TİMUR, TİMURLULAR VE BOZKIRIN TÜRK GÖÇEBELERİ

TİMUR, TİMURLULAR VE BOZKIRIN TÜRK GÖÇEBELERİ

Sadece Orta Asya’nın değil tüm Doğu tarihinin önemli aşamalarından biri olan Emir Timur’un ekonomik ve kültürel açıdan güçlü devleti, XIV. yüzyılın son otuz yılı ve XV. yüzyılın başlarında oluşmuş ve Doğu Rönesans çağını açarak, Doğu’nun ve Batı’nın birçok ülkeleriyle sıkı ticari-ekonomik, diplomatik ve bilimsel-kültürel ilişkiler kurarak aktif bir şekilde uluslararası arenaya çıkmıştır. Timur’un şöhretinin doruğunda, devleti, Maveraünnehir dışında Altınordu ve Ak Ordu topraklarını, Horasan’ı, Hindistan’ı, İran’ı ve diğer ülkeleri kapsıyordu.

Bu devletin ortaya çıkmasıyla, Cengiz Han İmparatorluğu’nun varisliği için dövüşken ve dik başlı göçebe Türk-Moğol liderleri arasında devam eden ve ülke ekonomisi için tahrib edici olan Orta Asya’daki devamlı ve yorucu savaşlar dönemi son bularak devlet düzeni ve istikrarı oluşmaya başlamıştır.

Gariptir ki, Orta Asya Maveraünnehir vilayetlerinin birleştirilmesi için ve daha sonra Yakın ve Orta Doğu, Hindistan ve geniş bozkır devletleriyle yapılan başarılı savaşlar zamanında Timur’un esas askeri gücü, genelde dik başlı Türk göçebe liderlerin oluşturduğu süvari birlikleriydi.

Timur, bu birleştirme politikasında, uzun süre Cengiz Han’ın yasasında yer alan kutsal bir kurala istinat ederek, şehirlerde istihkâmların yeniden inşa edilmesi için ve göçebelikten yerleşik hayata geçmeye karşı çıkan Türk-Moğol kabilelerinin desteğini nasıl kazanabilmiştir?

Timur’un yetenekli bir kumandan ve usta bir diplomat olduğu tüm tarihçiler tarafından kabul edilmektedir. Öte yandan, tarihçiler devletinin meydana gelmesi ve gelişim sürecini analiz ederken, onun güçlü merkezi iktidara sahip olan İran, Türkiye, Hindistan gibi ülkelerle mücadelesinin aşamalarının ve Batı Avrupa ülkeleriyle diplomasisinin ortaya konmasına özel önem vermektedirler.

Ancak, onun bu yöndeki politikasının başarısını anlayabilmek için, bozkırın göçebe kabileleriyle olan ilişkilerinin de detaylı bir şekilde incelenmesi gerekir. Bunun için eski dönemden başlayarak onun politika sahnesine çıkmasına kadarki dönemde, bozkırda ve vahalardaki olayların gelişiminin kronolojik bir özetini vermek gerekir. Avrasya’nın geniş bozkırının süvari birlikleri, tüm yaşamı askeri eğitimde, avda ve savaşlarda geçen bir nevi küçük askeri zümreyi oluşturuyordu. Bu ortamda sadece savaş yeteneği değil, aynı zamanda askeri taktikler, buna uygun yakın ve uzak savaş silahları, at ve süvari için savaş teçhizatı da geliştiriliyordu.

Türk unsuru, Vusun ve Hunların birliğinde ve Eftalitler Devleti’nde göze çarpmaktaydı. A. Akişev, özellikle Vusunlar ve Türk Tugyulardaki (Aşina) kökene ilişkin mitler arasında büyük benzerlik olduğunu, onlarda “Güneşin Efendisi” anlamına gelen ortak unvanların (Hunmo, Yabgu) mevcutluğunu vurgulamaktadır. Burada son unvan, Toharların ecdadı olan ve izleri yazar tarafından çok eskilere dayandırılan Kuşanlarda görülmektedir.[1]

Bu dönemde askeri Türk unsurunun siyasi ve idari rolünün yükselmesinin altını çizmek gerekir. Özellikle M.S. I. bin yılın ortalarında onların vahalara göçü, Eftalitler Devleti’nin, özellikle gelişiminin doruk döneminde sınırları doğuda Çin’e ve batıda Tuna’ya kadar uzayan Türk Kağanlığı’nın ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Karahanlı ve Harzemşah (Harezmşah) devletlerinin aktif bir şekilde yerleşik vahalara ilerlemesi ve çoğu zaman siyasi egemenliği elinde bulundurması, bu bölgelerde ticari-ekonomik faaliyetlerin gelişmesine yardımcı olmuştur.

