SULTAN II. ABDÜLHAMİD’İN KÜRT POLİTİKASI

SULTAN II. ABDÜLHAMİD’İN KÜRT POLİTİKASI

Osmanlı Devleti ve Kürtler

Osmanlı Devleti’nin Kürtlerle kader birliği yapması Yavuz Sultan Selim devrindedir. Bu dönemde Osmanlılar, Safevi Devleti’ne ve Alevi Türkmenlere karşı Sünni Kürtlerle ittifak yapmıştır. 1514 Çaldıran Savaşı’nda Safevi Devleti yenilmiş ve Safeviler Zagros dağlarına kadar çekilmiştir. Sultan Selim, “Bidlis Emiri İdris-i Bidlisi’yi Urumiye Gölünden Malatya’nın batı tarafına kadar dağınık olan Kürdistan’ın emir ve komutanlarını Osmanlı çatısı altında toplamak için Doğu Anadolu’ya göndermiştir. İdris-i Bitlisî’nin mâhirane müzakereleri sonucu yöre beyleri Osmanlı itaati altına alınmıştır. İdris-i Bitlisi’yle birlikte Ermi, Esni, Soran, Sosun, Bitlis, İmâdiye, Hasankeyf, Hizan ve Ömeriye emirleri Osmanlı hâkimiyetini kabul etmiştir.”[1]

Diğer bir deyişle “Safevilere cephe alan Bitlis hâkimi Emir Şerefeddin, Hasankeyf emiri Halil, İmâdiye hâkimi Sultan Hüseyin, Hizan meliki Emir Davud, Urmiye, Cizre, Eğil, Palu, Siird, Meyyafarikin gibi yirmi beş Kürt beyine itaatlerine karşılık olarak beyliklerine ait topraklar üzerinde haklarını tanıyan beratlar ve istimaletnâmeler gönderilmiştir. Bu sayede büyük Kürt hanedan ve aşiretlerin yirmi beş tanesi Osmanlı Devleti’nin safına katılmıştır.”[2]

“Osmanlılar fethettikleri bölgelerde mutlak bir merkeziyetçilik fikriyle hareket etmemiş, pragmatik davranarak ihtiyaca göre farklı özelliklere sahip çeşitli idare şekilleri oluşturmuştur. Bu anlayışın sonucu olarak doğuda fethedilen topraklarda, Ekrad sancağı ve hükümet diye adlandırılan bir tür irsi sancak beyliği oluşturulmuştur. Böylece Anadolu’da, Kuzey Irak’ta ve İran sınırına yakın bölgelerde kurulan yerel Kürt hanedanların varlıklarını sürdürmelerine imkân tanınmıştır.

Ekrad sancaklarında tahrir yapıldığından içlerinde tımar ve zeamet erbabı kişiler bulunurdu. Ancak beyin ölümü veya azledilmesi durumunda sancak aile dışında bir başkasına verilmezdi. Kanunnamelerde ifade edildiği üzere “azl ü nasb” kabul etmezlerdi. Ancak bağlı oldukları beylerbeyi ile sefere katılmak zorunda olduklarından, görevlerini yerine getirmezlerse azledilir ve sancak oğullarından veya akrabalarından uygun görülen birine verilirdi. Bunlara verilen önemden olsa gerek kendilerine padişah emri yazıldığı zaman “cenab” lakabı kullanılırdı. Hem ekrad sancağı hem de hükümetler ocaklık yoluyla tasarruf edilirdi.” [3]

Osmanlı Devleti, Kürt aşiret liderine öncelik tanıyan ve aşiret hiyerarşini dikkate alan bir yönetim kurmuştur. Kürt halkına karşı esnek ve yumuşak bir politika takip etmiştir. Osmanlı Devleti Kürtlerin siyasal, sosyal ekonomik yapısına ve dokusuna müdahale etmemiştir. Osmanlı Devleti’ne bağlı olan aşiretler ve şeyhler otoritelerini korumuş ve devlete bağlılıklarını sürdürmüştür. Ancak Osmanlı Devleti’nden beklediği ilgiyi göremeyen bazı aşiretler Safevilerle irtibat kurarak onların hükümranlığını kabul etmiş ve iki devlet arasındaki ihtilaftan âzâmi ölçüde istifade etmiştir.

