TARİHÎ SÜREÇTE TÜRK KADINLARI

TARİHÎ SÜREÇTE TÜRK KADINLARI

Bu araştırmada, İslam öncesinden OsmanlI’nın ilk dönemlerine gelinceye değin, eski Türk kadınlarının toplumsal hayat içerisindeki konumları incelenecektir. Birkaç seyahatname ile birlikte, ilgili tarihi ve edebi eserler kaynaklarımızı oluşturmuştur. Söz konusu kaynaklardan elde ettiğimiz bilgileri, binlerce yıllık bazı geleneklerini halâ muhafaza ettiklerini düşündüğümüz Orta Asya Türkmen kadınlarının günümüzdeki yaşantılarına dair gözlemlerimizle de desteklemeye çalıştık.

A. İslam Öncesi Türk Kadınları

Eski Türk toplumlarında kadınların yüksek bir mevkisinin bulunduğuna dair genel kanı vardır. Bazı Türk yaratılış destanlarında kadın, kâinatın yaratılışına sebep olan bir ilham kaynağı olarak görülmüştür.[1]

İlk Türk hakanı olarak bilinen Teoman’a isyan eden oğlu Mete’nin, babasına karşı askerlerinin sadakatini denemek için, her ne kadar eşlerini veya nişanlılarını hedef alarak ok atmalarını emretmesi, dinlemeyenleri idam etmesi,[2] kadınlara yaklaşım açısından olumsuz tavrı gösterse de genelde kadın ile erkeğin bu toplumda eşit haklara sahip olduğu anlaşılmaktadır. Ülkenin “birinci hanımı” konumunda olan “hatun”un, şölenlerde, kurultaylarda ve tapınmalarda hemen “hakan”ın sol yanıbaşında durması ve yönetim tarafından çıkarılan fermanlara “hakan ile hatun emrediyor ki…” şeklinde başlanması bunun açık belirtisidir. Yönetimde Hakan’ın ortağı olan kadına Türkân adı verilirdi.[3] İki cins arasındaki eşitlik, halk tabakalarında da görülmekteydi. Asya Hunlarından beri kadınların ata binip ok attığı, güreş gibi sporlar yaptığı hatta savaşlara katıldığı bilinmektedir.

Sosyal hayatta oldukça aktif katılım gösteren kadınlar, yerli ve yabancı erkeklerden kaçmamakla beraber namus ve iffetlerine son derece düşkündüler. Bu yüzden fuhuş ve zina nadirdi. Zina toplumda nefretle karşılandığından bu suçu işleyen kadın ve erkeği ortaya çıkarırlarsa, onları derhal iki parçaya bölerlerdi. Arap seyyahı İbn Fazlan, Seyahatnamesi’nde bu konuyla ilgili ilginç bilgiler vermektedir. Onun gözlemlerine göre Bulgar Türkleri, kadın-erkek hep beraber nehre girip çırılçıplak yıkandıkları halde herhangi bir şekilde zina etmezlerdi. Zina onlara göre en büyük suçtu. Zina edenin statüsü ne olursa olsun, yere çakılan dört kazığa el ve ayaklarını bağlayarak onu boynundan itibaren iki parçaya ayırdıktan sonra parçalarını bir ağaca asarlardı. Zina olaylarına Oğuzların da çok sert tepkiler gösterdiği görülür. Öyle ki Oğuzlar, kadınlarının en mahrem yerlerini bile yabancıların görmesinden endişe etmezler ve bu durumun, “kadının onu örtüp te başkalarına müsaade etmesinden daha iyi” olduğunu düşünürlerdi.[4]

Yakut inancına göre kadınlar doğum yapacağı zaman imdatlarına koşan doğum tanrıçası Ayzıt’ın hiç hoşgörüyle karşılamadığı bir şartı vardı: Namusunu muhafaza etmemiş olan kadınların yardımına ne kadar yalvarırlarsa yalvarsınlar ve ne kadar kıymetli kurbanlar ve hediyeler sunarlarsa sunsunlar, asla gelmezdi.[5]

