SULTAN SÜLEYMAN ÇAĞI VE CİHAN DEVLETİ

SULTAN SÜLEYMAN ÇAĞI VE CİHAN DEVLETİ

Osmanlılar XVI. asra girildiğinde bulundukları coğrafyada yepyeni meselelerle karşı karşıya kalmışlardı. Doğu’da baş gösteren ve devletin temel sistemine yönelik tehdidin bertaraf edilmesi, iç problemlerin ve karışıklıkların yatıştırılması, hemen ardından bu her iki hadisenin sosyal ve ekonomik bakımdan meydana getirdiği sarsıntıları telafi etmeyi amaçlayan Mısır’ın fethi, yeni bir devrin başlayacağını adeta müjdelemekteydi. 1520’ye kadar geçen kısa süre içinde Çaldıran’da Safevi misyonunun geri püskürtülmesi, Kahire’nin dolayısıyla Arap dünyasının kalbinin idare altına alınması gerçekleştirilmiş, bütün bu faaliyetler Osmanlı Devleti’ne yeni bir vasıf kazandırmıştı.

EmperorSuleiman[1]

İtalyan Ressam Titian’ın 1539 Yılı Civarında Yaptığı I. Süleyman Tablosu.

Bu yeni vasıf, bir taraftan sünnî İslam dünyasının tepkisini çeken ve büyük bir tehdit olarak algılanan Safevî dinî düşüncesinin yayılmasını engellemek, Ortodoks İslamı takviye etmek, hatta dinî polemik konusunda esaslı şekilde hazırlık yapmak şeklinde kendisini gösterirken diğer taraftan İslam’ın mukaddes topraklarına yönelik Hıristiyan tehdidini ortadan kaldırma hem bu tehdit karşısında aciz kalıp halkını koruyamayan hem de kendi tebaasına zulüm yapan müstebit ve aciz bir idare olarak tanımlanan Memlük Sultanlığı’na son vererek bütün İslam dünyasının hamisi olma sıfatını da ön plana çıkardı. Safevi tehlikesi bir süre için geriye atılmış, fakat tam anlamıyla ortadan kalkmamıştı. Bununla beraber Doğu Anadolu’ya hakim olunarak Azerbaycan ile İran kesimlerine doğru yayılma ve ticarî yolları kontrol altına alma fırsatı yakalanmıştı.

Suriye ve Mısır seferleriyle de Hint denizinden Basra Körfezi ve Kızıldeniz vasıtasıyla Mısır’ın Akdeniz sahillerine uzanan yolların tam anlamıyla kontrolü şansı doğmuştu. Akdeniz yeniden ticarî canlılığı elde edebilirdi. Memlük Sultanlığı’nın sona erişi de XX. yüzyılın ilk yıllarına kadar sürecek olan Arap dünyasının hakimiyetini sağlayacaktı. Böylece Osmanlılar mukaddes yerlerin koruyuculuğunu üstlenecekleri çok önemli bir görevi, Hıristiyan dünyasına karşı gaza yapmakla kazanmış oldukları şöhretleriyle birleştireceklerdi. Hatta Osmanlı hilâfeti de Abbasi halifesinin mirasçısı şeklinde değil tamamen İslam’ın ve mukaddes yerlerin koruyucusu, hizmetçisi (hâdimi) olmak şekline dönüşmüştü.

Yani Osmanlıların halifelik fikirleri, hac yollarının emniyeti, kutsal yerlerin korunması, İslam’ın müdafaası, bütün Müslümanların koruyucu şemsiye altına alınması tarzında daha farklı bir anlam kazanmıştı ve gaza geleneği, Türk idare anlayışı ile birleşmişti. Hilâfet anlayışının Osmanlı Devleti’nin zora düştüğü yıllarda, hususiyle XIX. yüzyılda klasik anlamıyla ortaya konması dikkat çekicidir.