Osmanlı Devleti, Kürt coğrafyasını farklı zamanlarda, farklı mekânlarda ve farklı idari yapı ile yönetmiştir. Bölgeyi eyaletlere ve sancaklara ayırmıştır. Sancaklara sancak beyi veya vali olarak daha çok Kürt aşiretlere mensup güçlü aile reisleri tayin edilmiştir. Ancak bu durum aşiretlerin hâkimiyet yarışını ve aşiret içi çatışmaları hızlandırmıştır. Bölge genellikle Erzurum, Van, Diyarbakır veya Musul gibi büyük şehirlerden yönetilmiştir. Buna rağmen Osmanlılar ve Safeviler Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya hiçbir zaman tam manasıyla hâkim olamamıştır.

Osmanlılar Kürt hükümet ve ekrad sancaklarının varlığına müsaade ederek bölgedeki Kürt beylerinin nüfuzundan yararlanmak ve bölgeyi merkezi otoriteye tabi kılmak istemiştir. Böylece imparatorluk ordusunun seferber edilmesinin maliyetinin yüksek olduğu ve uzun zaman aldığı bir çağda bu idare biçimi hem etkili hem de ekonomik olmuştur. Osmanlı yönetimi, oluşturulan bu düzen sayesinde aşiret reislerinin desteğini alarak aşiretlerin gücünden yararlanmıştır.

Osmanlı devlet yönetiminde Kürt beylikleri iç işlerinde tam olarak egemen ama merkezle olan ilişkisinde İstanbul’a bağlı tipik feodal yönetim özelliği taşımıştır. Osmanlı Devleti zayıfladıkça vasallık ilişkileri sadece kağıt üzerinde kalmıştır. Kürt emir, şeyh ve beyleri dilediği gibi davranmıştır. Müslüman Kürtler dini ve siyasi yönden sembolik olarak halife – padişaha bağlı kalmıştır.

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu hızla zayıflarken tebaası olan halklar hükümranlık için ayaklanmıştır. Avrupa’da, milliyetçi akımlara ve sömürgecilik faaliyetlerine paralel olarak “Şark Meselesi” doğmuştur. “Şark Meselesi” İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı – İslam coğrafyasını parçalayıp işgal etme politikasının asıl adıdır. İngiltere’nin Orta Doğu’yu işgal etme çabası Rusya’yı da harekete geçirmiştir. 19. yüzyılda Rusya güçlü bir aktör olarak bölgede varlığını hissettirmiştir. Rusya için Orta Doğu stratejik bir önem arz etmiştir. Rusya, Kafkasya ve Anadolu’yu işgal edince Kürtlerle doğrudan temasa geçmiştir. Ruslar, Kürt aşiretleri hâkimiyeti altına almak, İran’a ve Osmanlı Devleti’ne karşı kullanmak için yoğun bir askeri, politik ve diplomatik çaba sarf etmiştir. Rusya, siyasi hesaplarını Ermeni ve Kürtler üzerinden gerçekleştirmeye çalışmıştır. 1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı’ndan sonra doğuda Rusya’nın etkisi artmış ve uluslararası planda Ermeni ve Kürt sorunu doğmuştur.

Rus propagandası ve Rusların politik mücadelesi Kürt milliyetçiliğinin doğmasında çok etkili olmuştur. “Ruslar, Kürtlere kendilerini bir kurtarıcı gibi takdim etmiş, işgal ettikleri Kafkasya’daki Kürtlere çok iyi muamele etmiş ve onların gönlünü kazanmıştır.”[4] “Abdürezzak, Kamil Bedirhan, Hayderan Konfederasyonu’n önderi Hüseyin Paşa, Zilan önderi Selim Paşa gibi bazı Kürt aşiret liderleri Ruslarla irtibata geçmiş, Rusya ile ittifak yapmış ve Rus Devleti’nin himayesinde özerk Kürdistan kurmak istemiştir. Hatta bazı Kürtler Rus Kürdoloji Enstitüsünde aktif olarak çalışmaya bile başlamıştır.”[5]