Aynı dönemde Fergana ve Çaç’ın (Taşkent) verimli vahalarında, Kazakistan’ın ve Yedisu’nun çiftçiler ve göçebelerle sınırı olan güney bölgelerinde, Büyük İpek Yolu’nun Sibirya’ya ve Çin’e giden hatları üzerinde büyük yerleşik kültürler oluşmuştur. X-XII. asır Arap coğrafyacıları, Çaç-İlak’ta 50’den fazla,[2] Fergana’da 40 civarında, Güney Kazakistan’da ve kuzeydoğu Yedisu’da onlarca şehir olduğunu belirtmektedirler.[3]

Tatar-Moğol Devleti’nin ortaya çıkmasıyla bu görüntü önemli ölçüde değişmiştir. Bu göçebe devleti, doğuda Çin’den başlayarak Orta Asya, İran, Kafkasya, Kırım, İdil Bulgar Devleti, Doğu Avrupa ve Rus knezliklerine kadar çeşitli kültürlere sahip toprakların işgali sonucu ortaya çıkmıştı.

Büyük seferlerin sona erdiği XIII. asrın ortalarına doğru, Cengiz Han sülalesinde hizmet etmiş dört göçebe gruba dayanarak ulus taksimatı üzere yeni devlet kurulmuştur. Eski Moğol Yurdu ve Çin birinci ulusa; Tuna ve Doğu Avrupa’dan İrtiş’e kadar uzayan, Avrasya geniş bozkırını, Kafkasya’yı ve Harezm’in bir bölümünü kapsayan topraklar en büyük ulus olarak Cuci (Coçi) Han’ın ulusuna, Orta Asya Cengiz Han’ın ikinci oğlu Çağatay’ın ulusuna; merkezinde İran’ın bulunduğu güney toprakları ise Hülagu Han’ın ulusuna dahildi.

Cengiz Han’ın Orta Asya üzerine hücumları, şehirlerin büyük çoğunluğunun yakılıp yıkılmasına neden oldu. Bunların sadece birkaçı tekrar gelişebildi. XIII. asrın 60’lı yıllarından itibaren Moğol İmparatorluğu’nun dağılmasıyla bağımsızlığa can atan uluslar arasında iktidar savaşları başladı.

Cuciler, bunlar arasında en fazla hareketli olanlarıydı. 1270 yılında Mengü Timur kendi parasını bastırdı. Bu dönemde Altınordu’da şehirlerin sayısının arttığı görülmektedir. Bolgar, Ürgenç ve Kırım gibi şehirlerin sırasına İdil’in aşağı bölgelerindeki Moğol merkezleri-Saray ve Yeni Saray da eklendi.[4]

Orta Asya’da ise durum farklıydı. Bazı hanlar, şehirlerin yapılması ve yerleşik ekonominin önemini anlıyorlardı. Aynı zamanda burada, özellikle doğu bölgelerinde göçebe gelenekleri güçlüydü. Buna göre de, Mübarek Şah, Celayirler ve Barlaslarla birleşerek Ahangaran ve Zerefşan vadilerini ele geçirdi. Barak Han ise Çaç’ı ele geçirerek ilk kez 1266 yılında Kağan sıfatıyla beyaz keçe üzerine çıktı. Göçebe yetkililer 1269 yılında Talas’taki kurultayda göçebelerin tanınmış temsilcisi olan Haydu’yu kağan seçtiler. Göçebelerin Yedisu üzerine akınları buradaki şehir yaşamının tamamen mahvedilmesi ve vadilerin otlaklara dönüştürülmesiyle sonuçlandı. Sir Derya, yeniden göçebe ve tarım kültürünün bir arada bulunduğu bölgeye dönüştü.

XIV. asrın başlarına doğru Yedisu’da göçebe yaşamın taraftarları ile yerleşik yaşama ve çiftçilerle (Barlaslarla ve Celairlerle) ilişkilere ağırlık veren kabileler arasında çatışmalar güçlendi. Eski gelenekleri devam ettiren göçebe kabileler, kendilerini Moğol olarak adlandırmaya başladılar. Yerleşik yaşama ağırlık veren Maveraünnehir kabilesi, İslam dinini ve Türkçeyi kabul ederek kendilerini Çağatay olarak adlandırmaya başladılar.[5]

XIV. asrın birinci yarısında Çağatayların taraftarı Kebek (1318-26), Kaşkaderya vadisinde Nesef şehrinin doğusunda Karşi sarayını inşa etti. Onun çevresinde ise bir şehir (Han’ın ve taraftarlarının devamlı karargahı) oluşmaya başladı. Kebek her üç ulusta tek bir para birimini dolaşıma sokarak para reformunu gerçekleştirdi.[6]

V. V. Barthold’a göre, Kebek, ülkeyi Maveraünnehir’i fiilen oluşturan beyliklere uygun olarak askeri-idari birimlere-tümenlere ayırdı.[7] Han’ın kendisi Maveraünnehir’deki yerleşik merkezinde oturuyordu. Onun çiftçi halkın çıkarlarına uygun gelen reformları yerleşik halk tarafından desteklendi.[8] Fakat ayaklanmaları kışkırtan ve yerleşik bölgeleri yakıp yıkan göçebe kabileler ona karşı isyan başlattılar.