XVI. yüzyılın yirmili yıllarına gelindiğinde Osmanlılar yeni bir misyona sahip, doğudaki meselelerini önemli ölçüde halletmiş bir durumdaydılar. Söz konusu işleri gerçekleştiren ve devleti tamamıyla kendi kontrolü altında idare eden Yavuz Sultan Selim’in kısa süren bir saltanat döneminin ardından oğlu Süleyman’ın tahta geçmesiyle birlikte Osmanlılar için yeni bir devir başlamış oluyordu. Onun 1520’den 1566’ya kadar sürecek olan uzun saltanatı, imparatorluğun en ihtişamlı dönemi olarak hafızalara yer edecekti. Batılı çağdaş tarihçilerin “Muhteşem”, “Büyük Türk” lakaplarıyla andıkları Sultan Süleyman kendi zamanının yazarlarınca değil, XVIII. yüzyılda yine bir Batı kaynağında kanun yapıcılığı sıfatıyla tarif edilmiş ve bu sıfat muhtemelen XIX. yüzyılda Osmanlı tarihçilerince benimsenerek yaygınlık kazanmıştır. Bugün yaygın olarak kullanılan “Kanunî” sıfatı onun kendisi için takındığı veya döneminde nitelendiği bir unvan değildir. Ancak modern literatürde bu dönemde gerçekleşen reformlar, adalet prensibinin ön plana çıkarılarak uygulanmasında gösterilen hassasiyet sebebiyle bu sıfat yaygın olarak kullanılmıştır. Gerçekten onun yoğun askerî ve siyasî faaliyetleriyle Osmanlılar, Avrupa’nın cihanşumûl anlayışına sahip imparatorluklarından biri olmuş ve Avrupa devletler sistemine girmiştir. İç reformlar, kanunların yeniden organizasyonu yapılmış ve uygulamalarda gösterilen hassasiyet, devlet teşkilatında, bürokraside yeni gelişmeler, sağlam bir hukuk anlayışını hakim kılma çabaları, hem doğrudan Safevilere hem de Batı’da büyük Hırıstiyan güçlere karşı “ilahî” bir misyonun üstlenilmesi, toplum yapısı, ekonomik ve ticarî zihniyetteki gelişme bir bakıma XVI. yüzyılı “Sultan Süleyman Çağı” haline getirmiştir. O kadar ki bütün bu gelişmeler, özellikle askerî-siyasî başarı görüntüsü, onun şahsında Osmanlı İmparatorluğu’nun zirve dönemi olarak mütalaa edilmiştir. Hatta daha XVI. yüzyılın sonlarından itibaren dünyadaki mühim ekonomik gelişmelerin farkında olmayan veya durumun içsel olarak farkına varıp da yeni vaziyet karşısında mensup oldukları muhtelif zümrelerin tepkilerini dile getirmek isteyen Osmanlı entelektüellerince “altın çağ” olarak örnek alınması gereken bir ideal dönem şeklinde nitelendirilmiştir. Hatta bu XVIII. yüzyıl sonlarında geniş ölçüde Avrupa tesirinin hakim olacağı döneme kadar, “gelenekçi” Osmanlı temel düşüncesini oluşturdu ve sürekli idealize edildiği gibi, çareyi kendi iç dinamiklerinde arayan ve bunu yaparken örnek bir devir bulma endişesinde olanlarca desteklenen Batı karşıtı fikriyatın da temelini teşkil etti.

Osmanlı tahtının tek varisi olarak zahmetsizce saltanat makamını elde eden Süleyman’ın, ilk şehzadelik yılları, babası Yavuz Sultan Selim’in taht mücadelesi, kardeşleriyle olan çekişmesi sebebiyle pek de sakin geçmemişti. Söz konusu mücadelenin yakından şahidi olduğu gibi, olaylar dönemin kaynaklarında adının değişik vesileyle de olsa anılmasına yol açmıştı. Babası Trabzon sancakbeyi iken muhtemelen 1494’te burada doğan Süleyman daha çocukluk ve gençlik yıllarında Trabzon’dan Kefe’ye, babasının 1513’te tahta cülusu üzerine de Manisa’ya kadar uzanan bir coğrafyayı tanımış oldu.

Ayrıca Yavuz Sultan Selim’in seferleri sırasında zaman zaman İstanbul’da saltanat vekilliğinde bulunmuş ve gerek bu görevi gerekse şehzadelik yılları ona idarî tecrübe kazandırmış; padişah olacağına emin olarak muhtemel idareci kadroları da daha o yıllarda tespit etmişti. Yakın arkadaşı, ileride adeta ikinci bir padişah gibi hareket edecek olan İbrahim Paşa da dahil, diğer birçok bürokrat Manisa’daki şehzâdelik yıllarından beri onun yanında yer almış ve bu kadrolar onunla birlikte İstanbul’a gitmişti.

