SÜT…

SÜT…

Üç asker, dörtnala sürdükleri atlarıyla tozu dumana katarak köyün kıyısına geldiler. Burun delikleri açılmış atlar soluk soluğaydı. Yüzleri güneşten yanmış, üstleri perişan askerler atlarını köy meydanına doğru sürdüler. Meydanda, acale acale döndürdükleri atların üzerindeki askerlerden birisi bağırdı.

“Heeyy ahali, Osmanlı askeri yenildi. Ruslar ve Ermeniler vatanımıza girdiler. Düşman askerleri Kars’ı, Erzurum’u ellerine geçirdiler. Askerlerimizin çoğu Ruslara esir düştü. Bizim Zaiatımız çok fazla. Ruslar ve işbirlikçileri Ermeniler bozguna uğrayan Türk askerini kovalayarak buralara doğru geliyorlar.  Peşimizi kovalayan gâvurlar, geçtikleri yerleri yakıp yıkıyor, kadına kıza tecavüz ediyorlar. Yaşlı, kadın, bebek demeden öldürüyorlar. Hemen buralardan çakın! Kaçın! Kaçıp çoluk çocuğunuzu, canınızı, namusunuzu, kurtarın.”

Köyün yaşlı İmamı Âlim Efendi, köy meydanında dönen atlardan birisinin yularından kavradı. Tutmakta olduğu sıcaktan kızmış kayışı aşağı yukarı indirerek salladı. Şaşkınlık ve korku sesini yükselmesine sebep oldu. Hışımla konuşmaya başladı.

“Sen ne diyorsun bire oğul!? Köylerde yiğit kalmadı, hepsi askere gitti. Dünyaya nam salmış onca Osmanlının askeri nasıl yenilir? Vatana Ermeni’yi, Rus’u nasıl sokar?

Atların üzerindeki yorgun erlerden biri, “Dede bize hesap sorma zamanı değil. Size bildirdiklerimiz Padişahın, emridir. Bizim de sana ne cevap verecek halimiz ne de vaktimiz var. Sen, kadını kızı topla hemen kağnılara yükü yükleyerek buralardan kaçın. Emir Padişahın Paşalarındandır. Biz, bütün şehir, kasaba, köylere bu haberi vermek için buradan hemen ayrılacağız. Sakın ola ki kaçmakta geç kalmayasınız.”

Yorgun atların, yorgun sürücü askerleri, alelacele Kelkit, Karacaören köyünün aşağısındaki çayırlara doğru atlarını sürdüler.

Köy meydanına toplanmış olan birkaç yaşlı erkek, kadın, kız endişeyle ne yapacaklarını bilmeden şaşkınlık içinde kendi etraflarında dönüp durmaya başladılar. İnsanların akılları başlarından gitmişti. Kadınlar, dizlerine vurarak dövünüyordu. Ufak, tefek, yaşlı İmam Âlim Efendi, kızgın bakışlarını kadınlara çevirerek, küçük bedeninden çıkan gür sesiyle konuşmaya başladı.

“Söyleyeceklerime kulak verin kadınlar! Sizin başınızda erleriniz yok. Hepsi seferberlikte. Onlar şimdi düşmanla savaş halindeler. Köyden orduya katılmak için giderken bu sübyanların canlarını size emanet ettiler. Çocuklarınızın canını, namusunu siz koruyacaksınız. Gâvura yem olup yavruları canından etmeyelim. Hemen kağnılarınızı koşup üzerlerine yatak yorgan atın. Lazım olan çap, kacağı, yiyecek, giyeceklerinizi yanlarına sıkıştırın. Gün öğlen olmadan, acele yola çıkmalıyız.”

Güller Gelin harman yerinde oynayan oğullarına doğru hızlıca gidip bağırmaya başladı. “Ali, Muharrem, İsmail hemen oyunu bırakıp gelin. Göç var yavrularım. Buralardan göçeceğiz. Düşman askerleri topraklarımıza girmiş, köyümüze doğru geliyormuş. Canınıza gurban olduğum çabuk gelin ki ablana, ağabeyine bana yardım edesiniz!”  

Kimi kadınlar, gözyaşları içinde yedikleri yemek tablasının başından kalktılar. Bazıları okudukları Kuran’ı bıraktı. Oyundaki çocuklarını evlerine topladılar. Koşuşturarak öküzlerini damlarından çıkarıp avlularında kağnılarını koştular. Ellerine geçen eşyalarını, yatak yorgaları yüklediler. İki saat içinde yola çıkmak için hazır duruma geldi bütün köy ahalisi.

İnsanlar peş peşe dizilerek evlerini, tarlalarını terk edip köyün çıkış yoluna doğru kağnıları çekmeye başladılar. Ana yola çıkmak için bayır aşağı indikçe kağnı gıcırtıları ortalığı kapladı. Acı içindeki insanların gözlerinden akan yaş danelerini saymanın mümkünatı yoktu. Başlarına gelenlere şaşırtan çocukların yüzleri donmuş gibiydi. Kimi yavrular çığlık çığlığa bağırarak ağlıyorlardı. Bazı çocuklarda göçün ne olduğunu anlamadan kalabalıkta gitmeyi oyun sanarak neşelenmişti. Kağnılar ilerledikçe, kadınlar yılların emeği evlerine doğru geri dönüp bakarak gözyaşına boğuluyordu.

