SULTAN II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE OSMANLILAR VE HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARI

SULTAN II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE OSMANLILAR VE HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARI

Sultan II. Abdülhamid, daha şehzadeliği sırasında Hindistan Müslümanlarının meseleleri ile yakından ilgileniyor, gerek Sultan Abdülaziz’le Londra’ya yaptığı seyahat sırasında gerekse basın ve o sıralar İstanbul’da bulunan Hindistanlı aydınlar vasıtasıyla Hindistan Müslümanları arasındaki gelişmeleri takip ediyordu. O dönemde ve ilerleyen yıllarda II. Abdülhamid’in Hindistan’la ilgilenmesinin sebeplerinden birisi onun İngiliz siyaseti konusunda Hindistan tecrübesinden dersler çıkarmak olduğu sadarete yazılan tarihsiz bir muhtıradaki şu ifadelerden anlaşılabilir: “İngiltere Devleti’nin maksâd-ı aslîsi tevsî-i dâire-i ticaret olup, Hindistan’ı istilâ etmesi… hep bu maksaddan münbâis olduğu gibi devlet-i Aliyye’ye zâhiren gösterdiği âsâr-ı dostî ve muhâleset. Ahi maksâd-ı aslîsine hizmet içindir”.[1] Kezâ, bir başka yerde, İngiltere’nin, Osmanlı Devleti’ne zahirde gösterdiği dostluk ile İngilizlerin, “Hindistan’ın evâl-i istilâsında hükümet-i mahalliyyeye karşı izhâr ve ittihâz eylediği politika” arasında pek ziyade bir benzerlik olduğunu kaydetmiştir.[2]

Bilindiği gibi daha önce gerek Sultan Abdülmecid gerekse Sultan Abdülaziz Devri’nde Osmanlı Devleti’nin İngiltere ile nispeten iyi ilişkiler içerisinde olması Osmanlıların Hindistan siyasetine de doğrudan etki ediyordu. Bu çerçevede, Osmanlıların Hindistan Müslümanlarına yaklaşımı en azından İngilizlerle iyi ilişkileri zedelemeyecek mecrada olmak durumundaydı. Öyle ki, 1857 Büyük Hind Ayaklanması sırasında dahi Osmanlı Devleti, Kırım Savaşı ittifakından dolayı mecburen İngiltere’ye destek vermiş, hatta her ne kadar kullanılmamışsa da ayaklanmayı bastırmak için Hindistan’a gönderilebilecek İngiliz askerlerinin Osmanlı topraklarından geçmesine müsaade etmişti. Kezâ Osmanlı devlet adamları bu vesileyle yaptıkları açıklamalarda kendilerinin İngilizlere karşı girişilebilecek hareketlere sıcak bakmalarının mümkün olmadığını ifade etmişlerdi.[3] Tabiatıyla, öncelikle İngilizleri memnun eden bu tutum, aynı zamanda Hindistan Müslümanlarının tavırlarına da tesir etmekteydi.

Sultan II. Abdülhamid’in tahta geçmesinden kısa bir müddet sonra Osmanlı Devleti’nin dış siyasetinde İttihad-ı İslâm anlayışının belirgin bir şekilde öne çıkması ve İngiltere ile ilişkilerin yavaş yavaş bozulması Osmanlıların Hindistan Müslümanlarına yaklaşımında da kendisini gösterecektir. Ancak bu hususa girmeden evvel Hindistan’ın İngiliz hakimiyetine geçme vetiresinde Müslümanların Osmanlı Devleti’ne ve Sultan-Halife’ye bakışlarını ana hatlarıyla vermek herhalde faydalı olacaktır.