19. yüzyılda özellikle Irak’taki Kürt aşiretler arasında Osmanlılara karşı bağımsızlık eğilimi taşıyan isyanlar çıkmaya başlamıştır. Özellikle Baban, (merkezi Süleymaniye) Soran (merkezi Ravenduz), Behdinan (merkezi Amediye), Bohti (merkezi Cizre) aşiretleri isyanlarda öncülük yapmıştır. Doğu’da Hakkâri emirliğinin önemi ve etkisi giderek artmıştır. Hakkâri emirinin 40 bin kişilik asker toplama kapasitesi vardır. Hakkâri emirleri egemenlik alanlarını Van ve Urumiye gölleri arasına kadar genişletmiştir. Mardin sancağında yaşayan Milli Aşireti, bölgenin en etkin siyasi gücü olmuştur. Süleymaniye merkezli Baban emirliği isyanların öncüsüdür. Osmanlı Devleti içte ve dışta istikrarsızlaştıkça Kürt aşiretler ve yerel yöneticiler bağımsız hareket etme imkânı bulmuştur.

H. Moltke bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Osmanlı İmparatorluğu, aslında üzerinde Babıâli’nin hiçbir sözü geçmeyen, geniş ülkeleri içine alır. Padişah devlet içinde fetihler yapmak zorundadır. Bunlara İran sınırı ve Dicle arasındaki dağlık memleket dâhildir. Bu bölgedeki ırsi aile nüfuz ve iktidarlarını yıkabilmek mümkün olamamıştır. Kürt beylerinin adamları üzerinde büyük bir egemenlikleri vardır. Beyler kendi aralarında savaşır, Bab-ı Âli’nin egemenliğine karşı koyar, vergi vermekten kaçınır, asker toplamasına müsaade etmez ve son sığınak olarak da yüksek dağlarda kendileri için yapılan kalelere sığınırlar.”[6]

Osmanlı Devleti’ndeki sorunların ancak merkezileşme ve modernleşme politikası ile çözüleceğine inanan padişah II. Mahmut, Sivas valisi Mehmet Reşit Paşa vasıtasıyla 1834 yılında imparatorluk içinde muhalif hareket eden Kürt emir, derebey ve valileri birer birer ortadan kaldırmış ve Kürdistan’da devlet otoritesini yeniden tesis etmiştir. “Osmanlı Devleti Kürt emirlikleri ortadan kaldırmak için askeri harekata başlamadan önce, bölge halkı arasında İslam âlimlerinin; “Hilafet ordusuna karşı koymak Müslümanı dininden çıkarır.” fetvasını yaymıştır. Söz konusu emirliklerin ortadan kaldırılışında bu fetvanın etkisi olmuştur. II. Mahmut, Ravenduz’da Soran, İmadiye’de Bahtinan ve Süleymaniye’de Baban emirliğini ortadan kaldırarak bölgeyi merkezi hükümete bağlamıştır.”[7]

Tanzimat devrinde Osmanlı Devleti daha köklü reformlar yapmanın gerekliliğine inanmıştır. Devlet Kürdistan’da mutlak otorite kurma gereğini hissetmiştir. Çünkü; “Havalii Kürdistan şimdiye kadar zâhirde Devlet-i Aliyye’nin dâhilinde mülk olmuş gerçekte ise birtakım mütegallibenin zorbalıklarına maruz kalmıştır.” Tanzimat devrinde Müşir Osman Paşa, Kürdistan adlı bir eyaletin kurulmasını teklif etmiştir. Bölgenin mülkî teşkilatının yeniden düzenlenmesi, huzur ve güvenliğin sağlanması için Diyarbakır eyaletiyle Van, Muş, Hakkari sancakları, Cizre, Botan ve Mardin kazaları birleştirilip Kürdistan adıyla bir eyalet kurulmuştur. (Aralık 1847)“Tanzimat devrinde Osmanlı mülkî taksimatı içinde 35 eyalet zikredilmiştir. 1847 yılında yeni oluşturulan Kürdistan eyaleti 26. eyalettir. ”[8]