Yılmaz Öztuna’ya göre Göktürklerde fuhuş hemen hemen hiç görülmezdi. Evli bir kadına tecavüzün cezası idamdı. Bir genç kıza tecavüz ise, genç kız evlenmeyi kabul etmediği takdirde yine aynı cezayla karşılık görürdü.[6]

Göktürk efsanelerinden anlaşıldığı kadarıyla, Türkler “baba ailesi” düzenine sahiptiler. Ancak ailede statü esası değil de “velâyet”e dayanan baba hukuku geçerli olduğu için Gökalp’e göre, bu aile ataerkil olmayıp, babanın otoriter kişiliğinin yerine yardımcı rolü nedeniyle, kadın ve erkeğin eşit haklarının bulunduğu “pederî” (ne ataerkil ne de anaerkil) aile tipindedir.[7] Erkekle kadın ailede eşit olduğu için ocakta yani evde hem erkeğin, hem de kadının ayrı ayrı mabudu bulunurdu. Erkeğinkine “od ata”, kadınınkine “od ana“ derlerdi.[8] Ancak bu ailede oğulun kıza göre biraz ayrıcalığı vardı. Göktürklerde oğul, “soy ağacının kütüğü”; kardeş ise o “ağacın yaprakları” gibi görülmekteydi.[9] Ailede oğlun imtiyazını doğuran neden, sadece, soyun onunla devam edeceği telâkkisinden kaynaklanmıyordu. Bunun yanı sıra; fakir düşen babaya bakmak da ona ait olduğundan oğul, ister istemez kendiliğinden imtiyazlı bir konuma yükseliyordu.

Bu aileyi “geniş aile” diye nitelendirenler bulunmakla birlikte, onun “küçük aile” biçiminde kurulu bulunması[10] akla daha uygun gelmektedir. Çünkü her evlilikten yeni bir aile doğardı. Bu yeni aile, ayrı bir eve çıkar, yeni bir “ev-bark“ kurardı. Evlenen erkek, ebeveyninin sağlığında baba malından hissesini alır, kız da “yumuş” denilen bir çeyiz getirirdi. Gelin ile güveyi mallarını birleştirerek bir ev sahibi olurlardı.[11] Müstakil kurulan yeni evlerin, baba ocağına bazı bağlarla irtibatları devam etmekteydi. Baba muhtaç durumda kaldığında oğlunun malından beşte birini alırdı.[12]

Genellikle, dıştan evlenmenin (exogamie) geçerli olduğu Türk ailesinde evliliğe kutsal bir birlik nazarıyla bakılmaktaydı. Türkçede izdivaca “evlenmek” anlamında “ev-bark” sahibi olmak denir. Eski Türk dilinde “mabed”in karşılığı “bark” tır. ”Ev“ de mukaddes bir mabet telâkki edildiğinden “bark” adını alırdı.[13] Bu da Türkler’in ‘ev’ ve ondan türeyen ‘ev’lenmeye izafe ettikleri kutsiyeti göstermektedir.

Güveyi tarafı evlenebilmek için kızın velisine “kalın” denilen başlık veriyordu. Evlenmelerde en çok göze çarpan, ölen erkek kardeşin dul kalan hanımıyla (leviratus) veya çocuksuz olan genç üvey anneyle evlenme âdetinin varlığıdır.[14]

Türklerin kadınlara fevkalâde saygılı davrandığı ve tekeşli yaşam sürdükleri kaynaklarca tasdik edilmiş olmakla birlikte bilhassa, fûtûhat zamanlarında bakabilecekleri kadar eş alanlar olurdu. Oğuz Destan’ında, Oğuz’un üç amcasının üç kızıyla evlendiğini görüyoruz.[15] İlk eş, hiçbir zaman değer ve itibarını kaybetmez ve kumalarından dünyaya gelen çocuklar da onun sayılırdı.[16]

B. İslâmi Dönem Türk Kadınları

1. Selçuklular Öncesi Genel Olarak Türk Kadınları

X. yüzyılın ortalarında Seyhun nehrinin sağ kıyısına yerleşen Oğuzlar İslâm’ı kabul ederek yeni bir döneme girdiler. İslâm, hayatlarında köklü değişimler yapmakla birlikte Türkler, eski örf ve âdetlerini tamamıyla terketmeyip yeni dinlerinin reddetmediği alışkanlıklarını devam ettirdiler.

