TARİHTE OSMANLI-FAS İLİŞKİLERİ, SEYYİD İSMAİL EFENDİ’NİN SEFÂRET TAKRÎRİ

TARİHTE OSMANLI-FAS İLİŞKİLERİ, SEYYİD İSMAİL EFENDİ’NİN SEFÂRET TAKRÎRİ

Osmanlı Devleti’nin Afrika’da hakimiyet kurma çalışmaları Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında gerçekleştirdiği Mısır seferi ile başlayıp sonraki dönemlerde artarak devam etmiştir.Özelikle Kanûnî Sultan Süleyman zamanında bu çalışmalar çok yoğundur. Güçlü bir donanmaya sahip olan Osmanlı Devleti Kuzey Afrika sahillerinde korsanlık faaliyetlerinde bulunan Oruç ve Hızır Reis kardeşlerin Osmanlı hakimiyetine girmesiyle beraber daha da güçlenmiş, bu bölgeyi denizcilikle uğraşan bu ünlü korsanlar vasıtasıyla fethetmiştir.

1516’da Cezayir, 1551 yılında Trablus, 1573 yılında Tunus alınarak buralarda ocak teşkilâtı kurulmaya başlamış, daha sonra bu üç yer sâlyâneli (yıllıklı) eyalet olarak teşkilatlandırılarak garp ocakları[1] kurulmuştur. Fas, Garp Ocakları dışında kalmıştır. Fas dışında kalan ülkeler yani Cezayir, Tunus ve Trablusgarp XVI. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı Devleti yönetimine girmiş ve Türkler’in Mağrib’teki nüfûzu azalmakla beraber XX. yüzyıl başlarına kadar sürmüştür.[2] Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki hakimiyeti 1912 yılında Trablusgarp Savaşı ile sona ermiş ve bu bölgedeki son toprağını böylece kaybetmiştir.

Mağrib, Afrika’nın Trablus, Tunus, Cezayir ve Fas’ı içine alan kısmına Arap müelliflerin verdikleri isimdir. Mağrib kelimesi Şark (Gün Doğusu’nun) maşrık zıddı olarak Garp (Gün Batısı) manasına gelmektedir. İbn Haldun’a göre hususi bir bölgeye tatbik edilmekteydi. Bölgenin genişliği müelliflere göre değişmektedir. Bazı Şarklı müellifleri aynı zamanda İspanya’yı da Mağrib’ten saymışlardır.[3]

Osmanlı Fas ilişkileri Kanûnî Sultan Süleyman zamanında başlamış ve bir süre yoğunlaşarak devam etmiştir. Daha sonraları karşılıklı iyi niyet teatisinden ileri gidemeyen münasebetler Osmanlı Devleti’nin Cezayir’deki gücü ile orantılı olarak gelişme göstermiştir.[4] Bu durum, Osmanlı Devleti’nin bölgede idare üzerinde gösterdiği dirayet ile ilişkilendirilebilir. Faslılar, Garb Ocakları özellikle de Cezayir yüzünden meydana gelen problemler dolayısıyla sürekli şikayetlerde bulunup, İstanbul’a heyetler gönderdiler. Bölgede Garp Ocakları ve Cezayir’in problem yaratmasında, merkezden uzakta olması, yönetimdeki eksikler, devletin iç otoritesinin zayıflaması, belki bu bölgedeki güçleri yabancılara karşı kullanmak istemesi ve Garb Ocakları’nın güçlü bir donanmaya sahip olması etkili olmuştur. Mağriblilerin Osmanlılara karşı rahat davranmaları “Mağrib ile Türkiye arasında ki bağların gevşemesine bağlıdır.[5]

Osmanlı Devleti Fas üzerinde daha etkili olabilmek, istediklerini yapmak ve yaptırabilmek amacıyla, iktidarı ele geçirmek için mücadele eden sülaleler arasında taraf olmuştur. İktidar mücadelesi veren iki sülale Sa’diyye Şerifleri ve Beni Sa’d kabilesidir. Osmanlı Devleti kendi isteklerini daha kolay gerçekleştirebilmek için Sa’diyye Şerifleri (1511-1660) kabilesinin VI. Hükümdarı

