TANZİMAT DEVRİNE KADAR OSMANLI DEVLETİ’NİN ULAŞIM TEŞKİLÂTI VE YOL SİSTEMİNE GENEL BİR BAKIŞ

TANZİMAT DEVRİNE KADAR OSMANLI DEVLETİ’NİN ULAŞIM TEŞKİLÂTI VE YOL SİSTEMİNE GENEL BİR BAKIŞ

Osmanlı Devleti’nin üç kıt’ada yayılmış olduğu geniş coğrafî sâhanın muhtelif bölge ve merkezlerini birbirine bağlayan, muvâsala (ulaşım), münâkale (taşımacılık) ve muhâbere (haberleşme) imkânı sağlayan yolların yapım ve bakımı ile bu şebekenin meydana geliş ve işleyişini sağlamak ve kolaylaştırmak yanında, muhâfaza ve emniyetini de te’mîn etmek, idârenin ehemmiyetle üzerinde durduğu bir konu idi.

Gerek askerî ve stratejik harekât kabiliyetini, gerekse ticârî kervanlar ile ulaştırma, posta ve haberleşme şebekesinin sâlimen yürütülmesi ve seyahat edenlerin (özellikle hac zamanlarında) seyrüsefer imkânlarını hazırlamak, devletin sâhib olduğu topraklar üzerindeki hâkimiyetini takviye bakımından da şübhesiz kaçınılmaz bir tedbîr olarak düşünülmüştür. Bu maksatla, yâni devletin kara, nehir ve deniz ulaştırma ve haberleşme şebekesinin meydana geliş ve işleyişini te’mîn için birtakım müessese ve hizmet grupları teşkîl edilmiştir. Binaenaleyh Osmanlı Devleti’nde bir yol düşüncesinin, yol bakım ve onarımı gibi fikirlerin mevcûd olduğunu, tesîs ve teşkîl edilmiş bulunan birtakım müesseseler sâyesinde anlamaktayız. Osmanlı yol teşkilâtı ile ilgili olarak arşiv belgeleriyle desteklediği çalışmalarla araştırmacılara yol açan Cengiz Orhonlu’ya göre bu müesseselerin başlıcaları şunlardır: Derbendcilik,[1] köprücülük,[2] gemicilik,[3] kaldırımcılık.[4]

Bu kuruluşlara mensûp hizmet erbabı, âmme hizmeti gördükleri için birtakım örfî rüsûmdan (vergilerden) (avârız-ı dîvâniyye, tekâlîf-i örfiyye vb.) muâf tutulmak sûretiyle yol açma ve tâmir etme, köprülerin bakım ve onarımı, köprüsü olmayan nehirlerden insanları ücretsiz karşıdan karşıya nakletmek gibi görevler yapmakda idi. Bu hizmet şekillerinden başka, bazı köyler halkının doğrudan doğruya yol yapım, bakım ve onarımı için tâyin edilerek görevlendirilmiş ve buna mukabil – kaldırımcılar hâriç- bazı resmlerden muâf tutulmuş oldukları, târihî kaynaklardan anlaşılmaktadır.

Tanzîmât Devri’ne kadar Osmanlı Devleti’nin kara ulaşım ve yol sistemi[5] ile teşkîlâtını genel hatlarıyla iki kısımda incelemek mümkündür: 1- Şehiriçi yol yapımcılığı (kaldırımcılık), 2-Şehirdışı ve şehirlerarası yollar.

1. Şehiriçi Yol Yapımcılığı (Kaldırımcılık) [6]

Osmanlılarda kaldırımcılık, doğrudan doğruya yol ile ilgili meslekî bir teşekküle hâs bir tâbir olup bugünkü mânada araba geçen yolun bir veya iki tarafında bulunan “yaya” kaldırımlarından farklı olarak, esasen ve münhasıran “yol yapımcılığı” mesleğini ifâde etmekdedir.[7] Yani OsmanlIlarda kaldırım, toprak zemîne taş döşemek sûretiyle yapılan yol demektir.[8] Yaya kaldırımı ile araba geçen kaldırım (yol, sokak, cadde) arasında kesin ayırım, XX. yy. başlarında ortaya çıkmışdır. O zamana kadar “kaldırım” denince, bugünkü mânâda ve özellikle arabaların geçtiği yol kastedilmekte idi.[9]