Acıdan, korkudan, heyecandan, beyaz tenli, mavi gözlü, uzun boylu, al yanaklı Güller Gelin’in ne yapacağını bilmediği için yanakları iyice kızardı. Köyü çıkmaya başlamışlardı ki, geri dönüp evine doğru baktı. Kapısının önündeki güneşten parlayan her gün oturduğu kara taşı zar zor gördü. Aklına sabah pişirdiği sütün ağzını kapatmadığı geldi. “Eyvah, dönünce peynir yoğurt yapacağım bir kazan dolusu sütün ağzını örtmedim” diye söylendi. Önde kağnıları çeken çocuklarının yaşça büyük olanlarına bağırdı.

“Zülâl, Mahmut, siz iki kağnıya mukayyet olun ben sabah pişirdiğim sütün ağzını kapatmayı unutmuşum. Varıp süt kazanının üzerine siniyi örtüp geleyim. Koca bir kazan sütün içine, yat yaramaz, börtü böcek, sıçan düşüp onca süt zayi olmasın.”

Güller Gelin kağnıları ve küçük dört oğlunu Zülâl ve Mahmut’a emanet edip, geri köyüne doğru koşmaya başladı. Koştukça uzun elbisesi bacaklarına dolanıyordu. Koşarken, bir yandan da belindeki kuşağa bağladığı kanatlı kapısının kocaman demir anahtarını çözmeye çalışıyordu. Güller Gelin nefes nefese köye geldi.

Sabah uyandıklarında çocuk ve kuş cıvıltılarıyla dolu olan köyleri viraneye dönmüş gibiydi. Gece gündüz akan pınar sesinden başka ses duyulmuyordu. Yeni kızdırmaya başlamış olan güneş ciğerini yakıyordu. 

Kapısını açıp doğruca bahçedeki üstü kapalı tandırlığa gitti. Süt dolu kazanın ağzını büyük siniyi ters çevirerek örttü. Evine girip odalarına tekrar baktı. ”Allah’ım, beni tez günde Hüseyin’ime, evime kavuştur” dedi. İçinden camiye gidip dua etmek geldi. Camiye geldiğinde, kapının kilitli olduğunu gördü. Küçük camdan baktı. Rahlenin üzerinde duran Kuran gözüne ilişti.  Allah’a ve dualara sığınmaktan başka çaresi yoktu. “Allah’ım bizi canımızdan etme, tez günde evimize kavuştur ” dedi. Kağnı gıcırtıları kaybolmaya başlamışken nefes nefese çocuklarına yetişti.

Kağnılarla, gittikleri yerleri bilmeden üç ay yolculuk yaptılar. Yolda, hastalık ölüm, açlık peşlerini bırakmadı. Kendi yurtlarında sürgün olan insanlar, yol boyunca ölülerini bilmedikleri yerlere gömerek ilerlediler. Yüreklerine ömür boyu çıkmamak üzere gam ve hicran yerleşti.

Üç ayın sonunda Çorum’a ulaştılar. Güller Gelin, salgın hastalıklardan, açlık ve sefaletten dört çocuğunu yola kurban verdi.

Aradan on yıl geçti. Ülkenin yedi cephesindeki savaşlar bitmişti. Ama Güller Gelin’in kocası dönmemişti. Gariplerin Hüseyin’in acısı Güller Gelin’i erkenden ihtiyarlattı.

Muhacir olmuş insanların artık kendi topraklarına geri dönme zamanı gelmişti. Köyüne dönerken hala süt kazanını yerinde bulacağını sanan orta yaşa gelmiş Güller Gelin’in köyüne düşman girmiş, evi barkı yakıp yıkmış, evinin, bağının, bahçesinin yerinde bir adam boyu ot bitmişti.

Kocasının künyesi bile gelmeyen kadın çaresizdi. Yüreği yanıktı. Dört yavrusunun acısını taşıyordu. Geride kalan iki oğlu için çalışacaktı. Çabalayıp evini yeniden yapacak, bacasını tüttürecekti.

Güller Gelin, oğullarıyla birlikte çalıştı. Evinin bacasından çıkan dumanı iç çekerek seyretti.

Ölünceye kadar şehit kocasını, yollara gömerek geldiği yavrularını sayıkladı.

Güller Gelin 87 yaşındayken her insan gibi ona da Azrail yanaştı. Üç gündür yastığında oturan, yolda gömdüğü tek kızı Zülal’in elinden tutarak Azrail’e canını verdi.

Yıkılmış evler, harabe olmuş
Dibinde sümbüller güller ağlamış
Canlar üstüste toprağa dolmuş
Kalanlar dualara umut bağlamış

Kerpiç damlarına baykuşlar konmuş
Nice gelinlerin yüzleri solmuş
Analar duymuş ki oğullar ölmüş
Bülbül sesini kısmış, güller ağlamış

Zati yok idi derde devalar
Düşman durur mu, Türkü kovalar
İnledi kekik kokan mor sümbüllü dağlar
Kan emmiş kızaran toprak ağlamış

Dağlarda şehidim gelincik oldu
Şahadet getirdi zikire durdu
Hain süngü bir daha bir daha vurdu
Gönüller yıkılmış kalpler ağlamış..

Zülal KAYA…

Zülâl KAYA

“Savaşın Yarık Tabanlı Kadınları” Adlı Eserinden

Alıntı Kaynağı: http://www.egitisim.gen.tr – Eğitişim Dergisi. Yıl 12. Sayı 46. Nisan 2015

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. TAREN OKURLARI SAYGILARIMKLA KUTLARIM.TUNABOYLU/ÇORUM

    İHTEN BİR YAPRAK OLAN OLAYLARIN OKURLARA SUNULMASI EN GÜZEL BİR EYLEMDİR.EMEĞİ GEÇENLERİ

    1. Altayli dedi ki:

      Yorumlarınız da lütfen Türkçe’yi katletmeyiniz…
      Düzeltilmesi ricası ile…

BİR YORUM YAZ