Abdülmelik’i desteklemiş ve Abdülmelik Osmanlı Devleti’nin yardımı ile 1575 yılında Fas hükümdarı olmuş ve ilişkiler dostane bir şekilde uzun yıllar boyu devam etmiştir.[6] 1578’de Fas sahiline çıkan Portekizlileri, Osmanlı desteğindeki Sultan Abdülmelik’in ordusu mağlup etti. Bu mağlubiyet ile Portekizliler bölgedeki üstünlüklerini kaybettiler ve bunu fırsat bilen İspanya Kralı II. Philip, ülkeyi 60 yıl kadar işgal etti. Bu arada Garp Ocakları, Avrupa devletleri ile siyasi ve ekonomik ilişkilere bulunuyor, zaman zamanda onlarla savaşıyordu. Garp Ocakları güçlü donanması ile Akdeniz’de Fransa, İngiltere, İspanya ve Portekiz gibi devletlerle mücadele ediyordu.[7]

Fas’ta Abdülmelik vefat ettikten sonra yerine Ebû’l-Abbâs Ahmed geçti ve el-Mansur adını aldı.

Yeni sultan diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi İstanbul’a bir heyet gönderip hem Abdülmelik zamanında kazanılan zaferi, hem de cülûsunu bildirdi. Bu ziyarette Osmanlı padişahının Kur’an-ı Kerim ve bir kılıçtan oluşan tebrik hediyesini az bulan elçinin teşekkür cevabını geciktirmesi iki devletin arasının açılmasına yol açmış, Kılıç Ali Paşa komutasındaki bir donanma Fas’a doğru yola çıkarılınca hatasını anlayan Ahmed el-Mansur’un kıymetli hediyelerle birlikte en önemli adamını İstanbul’a göndermesi üzerine donanma geri çağrılmıştır.[8] Ahmed el-Mansur döneminde Osmanlı Fas ilişkilerinde zaman zaman gerginlikler olmuştur. Bunun sebebi el-Mansur’un halife unvanını taşımak istemesidir. Ancak bu problem karşılıklı gidip gelen elçiler ile çözümlenmiş ve Sa’diyye Şeriflerinin iktidarını 1660’da Hasanî Şerifleri ele geçirmiştir. Bu sülaleden Mevlay İsmail 1691’de Tilimsan’ı Türkler’den almaya çalışmış, ancak başarılı olamamış, 1699’da II. Mustafa’ya bir mektup göndererek Cezayirlileri şikayet etmiştir. 1757’de tahta çıkan III. Muhammed zaman zaman İstanbul’a hediyeler ve elçiler göndererek kendisinden önce iyice zayıflamış olan Osmanlı Fas ilişkilerini kuvvetlendirmek istedi. III. Muhammed’in Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler kurmaya özen göstermesine ve sık sık elçilik heyetleriyle İstanbul’a değerli hediyeler göndermesine rağmen dönemin Osmanlı padişahı I. Abdülhamid’in bu iyi ilişkilere güvenerek aradığı maddi desteği öteki Mağrib ülkeleri gibi Fas’ta yeterince sağlayamamıştır.

1785’te Fas sultanının başkanlığında gelen heyet, Cezayir’deki Osmanlı idaresinin kötü davranışlarından şikayette bulundu. I. Abdülhamid buna mukabil hediyelerle cevabî mektubunu götüren bir heyet yolladı ve şikayet konusu durumun düzeltileceğini bildirdikten sonra Osmanlı Devleti’nin o sırada Kırım’ı kurtarmak amacıyla Ruslara karşı girdiği savaş için yardım beklediğini belirtmiş ve yardım gecikince ikinci bir heyet gönderilmiştir. Ancak geç kalmış olmakla birlikte yardım gelmiştir. 1789 yılındaki Rusya ve Avusturya savaşları dolayısıyla III. Muhammed dört fırkateyn ve Malta korsanlarının elinden kurtardığı 536 Müslüman esiri gönderdi ve aynı yıl seferle birlikte Fas’tan İstanbul’a Dubrovnik (Ragusa) gemileriyle 3000 kantar güherçile ve 1000 kantar barut geldi. Fas sultanı ayrıca yolladığı mektupla Hicaz’a gönderilen Surreye katkıda bulunmak istediğini bildirdi. Padişahın muvafakatı üzerine Fas’tan Harameyn ahalisine dağıtılmak üzere her biri yarım keselik 1000 adet altın külçesi gönderildi.[9]

