TANRI DAĞLARI’NIN KARLI DORUKLARINDAN ARAL GÖLÜNE AKAN IRMAK; CENGİZ AYTMATOV

TANRI DAĞLARI’NIN KARLI DORUKLARINDAN ARAL GÖLÜNE AKAN IRMAK; CENGİZ AYTMATOV

“Hayat, bütün hiçliklerden daha kuvvetlidir ve Dünyada ondan kutsal başka bir şey yoktur. İşte onun için insan öldürülemez. Ama düşman gelip senin toprağını işgal etmişse dövüşülür, savaşılır. Ve sevgilinin şerefi de, insanın anavatanı gibi korunmalıdır” (Romandan).

‘Gün Olur Asra Bedel Romanı’[1] üzerine

Gerçekçilik, efsane ve bilim kurgunun (Kara 2003:302) iç içe girdiği olayların anlatımı, Kazakistan’da Aral Gölü yakınında bulunan Sarı-Özek bozkırında başlar. Sarı Özek’te küçük bir tren istasyonu vardır. Adı Boranlı istasyonudur. Boranlı İstas­yonunda işçi ve memurlara ait topu topuna 10 ev bulunmaktadır. Burada kışlar sert geçer; boran ve kar fırtınaları eksik olmaz. Yazları ise kavuran sıcaklar, Sarı-Özek’i yaşanmaz bir çöle çevirir.

Öykü, Boranlı istasyonunda çalışan Yedigey adında Kazak bir işçi üzerine kuru­ludur. Boranlı Yedigey, Stalin döneminde Sovyetlerin Almanlara karşı yaptığı bir mu­haberede yaralanır. Aral Gölü kıyısındaki köyüne geri döner. Gençliğinde balıkçılık yapmıştır. Aral’ı ve onun köpüklü dalgalarını çok sever. Sanki Aral, Yedigey; Yedigey de Aral’dır. Karısı hamile kaldığında altın-mekre balığını rüyasında görmüş; fakat, ona dokunamamıştır. Altın-mekre balığı Aral’da yaşayan, tutulması zor bir balıktır. Kış başlangıcında Yedigey boğulma pahasına da olsa Aral’a gidip bu balığı tutar, ka­rısına getirir. Karısı ona dokunduktan ve sevdikten sonra göle tekrar bırakır.

Yedigey, askerden dönüşünde Aral’ın kıyısına gelmiş, sanki bir insanmış gibi ona “merhaba Aral” diye fısıldamıştır. Bir süre dinlendikten sonra Boranlı’ya demiryolu işçisi olarak verilir. Yedigey, karısı ile birlikte Aral kıyısındaki köyünden Boranlı’ya taşınır. Boranlı’daki bütün işleri daha önce hemen hemen tek başına yapmış olan Kazangap adında bir demiryolu işçisi, Yedigey’e her konuda yardım eder, bir de ona ile­ride binek olsun diye bir köşek (yeni doğmuş deve yavrusu) hediye eder. Anlatıldığına göre bu köşeğin soyu, Nayman Boyu’nun (İnan 1960; Demir 1995:109) develerinden, Ak Maya’dan (çift hörgüçlü, yetişkin dişi deve) gelmektedir. Yedigey’le aynı yöre­den olan Kazangap, ölmeden öce Aral’ı görmek istemiş, beraber yaptıkları ziyarette Aral’ın kurumaya başladığını görüp şaşırmışlardır.

Aytmatov, kurumaya başlayan Aral Gölü’nün eski güzelliğini, altın-mekre gibi az bulunan (efsanevi?) balıkların bile yaşadığını anlatmakla çevre ile ilgili tedirginliğinin ilk işaretlerini vermiştir. Bozulan ekolojik dengenin insan ve hayvanları nasıl korkunç bir felakete doğru sürüklediğini, ‘Dişi Kurdun Rüyaları’[2] adlı yapıtında anlatacaktır.