Onun daha saltanatının başında Batı’ya karşı kuvvetli bir siyaset izleyeceğinin ilk belirtileri özellikle Manisa’daki şehzadelik yıllarında oluşmuştur denilebilir. Zaten Avrupa’da siyasî bakımdan o sıralarda Osmanlılar açısından oldukça uygun sayılabilecek gelişmeler cereyan etmekteydi. Sultan Süleyman 30 Eylül 1520 tarihinde tahta oturdukdan hemen sonra, önce kendi tebaasına yönelik bir icraat yaparak Tebriz’den ve Kahire’den getirilen 600-800 kadar sanatkâr, ümerâ ve benzerlerinin memleketlerine dönmelerine izin vermekle işe başlamış, İran’la yapılan ipek ticareti üzerindeki yasağı kaldırmış, bu ticaret dolayısıyla malları müsadere edilen tüccarın zararlarını karşılamış, zulümle meşhur, halka baskıda bulunan idareci ve askerleri cezalandırmıştı. Devrin kroniklerinde tafsîl edilen bu ilk icraatlar şüphesiz hanedanın tek vârisi de olsa yeni padişahın devrini meşrû zeminlerde destekleme ve adalet prensibine sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösterme gibi bir amaca da hizmet etmiş olmalıdır. Hatta onun şeyhülislamı olan Kemalpaşazâde, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirttiği Abbasi halifesi Mütevekkil’in Mısır’a dönmesine izin verildiğini yazar.

Bütün bunlar ulema, asker ve idarî zümreler ile halk nezdinde yeni padişahın eskisine göre nasıl bir tavır sergileyeceğinin göstergesi olarak devrin kaynaklarının hemen hemen hepsinde vurgulanmıştır. Fakat saltanata geçişinin ikinci ayı dolmadan babası zamanında Şam Beylerbeyiliği’ne getirtilen eski bir Memlük beyi olan Canberdi Gazali’nin isyanıyla karşılaştı. Yeni ele geçirildiği için henüz Osmanlıidaresinin tam anlamıyla yerleşmediği Suriye bölgesinde çıkan ve Yavuz Sultan Selim’in vefatıyla eski Memlük Devletini yeniden canlandırmanın amaçlandığı bu isyan Safevîlerin de devreye girme ihtimaline karşı büyük endişeyi mucip olmuş; sonunda Ocak 1521’de bastırılmıştı. Böylece gerek içeride çeşitli muhalefet gruplarının susturulması gerekse saltanatının başlangıcında gaza yaparak büyük bir başarı gösterme amacıyla öteden beri başarısız birkaç fetih teşebbüsünün yapıldığı iki önemli kilit noktasının ana hedef olarak ön plana çıkarılması öncelik kazanmıştı. Batı’ya karşı gaza yeniden hızlandırılırken içeride Canberdi Gazali hadisesinde olduğu gibi Osmanlı idaresinin henüz tam anlamıyla yerleşmediği Mısır’da vali olarak merkezden gönderilen Ahmed Paşa’nın sebep olduğu karışıklıklar ciddi boyutlara ulaşmış; isyanın bastırılmasının ardından (Ağustos 1524) Mısır’ı bir Osmanlı eyaleti yapacak ıslahat, sür’atle ve bizzat Veziriazam İbrahim Paşa’nın Kahire’ye gitmesiyle gerçekleştirilmişti. Örneğine Osmanlı tarihinde az rastlanan bu hareket, Akdeniz siyasetine önem veren ve Hint deniziyle bağlantısını tamamıyla kontrol altında tutmayı hedefleyen Osmanlıların bu topraklardaki kalıcılığını ve uzun yıllar sürecek hakimiyetini sağlamlaştırmıştır. Böylece İstanbul merkezli bir kültürel hava hayat anlayışı Kahire’de de etkisini göstermiş ve silinmez izler bırakmıştır.

Prof. Dr. Feridun EMECAN

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