Yasavur’un isyanını buna örnek gösterilebiliriz. Onun ordusu sürekli olarak ekinleri mahvetmiş, evleri ve sarayları yağmalamış, ağaçları yerinden sökmüş ve insanları katletmiştir. Söz konusu korkunç kıyım, tanıklar tarafından çekirgelerin saldırısına benzetilmektedir.[9]

1326’da Kebek’in ölümünden sonra onun politikası, Müslümanlığı kabul etmiş ve resmi din haline getirmiş kardeşi Tarmaşirin tarafından devam ettirilmiştir. Fakat göçebe geleneklerinin taraftarları kardeşini Han’a karşı kışkırttılar.

1334 yılında Moğol isyanı sonucu Tarmarşin öldürüldü ve Hanlık düzeni sözde kaldı. 1340’lı yıllarda Kazan Han Hanlık düzeninin yeniden kurulması yönünde girişimlerde bulundu ve vahaya yerleşerek Zincir-Saray konağını inşa etti. Ancak Emir Kazagan ona karşı isyan başlattı. 1346 yılında Karşi civarındaki savaşta Kazan Han öldürüldü. Çağatay Devleti, göçebe feodallerin yönetimindeki Moğolistan ve Maveraünnehir merkezli olmak üzere ikiye parçalandı. Bununla da Cengiz Han sülalesinin iktidarı fiilen sona ermiş oldu. Fakat sadece Cengiz Han soyundan gelenler han olabileceği için Kazagan bunlardan birisini tahta oturtmakta devam etti. Kazagan 1358’de Moğol hanları tarafından öldürüldü. Onun ölümünden sonra Devlet’i, onun Semerkant’ta yaşayan oğlu Abdullah yönetmeye başladı. Ancak ona karşı isyan tertiplendi ve 1350’li yılların sonunda Çağatay Devlet’i 12 veya 15 hanlığa parçalandı.

Böyle bir ortamda Barlaslı bir beyin oğlu olan Timur siyaset sahnesine çıkıyor. O, göçebe anarşisinin ülkeyi mahvolmaya götürdüğünü görüyor ve Yurdun birleştirilmesi gerektiğini anlıyordu.

Aynı zamanda geleneklerin etkisi o kadar güçlüydü ki, sadece meşru bir hükümdar göçebe liderleri “yasal dayanakla” tarafına çekebilirdi.

Cengiz Han’ın Altın soyunun ecdadı, göçebe Moğol kabileler tarafından Sema ve Güneş’e bağlanmaktaydı. Buna göre de kendini Han soyuna bağlamak hükümdarı çevresindekilerin gözünde yükseltiyor ve saygınlık kazandırıyordu.

Çağatay sülalesi kesintiye uğradığı için ona sadece dolaylı bir yoldan istinat edilebilirdi. Timur da Gazan Han’ın kızıyla evlenerek böyle yaptı. Büyük hükümdar, son yıllara kadar çevresiyle ilişkilerinde “Kürekan” (Han güveysi) unvanını vurgulamaya çalışmıştır.

O, ayrıca Cengiz Han’ın yasasına sadık olduğunu da vurgulamaktaydı. O, Yasa’nın şehir istihkamlarının inşasının yasak olduğuna ilişkin hükmüne dayanarak göçebe liderlerin desteğini kazandı. Bu durum Timur’u, bir taraftan Abdullah Han, diğer taraftan ise eniştesi Emir Hüseyin’le karşı karşıya getirdi. Bu çatışmalar, her iki düşmanının yenilgisiyle sonuçlandı.

Bununla birlikte o, Maveraünnehir’in siyasi açıdan önemli merkezlerinin istihkamlarının yeniden inşa edilmesini kendisinin iktidara gelmesine bağlıyordu. Nitekim, Semerkant bozkırındaki inşaatların yapılmasında kendi emirlerini görevlendirmiş ve Emir Ak Boğa’yı bunların üzerinde yetkili olarak atamıştı.

İktidara geliş sürecinin pek sakin geçtiği de söylenemez. Göçebe beyler, tüm yaşamı boyunca Emir Timur Devleti’nin “hem desteği hem de kösteği” olmuşlardır. İktidara geldiği 1370 yılından başlayarak, daha sonra Emir Kamereddin’le savaştığı 1375, 1376 yıllarında Moğollara karşı bir dizi seferler ve savaşlar yapmak zorunda kalmıştı. Aynı dönemde Sir Derya’da Çagatay yurdunda iktidar iddia eden Celayirler ayaklanmışlardı. O, Celayirleri mağlup ederek Devlet’in doğusunda bir ayaklanma merkezinin oluşmaması için onları değişik bölgelere ayırdı.