Kazangap, bir gün ölür. Boranlı Yedigey, bir yerde hayat yoldaşı olan Kazangap’a son saygısını ona yaraşır şekilde göstermek ister onun da vasiyeti budur. Onu Naymanlardan kalma Boranlı istasyonundan 30 km uzaktaki Ana-Beyit mezarlığına göm­mek ister. Ama bunu yapmak kolay olmaz. Rus Uzay Üssü, Ana-Beyit mezarlığını da içine alacak şekilde tel örgülerle çevrilmiştir. Yedigey’in bu durumdan haberi yoktur. Yedigey arkadaşını defnetmek için yaptığı yolculuk sırasında; yokluk ve zorlukla ge­çen onca yılı yeniden yaşar, çocukları okutabilmek için katlanılan sıkıntıları hatırlar. Bu bir gün, sanki bir asır gibi gelir ve en önemlisi Abutalip Kuttubayev, bir öğret­men! İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşmüş, oradan kaçarak Yugoslav Kızıl Ordusu’na katılmıştır. Kızıl Yıldızla Rus devrimcilerinin fikirde ayrı düşmesinden sonra Kuttubayev casuslukla suçlanarak Boranlı istasyona demiryolu işçisi olarak sü­rülmüştür. Yedigey, Kuttubayev’i, onun karısı ve iki çocuğunun buraya gelişlerini ve katlandıkları zorlukları hatırlar. Bu küçücük yerde okula gidemeyen Boranlı çocuk­ların eğitimi için çırpındığını gözlerinde canlandırır. Sarı-Özek bozkırında anlatılan eski Kazak halk efsanelerini ve türkülerini topladığını ve sabaha kadar o küçücük evin penceresinde cılız lamba ışığında bunları nasıl bir deftere yazdığını anımsar. Abutalip Kuttubayev “Bana göre bu türküler bize geçmişimizi anlatan belgelerdir” diyordu. İşte bu halk destanlarıdır ki, üstlerinin gözüne girmeye ve bir yerlere gelmeye çalışan basit ve işgüzar bir KGB ajanının Kuttubayev’i feodal bir yaklaşımla, çağ dışı ve ilkel masallarla nasıl karşı-devrimcilik yaptığını söyleyerek suçladığını hatırlar.

İşte Aytmatov! Ustalığını burada gösterir. Roman tekniği açısından öykü, Boran­lı Yedigey’i anlatıyor gibi görünür, ama asıl anlatılan Abutalip Kuttubayev ve onun ileride okusunlar diye çocukları için yazdığı halk efsaneleridir. Ayrıca katı rejimler­de, birilerinin daha yüksek mevkilere gelebilmek adına, masum insanları nasıl sudan bahanelerle suçladığıdır. Bu efsanelerden birinde, Nayman Boyu’ndan bir kadının mankurt edilen oğlu tarafından öldürülmesi anlatılır; Juan Juanların (Orkun 1946: 80) korkunç bir işkence yöntemi vardır. Juan Juanlar çok vahşi bir toplumdur. Savaşta elde ettikleri tutsakları çöle götürür, bir kuyu açar ve burada boğazına kadar toprağa gömerlerdi. Esirin başını kazırlar, taze bir deve derisini kazınmış başa iyice sararlar ve günlerce güneş altında bırakırlardı. Deri kurudukça başı daha sıkı kavrar, sıkar ve yeniden çıkmaya başlayan saçlar da korkunç bir acıya neden olurdu. Bu işkenceden sağ çıkabilenler, bütün geçmişini unutur ve hafızalarında geçmişe ait en ufak bir hatıra kırıntısı bile kalmazdı. Ancak ve ancak onlar, kendi efendilerinin emirlerini yerine getirirlerdi. İşte bunlara mankurt denilirdi. Tarihte Naymanlar ile Juan Juanlar savaş­mış, Naymanlardan bir genç mankurt yapılmıştı. Bir ticaret kervanı Nayman obasına uğramış, tüccarlar deve çobanlığı yapan bir mankurt gördüklerini anlatmışlardı. Nayman Ana bunun kendi oğlu olabileceğini varsayarak, Ak Maya’sına binmiş, tek başına günlerce Sarı-Özek bozkırında oğlunu aramış ve sonunda da bulmuştu. Nayman Ana usanmadan, günlerce gizli gizli deve sürüsünün yanına gelerek gence, kendisinin an­nesi olduğunu anlatmış; ancak, geçmişini unutan oğlunu bir türlü ikna edememişti. “Oğlum senin adın Colaman, adını hatırladın mı? Babanın adı Dönenbay” diyordu. Oğlunun efendisi olan deve sürüsünün sahibi, gence bir ok vermiş, kendisinin annesi olduğunu söyleyen kadını öldürmesini emretmişti. Nayman Ana, bir hatıra kırıntısı kalmıştır diyerek beraberce yaşadıkları olayları, kendisinin Naymanlardan olduğunu oğluna hatırlatmaya çalışmış ve kendisi ile dönmesi için yalvarmıştı; ancak, genç oku­nu çekerek anasını vurmuştu. Aytmatov şöyle devam ediyor:

“Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak is­tediyse de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden evvel beyaz yazması düştü başından. Ve bu beyaz yazma bir kuş olup havalandı. Ana’nın ağzından çıkan son sözleri tekrar ede ede uçup gitti: Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay!…

İşte o gün bu gün; Dönenbay kuşu, Sarı-Özek bozkırında geceleri uçar dururmuş. Bir yolcuya yaklaşınca onun yanına sokulur: Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay’ Dönenbay! diye ötermiş.”

İşte Yedigey! Bu kırk yıllık arkadaşı Kazangap’ı, Nayman Ana’nın yattığı ve ata­larından kalma Ana-Beyit mezarlığına bunun için gömmek istiyordu.

