geldiklerinde Sünni İslam anlayışı üzere Müslüman olmuşlardır; çeşitli sebep ve maksatlarla buradan, önce Maveraünnehir’e, sonra Horasan’a yerleşerek, siyasî ve askerî bir güç haline gelmişler; Gazneli Sultan Mesud karşısında 431/1039-40’da Dandanakan Savaşı’nı kazanarak resmen Selçuklu Devleti’ni kurmuşlar ve Sünni İslam anlayışının mümessili olan Abbasi hilafetine bağlılıklarını bildirmişlerdir. Anladığımız kadarıyla Selçuklular tarihleri boyunca da daima Abbasi hilafetine bağlı kalmışlar ve Abbasi-Sünni yanlısı siyasî-dinî bir çizgi takip etmişlerdir. Dolayısıyla Selçuklu devletinin siyasî, askerî ve kültürel tarihleri de genellikle bu çerçevede gelişmiş ve oluşmuştur denebilir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