1383’teki yeni savaş Kamereddin’in iktidarını sona erdirdi. Fakat 6 yıl sonra Timur Altınordu Cucilerine karşı Sir Derya’da yaptığı savaşta yan kıtaları korumak için iki kez Moğollara saldırmak zorunda kaldı. O, 1398’te Emir Hızırhoca’ya karşı mücadeleye giriyor ve sanki doğuda istikrarı sağlıyordu. Ancak bir yıl sonra Emir Kamereddin yeniden siyasi sahneye çıkıyor ve Timur İrtiş’e kadar büyük bir sefer yapmak zorunda kalıyordu.[10]

Timur, kendini Cuci topraklarının Moğol varisi olarak tanımlayararak ayrılmaya çalışan Harezm üzerine beş sefer düzenledi. Cuci beyleri arasındaki savaşlarda o, himaye ettiği Toktamış Han’ı öne çıkarıyor ve daha sonra iktidarının güçlenmesi için ona defalarca yardım ediyordu. Ancak Altınordu’da iktidarı tamamen ele geçiren dik başlı Han, Timur’a karşı geldi. Timur ona karşı üç sefer düzenlemiştir (1389, 1392 ve 1394-1395). Özellikle 1391’deki savaş çok şiddetli olmuştur. Timur’un büyük ordusu Semerkant’tan Sir Derya’ya geçmiş ve kışı Taşkent civarında geçirmiştir. Esas vuruşma ise Samara yakınlarında olmuştur.

Gerçekten, sonraki dönemde Timur kendi devletini güçlendirmek için ordusunu, silahlarını, taktik ve stratejisini devamlı olarak geliştirmiştir. O, Cengiz Han’ın askeri taktiklerinin takipçisi olmuştur. Bazı yenilikler getirilmesine rağmen, Çin’den Kafkaslara ve Avrupa’ya kadar olan bir alandaki şehirler üzerine saldırılarda Moğol orduları yapısı, silahları ve taktiklerinde genelde bozkır Türk geleneklerini izlemişlerdir.

Timur’un ordusunun yapısı, XIII. yüzyılda misyoner Plano Karpini tarafından tasvir edilmiştir.[11] Onun yazdığına göre, ordu onluklara bölünmüştür. Yüzlükler, binlikler ve on binlikler tim olarak adlandırıldı. Onların başında onbaşı, yüzbaşı, binbaşı duruyordu. Tüm ordunun başında ise hiçbir time tâbi olmayan iki veya üç komutan bulunuyordu. Onların silahları içinde öncelikle yay ve çok keskin, zırhı delebilecek ve kılıca benzer geniş kesici ağzı olan demir uçlu okların bulunduğu 3 büyük okluk bulunuyordu. Hatta silahsız insanı mahvedecek veya kuş ve hayvan avlamaya yarayan oklar, ayrıca balta ve kement de bulunuyordu. Daha zengin savaşçılar yakın dövüş silahı olan eğri ve bir tarafı keskin kılıca, bazıları ise mızrak ve kanca gibi silahlara sahiptiler. Koruyucu zırhlar genelde askerler ve savaş atları için öngörülmüş deri cebelerden oluşuyordu. Bu zırhların hazırlanma şekli şöyleydi: Bir el genişliğindeki öküz derisi üzerine 3-4 şerit katran dökülüyor ve kalın iplerle bazen iki- üç defa dikiliyordu. Cebeler 4 kısma ayrılıyor ve iplerle demir omuzluklarla bağlanıyordu. Yenler üzerinde de demir şeritler bulunuyordu. Başa demir veya bakır miğfer giyiliyor, boyun ve boğaz deriyle örtülüyordu. Atların zırhları yanlardan kuyruktan başa kadar, sırtında, göğsünde ve başında olmak üzere beş şeritten oluşuyor ve demirle kaplanıyordu.

Daha ağır koruyucu zırh, parmak genişliğinde ve bir el boyunda olup, ince demir şeritlerden oluşmuştu. Şeritlerin birbirinden ayrılmaması için üzerlerinde birleştirici delikler yapılmıştır. Bu tür zırhlar gerek savaşçılar gerekse atlar için kullanılıyordu. Kalıntılarına savaşçı kabirlerinde rastlanan bu zırhlar, arkeologlar tarafından katmerli zırhlar olarak adlandırılmaktadır.[12] Siperler, demir çubuklardan yapılır ve Plano Kaprini’ye göre daha çok ordugâhın korunması için kullanılırdı.[13]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