Görüldüğü gibi XVIII. yüzyılın ikinci yarısında itibaren ilişkiler daha hareketlidir. Osmanlı Devleti’nin bu yüzyılın ikinci yarısında itibaren peş peşe kaybetmeye başladığı savaşlar ve bu savaşların sonucunda imzalanan ağır şartlı antlaşmalar, (1768-1774) Osmanlı-Rus Savaşı, 1787-1792 Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşı) devleti zor durumda bırakmış, hem iç politikada hem dış politikada güç bir döneme girilmiştir. Bu zor dönemde Osmanlı Devleti, Müslüman, dost ve kendisine tâbi devletlerden yardım istemek zorunda kalmıştır. Meselâ, 1787 yılında Ahmed Azmî Efendi bu amaçla Fas’tan yardım istemek amacıyla elçi olarak gönderilmiştir.

Osmanlı-Fas ilişkilerinde Cezayir daima etkili bir faktör olarak ön plana çıkmış; Faslılar sürekli Cezayirliler’in zulümlerinden şikayet etmişler ve buna karşılık olarak bölgedeki Türklere baskı yaparak Cezayirli Türk olan ocak dayılarının onlara yaptığı uygulamaların acısını âdetâ Türklerden çıkarmak istemişlerdir. Türkleri bölgede istemediklerini XVIII. yüzyıla ait olan ve değerlendirmemizde temel aldığımız Seyyid İsmail Efendi’nin Fas Sefâret takririnde göreceğiz.

Osmanlı Devleti Fas’a elçiler gönderdiği gibi, Fas da Osmanlı Devleti’ne zaman zaman elçiler göndermiştir. Karşılıklı ilişkiler çerçevesinde 1582’de Fas ve Marakeş Sultanlarının elçileri şehzâde III. Mehmed’in sünnet düğünü dolayısıyla pek ağır hediyeler ve Osmanlı himayesinde oldukları için dört bin altın vergiyi de beraberlerinde olarak İstanbul’a geldikleri, 1616’da Şerif II. Abdullah tarafından Şeyh Abdülaziz isminde bir elçi, biri dönemin padişahı I. Ahmed’e diğeri vezîr-i a’zama olmak üzere iki nâme, kıymetli hediyeler ve ziynetli silahlarla, ağır kumaşlar getirdikleri biliniyor.[10] Ayrıca 1617’de II. Osman’a İspanya ile yapılan görüşmeleri neticesiz bırakmak ve II. Osman’ın tahta cülûsunu tebrik etmek; 1695 yılında bir başka heyet; 1762 ve1767 yıllarında Prens Molla Abdullah bin İsmail tarafından gönderilen heyetler mevcuttur.[11]

Osmanlı Devleti’nin Fas’a gönderdiği elçilik heyetleri ise şöyledir: Osmanlı Sefirleri ve Sefâretnameleri adlı eserinin son kısmındaki tabloda Faik Reşit Unat, Osmanlı Devleti tarafından 1835’te daimi elçilikler kurulana kadar, muhtelif memleketlere gönderilen elçiler listesinde Fas’a giden elçileri dört kişi olarak göstermiştir. Ancak bu listeye kitabın içindekiler kısmında yer alan Seyyid İsmail Efendi’nin Fas Sefâret Takrîri dahil edilmemiştir. Kitabın sonundaki listeye Seyyid İsmail Efendi’nin takririni de eklediğimizi zaman toplam beş sefaret heyeti oluyor. Fas’a gönderilen bu beş sefaret heyeti ve gönderiliş sebepleri şöyledir:

  1. 1606 yılında I. Ahmed zamanında Bölükbaşı Mustafa Sulhi Ağanın, Zida’nın Osmanlı padişahından yardım istemesi üzerine gönderilmesi,
  2. Elçi adı belli değil, 1704 yılında Fas hükümdarı Molla Şerif nezdine gitmesi,
  3. Elçi adı belli değil, 1773 yılında Bir ilm-i cifr[12] mütehassısı istemek üzere III. Mustafa tarafından gönderilen heyet,
  4. Elçi, ulemâdan es-Seyyid İsmail Efendi, 1785-1786 yılında 1757 yılında Fas hakimi olan Mevlay Mehmed’in, 1785’te I. Abdülhamid’e gönderdiği ve Cezayirlilerle ilgili şikayetlerini dile getiren elçilik heyetine karşılık gönderilen heyet,
  5. 1787 yılında Ahmed Azmî Efendi’nin (1787-1791) Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşında Osmanlı Devleti’ne maddi destek sağlamak amacıyla elçi olarak gönderildiği heyettir.

Osmanlı Devleti’nin Fas’a elçilik heyeti gönderme sebepleri yabancı ülkelere gönderilen sefaret heyetlerinin gidiş sebeplerinden daha farklıdır. Yabancı ülkelere daha çok siyasi amaçlar, bir antlaşmanın tasdikli metnini (ratifikatio) götürmek vs. gibi sebeplerle uluslar arası diplomatik ilişkiler içerisinde elçi gönderilmiştir. Fas’a gönderilen toplam beş sefaret heyetinin ikisi sefaretnâme olarak tasnif edebileceğimiz takrirler yazmıştır. Bu iki sefaret takriri Seyyid İsmail Efendi ve Ahmed Azmî Efendinin takrirleridir. İkisinin de gönderiliş sebebi farklıdır. Ahmed Azmî Efendi yardım istemek, Seyyid İsmail Efendi ise, elçiye karşılık olarak nâme-i hümâyun götürmek amacıyla gönderilmiştir. Fas’a elçi gönderme sebeplerinden ilginç olanı ise, III. Mustafa zamanında adı bilinmeyen elçi ve heyetinin gidişidir. Bu heyet ilm-i cifr mütehassısı istemek amacıyla gönderilmiştir.[13]

Sefâretnâmeleri yazarlarının atandıkları hizmet ve görevleri türlerine göre sınıflandırdığımızda varlığından haberdar olduğumuz Seyyid İsmail Efendi’nin ve Ahmed Azmî Efendi’nin Fas Sefâret takrirleri özel sefâretnâme grubuna girer. Özel Sefâret-nâmeler, elçilikle görevli olanların gerçek memuriyetlerinin ne suretle yapıldığına dair takrirlerdir ki bunlar, görevin nasıl yapıldığını ve sonucun ne olduğunu kaydedenlerdir ve çoğunlukla siyasi bilgileri ihtiva eden türlerdir.[14]

Değerlendirdiğimiz takrir, büyük bir kağıda iki sütun halinde yazılmış yedi paragraftan ibarettir. XVIII. yüzyılın son çeyreğine ait takrir Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi No.E 4994 numaraya kayıtlı, basmaları olmayan, Cevdet Tarihi ve Aziz Samih İlter’in Şimâli Afrika’da Türkler adlı kitabında neşriyatı olan bir yazmadır.

Takrir “Memuriyet ile Fas hakimi Mevlay Mehmed tarafına gidip avdet iden ulâmadan es-Seyyid İsmail Efendi dailerinin takriridir” Fi 15 Rebî‘ü’l-evvel sene 1200 (16 Ocak 1786) başlığı ile başlıyor.