“Osmanlı yönetimi Kürdistan eyaletini Hıttai Kürdistan (Kürdistan ülkesi) ya da Havâili Kürdistan şeklinde isimlendirmiştir. Bu bölge çoğunlukla Kürt aşiretleriyle iskân edilmiş olan bölgeleri bir eyalet çatısı altında toplamak maksadıyla kurulmuştur. Ancak Kürt aşiretleri dağınık bir halde yaşadıklarından eyaletin sınırları söz konusu aşiretlerin yaşadığı bölgelerin tümünü kapsayacak şekilde çizilememiştir.”[9]

19. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti, Kürt bölgelerini merkezi hükümetin denetimine almaya ve geleneksel Kürt emirliklerini ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Merkezden valiler tayin ederek aşiretlerin yetkilerini kısıtlamıştır. Böylece aşiretlerin bağımsız hareket etmesi engellenmiş, aşiretlerin Rusya ve İngiltere ile ilişkileri kesilmeye çalışılmıştır. 1845 yılından itibaren Tanzimat’ın dönüştürücü ve merkeziyetçi etkisi bölgedeki Kürt aşiretleri rahatsız etmiştir. Aşiretler İstanbul’dan uzaklaşırken yeni arayışlara girmiştir. Güçlenen aşiretlerin bağımsızlık amacı taşıması, İngiltere ve Rusya’nın Kürt aşiretlere yönelik çıkarcı ve kışkırtıcı politikası bir dizi Kürt aşiret isyanının çıkmasına sebep olmuştur. Kürdistan’da birbiri ardına çıkan isyanlardan Botan emiri Bedirhan’ın, Şeyh Ubeydullah’ın ve Şeyh Osman’ın isyanları Osmanlı Devleti tarafından bastırılmıştır. Ravenduzlu Muhammed Paşa Osmanlı uyruğuna tekrar sokulmuş ancak bu isyanlar esnasında Kürtler arasında sınırlı da olsa Kürt milliyetçiliği fikri doğmuştur.

Buna rağmen Osmanlı Devleti “1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında Bedirhanlar gibi bazı Kürt aşiretlerin desteğini kazanmaya çalışmış, Şeyh Ubeydullah, Şeyh Celâdeddin ve Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Şeyh Abdülkadir komutasında 5000 kişilik Kürt askerini Rusya’ya karşı cepheye göndermiştir.”[10]

Sultan II. Abdülhamid ve Panislamizm Politikası

II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık hükümdarlığı Osmanlı tarihinin en kritik dönemine rastlamıştır. II. Abdülhamid Osmanlı Devleti’ni modernleştirme politikasını devam ettirmiştir. Padişahın 19. yüzyılı diğer padişahlarından farkı “Devleti bizzat yönetmesi, yeni bir düşüncenin sembolü olması ve topluma yeniden bir umut verebilmiş” olmasıdır.

Bu dönem Osmanlı Devleti açısından dağılma devridir. Batı emperyalizmi dünyanın her tarafına yayılmış ve bununla birlikte kendi aralarındaki ekonomik ve siyasi rekabet artmıştır. Milliyetçi dalga Osmanlı Devleti’ni kasıp kavurmuş ve sömürgecilik faaliyetleri hızlanmıştır. Osmanlı Devleti 1877- 1878 Osmanlı – Rus Savaşında ağır bir yenilgi almıştır. Berlin Antlaşmasından sonra Osmanlı Devleti’nin Balkan coğrafyasında yeni ulusal devletler kurulmuş, Batılılar imparatorluğun Afrika coğrafyasını işgal etmiş, doğuda ise Ermeni ve Kürt sorunu doğmuştur.

II. Abdülhamit’in öncelikli politikası devleti çöküşten kurtarmaktır. Osmanlı Devleti, Kanunu Esasi’yi ilan ederek ülke bütünlüğünü sağlamak istemiş ve dış politikada Almanya’yla yakınlaşarak denge politikası kurmaya çalışmıştır. Duyun-u Umumiye’nin imzalandığı yıl padişah devletin yönetimine hakim olmuştur. Sultan Abdülhamid, devlet yönetiminde köklü değişiklikler yapmak istemiştir.