Kaldırımcılar, hemen dâimâ şehir ve kasabalarda teşkilâtlı olarak bulunur, sâdece yol inşaatı ile uğraşmak gerektiği zaman bulundukları yerlerden ayrılırlardı.[10] Kaldırımcı zümresi, daha ziyâde – başta İstanbul olmak üzere[11]– şehirlerde bir esnaf kuruluşu gibi denetim ve kontrol altında tutulurdu.[12] Kaldırım yapım ve tâmir işlerinin, belediyelerin vazîfeleri meyânında addedilmesi mülâhazasıyla 1285/1868 yılında Şehr-Emâneti’ne devrolunduğu zamâna kadar bu işlere en başta yeniçeri ağası ve mimârbaşı olmak üzere “‘atîk” şehremînleri[13] karışır ve İstanbul Kadısı da şehrin umûmî hâkimi olmak sıfatıyla müdâhale ve nezâret ederlerdi.[14] Diğer esnâf teşekküllerinde olduğu gibi kaldırımcı esnâfının başında da esnâf kethudâsı olarak devlete âit her türlü yol inşââtında bir organizatör rolünü üslenen kaldırımcılar kethudâsı bulunurdu.[15] Şehir su yollarının ve bendlerin taş döşeme işleri de kaldırımcılar tarafından ve mimâr-başının nezâretinde yapılırdı.[16]

İstanbul ve civârında yapılan yol, suyolu vb. inşââtda çalışan kaldırımcılar, genellikle Silivri bölgesinden temin edilirlerdi. Bunların da pek çoğu buraya Rumeli’den, bilhassa Arnavutluk’tan gelmekte idiler. Bundan da anlaşılmaktadır ki kaldırımcı esnâfının çoğunluğunu, Arnavut asıllı kimseler[17] teşkîl ediyordu.[18]

Meslekî birer teşkilât mensupları olarak ihtisasları, yol ve binâ inşââtında kullanılan taşları kesmek olan taşcılarla, bu taşları döşeyen kaldırımcıların[19] ücret meselelerini çözmekte, inşâ malzemelerini temîn etmede karşılaşılan güçlükleri bertaraf etmekte ve bir inşaatta gerekli işçileri araştırıp bulmakda, nihâyet aralarındaki anlaşmazlıkları halletme gibi hususlarda kaldırımcılar kethudâsı dâimâ tanzîm edici, ayarlayıcı, arabulucu rollerde bulunmuşdur.[20]

Kaldırımların her zirâ‘-ı mi’mârîsi (75.8 cm.), kaldırımcılara 6-8’er akçaya, mahlût kaldırımların her zirâ’ı ise 4’er akçaya yapdırılırdı (XVI. yy.).[21] Kaldırımlar üç sene zarfında harâb olursa, kaldırımcılar bozulan bu yerleri bilâ-ücret tâmir etmeği taahhüd ederlerdi.[22] Kaldırımcılar kethudâsının rolü, XVIII. yy.’ın ikinci yarısında ikinci plana düşmüş ve kendilerine nezâret eden bir kaldırım yazıcılığı ihdâs olunmuşdur.[23] Yine bu asırda kaldırım (yol) inşââtı, hâssa mimârbaşına havâle edilir ve onun nezâretinde yapılırdı.[24]

Kaldırım inşâsı için evvelâ keşfin yapılması şarttı.[25] İnşâ veya tâmir edilecek yolun ön keşfi yapıldıkdan sonra iş, kaldırımcılar kethudâsı ve Mi’mâr-başı’nın tâyin ettiği bir mimâr halîfesi ile Yeniçeri Ocağı mensublarından olan kaldırım yazıcısının mârifetleriyle keşf ve muâyene edilerek, yapılan işin istenilen teknik evsâfa uygun olup olmadığı araştırılırdı.[26] Tanzimat devrine kadar yapılan şehiriçi yolların keşif ve muâyenesi bu şekilde tesbit edilerek, kaldırımcılar kethudâsı tarafından keşif defterlerine kaydedilirdi.[27]

XVI. asra kadar İstanbul’un beledî işleri çok düzenli idi. Bütün işler, başlıca câmilere, sokak ve kaldırımlara, evlerin binâ ve inşâ sûretlerine, meydanların “tanzîf ü tathîrine”, sıhhî tedbirlere vb. inhisâr ediyordu. Hükûmet, kaldırımların tâmirine önem verirdi. İstanbul surlarının iç ve dış taraflarında yâhut üzerinde “cüz’î ve küllî” evler, şehnişînler ve dükkânlar yapmak kat’iyyen yasaktı. Aksi takdîrde bunlar yıktırılır; hatta “muhâlefet idenler her kimler ise siyâset olınmak mukarrer” olurdu. Evler, tamâmen surlardan en az beş zirâ‘ yâhud dört arşın (takrîben 3 metre) uzakta inşâ edilebilirdi.[28] Bu mesâfe de genellikle yol payı olarak bırakılırdı. Esâsen sokaklar -Tahtakale ve diğer çarşı bulunan yerler hâriç- önceleri oldukça geniş idi.[29] Ancak muahhar devirlerde muhtelif sebeplerle (yangın, ihmal, suiistimâl, nüfus artışı vb.)[30] yolların gittikçe daraldığı, temizlik ve bakımının ihmâl edildiği görülmektedir.[31]