Birinci paragraf Mevlay Mehmed’in gönderdiği her tahriratında sürekli Cezayirlilerden şikayet ettiği şeklinde cümle ile başlıyor. Cezayirlilerin cihâd ile uğraştığından kusurlarının afv u iğmâzı gerektiği yazılmıştır.Yolculuğun nasıl yapıldığı, elçinin memuriyeti ve karşılama töreni anlatılıyor. Yolculuğun “sefine ile sahil-i mağribe hurûcumda”cümlesinden deniz yolu ile yapıldığını anlıyoruz. İsmail Efendi memuriyetini ise “nâme-i hümâyun ve tahrirât-ı Kaptan Paşa hazretleri cânibinden tertîb olunan hedâyâ ile me’mûr olmuşdum” şeklinde ifade ediyor. Kaptan Paşa’dan bahsedilmesi bu eyaletlerin onlar tarafından idare edildiği ve onların sözlerinin ocaklı ve dayılarca dikkate alındığını göstermektedir. Daha sonra karşılama töreni anlatılıyor; adet ve kanun farklılıkları dile getiriliyor: “Sefine ile sahil-i mağribe hurûcumda çıktığım iskelenin hâkimi vürûdumı sultân-ı garp tarafına tahrîr ve birkaç eyyâm mürûrında iki yüz nefer süvâri ile mihmândâr zuhûr ve yollarda ikrâm iderek beni Mevlay Mehemmed’in bulunduğu Rabat nâm mahalle götürdüler. Selâtin-i Garbın âdetleri Devlet-i Aliyye’nin vesâ’ir düvelin ka’ide ve kanûnlarına muvâfık olmayıb akd-ı dîvân irâde eyleseler Sultân feresine süvâr ve bir vesi’ sahrâ veyâhâd meydana çıkub…” şeklindeki cümle ile sahile çıkışından birkaç gün geçtikten sonra, iki yüz nefer süvari ve mihmandarın onu karşılayıp yollarda ikram ile Mevlay Mehmed’in bulunduğu Rabat’a getirmişlerdir.

At üzerinde, açık bir alanda divan toplantısı yapıldığını ardından “erbâb-ı mesâlih ellerine hallerine göre fevâkih ve beyza (?) makûlesinde bir şey tutub kân-ı sultâna takdîm-i hediyye vaz’ında maslahatlarının sûretini şifâhen ifâde ve merâmı her ne ise sa’de ve lisânen icrâsını tenbîh ve etrâf-ı mülûkdan gelen elçiler dahi bu tarz ile mûlâkat iderler imiş” ifadesiyle Osmanlı elçisine hükümdarla görüşme esnasında nasıl davranacağını izah ederek, diğer ülkeden gelen elçilerin de bu şekilde karşılandığını anlatmışlardır. Bu durum adet farklılığı olarak açıklansa da, Osmanlı’nın Avrupalı devletlerle olan diplomatik ilişkilerinde Osmanlı elçilerinin dominant tavrını düşünecek olursak, bu tarz bir protokol uluslar arası alanda yapılan bir görüşmede görüşmelerin kesilmesine sebep olabilirdi. Yurt dışına giden Osmanlı elçilerine görüşme sonrasında nasıl davranmaları gerektiği konusunda karşı taraftan bir şeyler söylenip telkinde bulunulması, ilişkilerin gerginleşmesine ya da görüşmelerin kesilmesine sebep oluyordu ve elçilerin kabul protokolleri Osmanlı-Merkeziyetçi ve daha farklı olmaktaydı.[15] Ayrıca yurt dışına çıkan elçiler sınırda karşılanır ve mübadele olunurdu. Bu, 1793 daimi elçiliklerin tesisinden önceki dönemde, genellikle Osmanlı diplomasisinde ‘el-kadimu yüzâru kaidesi’ne’[16] göre icra ediliyordu. Fas’a giden elçi Seyyid İsmail Efendi çıktığı limanın hakimince karşılanmıştır. Bu da Osmanlı Devleti’nin itibarının gittikçe azaldığını, müzakere gücünü büyük ölçüde yitirdiğini gösterir. Bu durumu İsmail Efendi kanun ve kaide farklılığı olarak izah ediyor. Fas’ın uluslar arası alanda büyük bir devlet olmaması ve Osmanlı Devleti ile ehemmiyetli ve kayda değer görüşmeler yapmamış olması dolayısıyla bu önemli olmayabilir. Ancak Osmanlı Devleti’nin diğer devletlerle yaptığı müzakereler açısından düşünüldüğünde elçinin bir liman hakimi tarafından karşılanması diplomatik açıdan pek hoş değildir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