Bir yanda Mankurt olmak! Tüm geçmişini unutmak! Efendilerinin isteklerini har­fiyen yerine getirmek! Öte yanda ise Yedigey’in şahsında, geleneğine sahip çıkmak; saygısının en yüksek bir mertebesi kabul ettiği yere, yüzyıllar ötesinden gelen Ana-Beyit mezarlığına arkadaşını defnetmek! İşte Aytmatov, hafızaları kazınmış toplumlarla, kendini efendi kabul eden toplumlar arasındaki çağımızın korkunç trajedisini böyle anlatıyor. Bu konuda Söylemez’in değerlendirmesi şöyledir: “Her şeye rağmen Yedigey, Kırgızlarca kutsal sayılan Ana-Beyit mezarlığına arkadaşının cenazesini gö­türmüş, aldığı abdest, kıldığı namaz ve yaptığı dua ile İslâmiyet’e uygun bir şekilde defin merasimini yerine getirtmişti”. Sovyet sisteminin dini yok sayma politikasının ne kadar yanlış olduğu anlatılırken (Söylemez 2002: 35), burada “Yedigey’in, eski gelenek ve âdetleri, tabiat ve hayat şartları ne olursa olsun yerine getirmek ve onları korumak uğruna verdiği mücadelesi görülür’’ (Söylemez 2002: 3).

Bugün insanları, mankurt yapmak çok kolay. Saçlarını kazımaya ve deve deri­si geçirmeye gerek yok. Günlerce çöl sıcağında aç susuz bırakmaya da gerek yok. Bundan da öte efendilerin seni zorlamasına da gerek yok. Öyle bir serap yaratılmış ki ben mankurt olmak istiyorum diye yalvaracaksın. Nasıl mı? Toplumların tarihini, geçmişini, şarkılarını, türkülerini, destanlarını ve kendilerine güvenlerini yok ederek. Mankurt yapılan toplumların devinimlerini, yerel bir kıpırdanıştan başka bir şey ol­madığına inandırarak ve konuştuğu dillerini, yerel bir şive imiş gibi göstererek.

Aytmatov’un yaşamı incelenirse, görülecektir ki, kendisi 1980’lere kadar Sovyet Sistemi’ni desteklemiştir (Söylemez 2002:15; Kara 2003: 308). Kırgızistan’da veteri­nerlik ve ziraat fakültelerini bitirdikten sonra, yazarın toplumcu-gerçekçilik çizgisin­deki başarılı yazıları nedeniyle, Sovyet Hükümeti onu eğitiminin devamı için Gor­ki Edebiyat Enstitüsüne davet ederek ödüllendirmiştir. Bundan sonra Aytmatov’un: Lenin Edebiyat Ödülü, Sovyet Devlet Edebiyat Ödülü ve Sosyalist İşçi Kahramanı Ödülü alması, onun sosyalist edebiyatın elitlerinden biri olduğunu göstermektedir (Kara 2003: 295). Öte yandan, mankurtlaşma olayını bizzat bu sistemde yaşayarak öğrendi. Bu sistemde, Rusya dışındaki diğer cumhuriyetlerin ve bu cumhuriyetlerdeki insanların mankurtlaşmaya başladığını hissetti. Mankurt terimine, ilk defa kendi ulu­sunun destanı olan Manas Destanında rastladı: “Orada çocuk Manas’ın yaramazlığı ve dayanılmaz gücünden korkan Kalmakların, onu mangurt edelim deyip, söz bağla­dıkları şöyle cırlanmıştı (Aytmatov ve Şahanov 2000: 147). Bunun dışında, Rusça bir edebiyat dergisi olan Literaturnoye Obozreniye”de çıkan mülakatında aynı konu­ya daha geniş bir açıklık getirmiştir: “Mankurt; halk ağzında dolaşan efsane, benim anlattığım gibi bulunmaz. Fakat bu efsanenin prototipi Kazak halkında mevcuttur. Benim onları yüksek dereceye çıkarmam, felsefi anlamını derinleştirmem gerekirdi” (Akmataliyev 1998: 24). Günümüzde mankurtlaşmayı iki şekilde değerlendirebiliriz. Birincisi, insanların iç benliğinden bir öteleşme-başkalaşma hâlini anlatır (Korkmaz 2004: 190): Bunlar efendileri gibi olmaya çalışanlardır. Onlar gibi konuşur, şarkı söy­ler ve onlar gibi giyinir. İkincisi ise daha derin bir sorundur. Kişi, bilerek veya bilme­yerek efendilerine hizmet eder. ‘Gün Olur Asra Bedel’ romanında Sovyet rejiminin, daha çok kültürel belleği tahrip ettiği anlatılmıştır: Bu kültürel tahrip, Nayman Ana gömütlüğü, Nayman Ana efsanesi ve Sarı-Özek mağdurlarının anlatımlarında veril­miştir (Korkmaz 2004: 79). Günümüzde ise dünyanın efendileri, teknolojik propagan­da ile sanki efsanedeki deve derisi sarınmış gibi her gün beynimizi kuşatmaktadırlar.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Ağladım hemde çok ağladım okurken öldüm öldüm dirildim

BİR YORUM YAZ