Bu çerçevede aileyle ilgili örf ve âdetlerin birçoğu varlığını sürdürmüş; önceden olduğu gibi aile ocağı kutsal sayılmış, sıkı akrabalık ilişkileri içinde yine “küçük aileler” yaygın aile tipini oluşturmuştur. Muhtemelen İslam öncesinin yaygın bir geleneği olan “ak ev”ler, eşler ve evlenmemiş çocuklardan müteşekkil küçük ailelerin en belirgin kanıtıdırlar. Zira, güveyi gerdeğe gireceği yeri ok atarak tayin eder[17] ve baba ocağından ayrı “ak ev”ini ya da “ak otağ”ını okun düştüğü yere kurardı.[18] Kurulan yeni eve “ak ev”, denilmesi de, çadırın henüz temiz ve beyaz olmasından kaynaklanıyordu.[19] Keçe ve kamışlardan yapılan söz konusu basit ve küçük evler, göçebe kültürünün bir simgesidir.

Birbirine yakın ailelerden, daha beşikte iken “beşik kertmesi” denilen âdetle çocuklarını nişanlayanlar görülse de evlenecek gençlerin onaylarının da alındığı anlaşılmaktadır. Kız istemeye giden dünürler, “Tanrının buyruğu, Peygamber’in kavli ile aydan arı günden (güneş) görklü (güzel) kızınızı oğlumuza istemeye geldik” diyerek bir kıza talip olurlardı. Nişanlı kıza “yavuklu” ya da “adaklu”denirdi.[20]

Kadının toplumdaki itibar ve değeri, İslâmi dönemde yazılmış olan Dede Korkut kitabında belirgin bir şekilde görülür. Yabancı erkeklerin yanında “yaşmak ” takındıkları halde Bânu Çiçek gibi genç kızların damat adaylarıyla at ve ok atma yarışları yapıp, güreş tutmaları, toplumda kadın aktivitesini gösteren ilginç örneklerdir.

Halk kahramanları, hanımlarına aşk ve saygılarını dile getiren sözlerle hitab ederken, birbirlerine kızdıkları zaman acı ve sert sözlerle de karşılık verebilmektedirler. Deli-dolu bir Türk beyi olan Deli Dumrul, canını almaya gelen Azrail ile mücadelesinde yenilince, hayatını kurtaracak fedakârlığı ana- babasından değil kendisinin yerine ölmek isteyen karısından görmüş ve sonuçta eşinden ayrılmak istemediği için, “Alırsan ikimizin canını al, bırakırsan beraber bırak”, diye Ulu Tanrı’ya yalvarmış ve böylece ilâhi affa mazhar olmuştur.[21]

Dede Korkut, dört kadın türünden sözeder: Solduran sop, dolduran sop, son derece bayağı kadınlar ve evin dayağı olan kadınlar.[22]

Solduran sop: Sabahleyin elini yüzünü yıkamadan tıka basa yiyen; ‘bu evi harap olası erkeğe varalıdan beri karnım doymadı, ayağım paşmak (papuç), yüzüm yaşmak görmedi’ diye sızlanan ve kocasının ölmesini dileyerek bir başkasına varmak isteyen kadın türüdür.

Dolduran sop: Yatağından çok geç kalktığı halde, hemen sokağa fırlayarak sabahtan akşama kadar dedi kodu yapan; evine barkına bakmayan ve komşularıyla iyi geçinmeyen kadındır.[23]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