II. Abdülhamid devrinde Balkanlar’daki Hristiyan azınlıkların devletten koparak bağımsız olmasıyla birlikte Osmanlıcılık politikası iflas etmiştir. Üstelik imparatorluk içinde Hristiyan nüfus azalmış ve Müslüman sayısı artmıştır. Bunun sonucu olarak padişah Ümmetçilik (İslamcılık- Panislamizm) politikasını takip etmeye başlamıştır. Padişahın amacı dağılan Osmanlı Devleti’ni Müslümanlara dayalı olarak devleti korumaya ve kurtarmaya çalışmaktır. Bu amaçla halifelik siyasal bir güç olarak kullanılmış, padişah dünya Müslümanlarının lideri ve halifesi olmaya çalışmıştır.

Padişaha göre: “Devleti Aliyye’nin medar-ı bekası din-i Mübin-i İslamiyet olmakla icabına itina ve ahali-i İslamiye’nin Şeriat’ı Muhammediye’nin kaffei ahkam-ı celilesine riayeti kamilesi” mutlaka gerekliydi.[11] Padişahın Müslümanlara vermek istediği mesaj; “Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” (4/59) ayeti ve benzer hadisleri anlamaları ve gereğince amel etmeleriydi. Sultan “Halife-i Müslimin ve zıll ullah fi’il arz” gibi hem Panislamist hem de mutlak monarşi görüşü yansıtan bir unvan kullanmıştı.[12]

Padişahın İslamcılık politikası hariçte ve dâhilde olmak üzere iki yönlüdür. Hariçte Mağrip’ten Çin’e kadar bütün dünya Müslümanları üzerinde egemenliğini ilan etmiş ve iç ve dış politikada eline önemli bir koz geçirmiştir. Bütün İslam coğrafyasında halifenin etkinliğini artırabilmek için bir dizi faaliyette bulunmuştur. Sömürge durumundaki İslam coğrafyasına davetçiler, âlimler göndermiş, dergiler çıkarmış veya çıkan dergilere para vermiş, dini kurumların ve eğitim kurumlarının açılmasına yardım etmiş, önemli şeyhleri ve ağaları İstanbul’a davet ederek onlara makamlar ve unvanlar vermiştir. Bütün bunlar Batı karşısında Osmanlı Devleti’nin gücünü ve pazarlık şansını artırmıştır.

Dâhilde ise “Milletin niyeti halis olup da beyinlerinde bir ittifak ve ittihat hâsıl edilecek olursa, devlet bunların her ikisinin ortasında bir politika ittihaz edebilirdi. Milletin niyetini sağlamlaştırıp birbirine bağlayacak tek şey İslam dini idi. Padişahın asıl amacı Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü korumaktı. İslamcılık aracılığıyla padişah kendine geniş bir sosyal taban bulmuş ve yönetimini meşrulaştırmış ve Müslümanların ortak inancına dayalı olarak yeni bir siyasi dayanışma hissi doğurmuştur.”[13]

İslamcılık politikasıyla Türk olmayan kavimleri özellikle de Arapları, Arnavutları, Boşnakları ve Kürtleri bir arada tutmaya çalışmıştır. Bütün Müslümanlardan bilinçli bir ümmet oluşturmak istemiştir. Müslümanları siyasal bir güç haline getirip Batı emperyalizmine karşı kullanmaya çalışmıştır. II. Abdülhamid “Batıda Müslüman Arnavutları, güneyde Müslüman Arapları ve doğuda Müslüman Kürtleri devletin sınırları içinde tutmaya çalışmıştır. Bunu ancak aşiretler aracılığıyla yapabileceğini bildiğinden Arnavutlar için “Saray Muhafız Alaylarını”, Arap aşiretler için “Aşiret Mektebini” ve Kürt aşiretler için “Hamidiye Alaylarını” kurmuştur.[14]

Padişah bu politikanın Avrupa karşısında sadece bir koz olduğunun farkındaydı. “Rusya ve İngiltere gibi Asya’da birçok Müslüman ahaliyi idareleri altına almış olan büyük devletler padişahın hilafet silahından ürküyordu. Sultan, hilafet kuvvetini memleketin huzuru ve birliğini sağlamaya, dışarıdaki din kardeşlerini her ihtimale karşı sağlam tutmaya karar vermişti. Seyitleri, şeyhleri ve dervişleri gönderip Asya’daki Müslümanları hilafete manen bağlamaya hususi bir itina göstermiş ve bunun İngilizlerle münasebette çok faydasını görmüştü.”[15]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