İstanbul’da saraylar, câmiler, medreseler, imâretler, türbeler vs. dışındaki binalar, bilhassa meskenler ahşâp veya kerpiçten yapılırdı. Bunun sebebi, zelzele korkusuna atfedilmekle birlikte, bunların kârgîr binâlara nispetle daha ucuza mâliyetinin[32] de önemi büyüktü.[33] Bu durum, fetihten önceki Bizans İstanbulu için de aynen vâkidir. O devirlerde de saray ve mâbedler ile Fener ve Galata taraflarındaki bazı binâlardan mâadâsının ahşâp olduğu zannedilmektedir. Halbuki bir şehirde ahşâp binâların çok olması, sık sık yangınlara sebebiyet verdiği ve pek tehlikeli netîceler doğurduğu için,[34] Kanûnî Devri’nden itibâren “men‘-i harîk” husûsunda sıkı tedbîrlere başvurulması, zarûret hâlini almıştı.[35] Bu cümleden olarak, evlerin saçaklı yapılmasına müsaade edilmediği gibi, evlerden yola doğru fazlaca çardak[36] ve şeh-nişîn[37] çıkılması hâlinde bu çıkıntılar Mîmârbaşı vâsıtasıyla yıktırılır ve yola “müzâyaka” (darlık, sıkışıklık) verilmemeğe îtinâ edilirdi.[38]

Meselâ 1131/1719 yılında Gedikpaşa semtinde çıkan bir yangın, buralarda evlerin sık ve sokakların dar olmasından dolayı yayılarak büyük hasar ve ziyâna sebeb olmuştu. Bu yangından bir ay kadar önce “İstanbul Kâdîsı’na ve Hâssa Mi’mâr-başı’ya” sâdır olan “evâ’il-i Şa’bân 1131 (1719)” târihli bir hükümde geçen: “Mahrûse-i İstanbul’da vâki’ büyût ü menâzil Zîk ve birbirine karîb ve muttasıl olduğından mâ’adâ ba’zı evlerün saçakları ve şeh-nişînleri karşu vâkı’ olmağla bi-emri’llâhi Te’âlâ bir mahalde harîk vâki’ oldukda karşusında vâki’ olan şeh-nişînlerün ve saçaklarun serî’an yanmasına sebeb olup…”[39] ifâdesinden, bu gibi tehlikelere dikkat çekildiğini ve evlerin inşâ tarzları üzerinde önemle durulduğunu anlamaktayız.

1175/1762 târihli bir hükümde ise, yangın yerlerinde kirâ için yeniden kahvehâne, bî-kâr (bekâr veya işsiz) odaları, han vs. ile, mevcut binâlara yeni cihân-nümâ,[40] tahtaboş,[41] şehnişîn vb. ilâve ve çıkmalar yapdırılamayacağı, aksine hareket edenlerin “ibreten li’l-gayr salb” olunacakları, sert ve kesin ifadelerle belirtilmekdedir.[42]

Yangınların yaptığı tahrîbât süratle izâle edilir; yanan evlerin yerlerine hemen birkaç gün sonra tıpkı eskisine benzeyen yeni evler yapılır ve eski kargacık burgacık sokaklar aynen kalırdı.[43]

Tanzîmât Devri’ne kadar yol ve sokakların genişliği hususunda muayyen ölçülerle tespît, ta’yîn ve tanzîm edici kesin hüküm ve nizâmnâmeler çıkmadığından, târih boyunca İstanbul için bâzan pek felâketli netîceler doğuran yangınlardan sonra yeniden inşâ edilen binâların yoldan yer çalmasıyla, cadde ve sokakların gittikçe daralmış olduğu da bilinmektedir.[44]

Meydanların ve yolların “tanzîfât ü tathîrâtı” (temizlenmesi) hususuna gelince: At meydânı’nı (Sultan-Ahmed) yılda bir, Bâyezid Meydânı’nı ayda iki defa, bir yeniçeri zâbiti olan çöplük subaşısı mârifetiyle zimmîlere (özellikle Ermenilere) temizletmek,[45] İstanbul Kâdîsı’nın görevleri arasında idi. Bu işle görevli olan zimmîler-cizye hâric- bazı vergilerden muâf tutulurlardı.[46] Çarşıların temizliği, çarşı esnafı tarafından, mahalle aralarının temizliği ise “arayıcı (yahut, Çöp-çıkaran) esnâfı” tâbir olunan hizmet erbâbınca sağlanırdı. Arayıcılar, çöplük subaşısına belirli bir yıllık bedel ödeyerek çöpleri toplar; sâhilinde ayıklayarak işlerine yarayan şeyleri ayırır ve satarlardı.[47] Herkes evinin ve dükkânının önünü temizlemek ve süprüntüleri götürüp denize dökmek veya döktürmek zorunda idi. Mahalle aralarındaki sokakların temizliğinden mahalle imamları mes’uldü ve onlar da bu işi mahalle halkına angarya sûretiyle yaptırırlardı. Halk genellikle bunu yapmayıp veya yapamayıp arayıcı esnâfına ücret karşılığında verirlerdi.[48]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al