Genel olarak Hindistan Müslümanlarının daha Fatih Sultan Mehmed zamanında Osmanlılara ilgi duymaya başladıkları ve Hilâfetin Osmanoğullarına intikalinden itibaren de Osmanlı padişahlarını Müslümanların halifesi olarak kabul ettikleri bilinmektedir. Ancak XIX. yüzyıl başlarına kadar Hindistan’da güçlü bir Müslüman devlet, Babürlüler, bulunduğu için iki ülke arasındaki irtibat genelde nezaket dairesinde gelişen diplomatik ilişkiler ötesine gidememiştir. Babürlülerin zayıflamaya başlamasıyla birlikte Hindistan Müslümanlarının Osmanlılara olan ilgilerinde belirgin bir artış ve muhteva değişikliği olmaya başladı. Bu değişikliğe etki eden sebepler arasında OsmanlIların yeryüzünde İslâm’ın, özellikle Sünnîliğin, hâmîsi ve mukaddes beldelerin hâdimi olarak İslâm âleminde sahip oldukları itibarın önemi büyüktür. Bu çerçevede Hindistan İslâm ulemasının Osmanlı Devleti’nden her vesileyle övgüyle bahsetmesi tabiatıyla Müslümanların Osmanlılara bakışları üzerinde çok etkili oluyordu. Öte yandan, ülkede gittikçe artan gayrimüslim hakimiyeti karşısında Hindistan Müslümanları, aynı şartlardaki diğer Müslümanlar gibi, Osmanlı Devleti’nin varlığında teselli bulmaya başladılar. 1857’de Hindistan’daki İslâm hakimiyetinin sembolik kalıntıları da ortadan kaldırıldı ve ülke resmen Büyük Britanya İmparatorluğu’nun bir sömürgesi haline geldi.[4] Bu olayların akabinde İngilizlerin Müslümanlara revâ gördüğü ve bugün bizzat İngiliz tarihçileri tarafından da itiraf edilen, zulüm[5] karşısında Müslümanların tek sığınağı Osmanlı Devleti kalmıştı. Ancak bu sırada Osmanlı Devleti, kısmen Tanzimat uygulamalarından kaynaklanan problemlerinden başını kaldıramıyor ve diğer Müslümanlara açıkça yardım edemiyordu. Çaresizlik içerisinde İngiliz hakimiyetini kabul etmek zorunda bulunan Hindistan Müslümanları artık çok reklâm edilen İngiliz- Osmanlı dostluğunda teselli aramaya başlamışlardı. 1880’lere bu şekilde devam eden durumdan en kârlı çıkanlar herhalde İngilizler idi. Zira Osmanlı Devleti ile aralarında mevcut olan müsbet ilişkiler kendilerine Hindistan’da itibar sağlayıp, hakimiyetlerini sağlamlaştırırken, aynı zamanda Hindistan Müslümanları arasında gelişmesine izin verdikleri Osmanlıca (Pan-İslâm) duygular da Asya’daki Rus yayılmacılığına karşı bir Müslüman blok oluşturmak yönündeki plânları için çok faydalı olabilirdi. Nitekim 1870’lerin ortalarında patlak veren şark bunalımı sırasında Hindistan Müslümanlarının Osmanlılar için gösterdikleri olağanüstü ilgi ve sağladıkları maddî destek İngilizleri endişelendirmemişti.

Aynı şekilde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında da İngilizler savaşta tarafsız oldukları halde Hindistan Müslümanlarının Osmanlılara gösterdikleri teveccühe hiç müdahale etmemişler, aksine zaman zaman kolaylıklar bile göstermişlerdi.

Sultan II. Abdülhamid’in tahta geçmesinden kısa bir süre sonra İngiliz Osmanlı ilişkilerinin soğuklaşmaya başlamasıyla Hindistan Müslümanları âdetâ iki kutbun arasında kalmanın sıkıntılarını hissederken, İngilizler de Hindistan’daki Osmanlıcı gelişmelerden artık rahatsızlık duymaya başlamışlardı. Bilindiği gibi, Sultan II. Abdülhamid, 93 Harbi sırasında, İngilizlerin Osmanlılara daha önce vaad ettikleri yardım ve desteği sağlamadıkları için, İngiltere’ye kızgınlık duyuyor ve artık Rusya’ya karşı İngiltere’ye güvenilemeyeceği kanaatini taşıyordu.[6] İngilizler “âmâl ve mak#sidine mümanaât eylediğini gördüğü gün ref’i nihâb-ı garazkârî ederek alenen ibrâz-ı husûmete başlayıp… Rusya ile vuku bulan muhâberi-i âhireye sebebiyet vermiş”lerdi. Bu da artık gösteriyordu ki, İngiltere, Osmanlı Devleti’ne karşı, “Kırım Muharebesi’nde meşhûd olan muavenât-ı dostanesinden” vazgeçiyordu.[7] Bu şartlar içerisinde İngiltere ile soğuklaşan ilişkiler ışığında Sultan II. Abdülhamid’in İslâmcı politikasının, daha da net bir deyişle Osmanlılarla Hindistan Müslümanları arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinin, İngiliz menfaatlerine uygun olamayacağı ortadaydı. Nitekim bu andan sonra İngiltere Hindistan Müslümanları arasındaki Osmanlıcı duyguların varlığından açıkça rahatsız olmaya ve bunu da hem Osmanlılara hem de Hindistan Müslümanlarına hissettirmeye başladı. İngilizlerde görülen bu değişimin aynı anda hem İstanbul’daki İngiltere Büyükelçisi Henri Layard hem de Hindistan Genel Valisi Lytton tarafından Londra’ya yazılan raporlarda görülmesi çarpıcıdır. Bu raporlara göre, Sultan II. Abdülhamid, 93 Harbi’ndeki tutumundan dolayı İngiltere’ye olan kızgınlığının tesiriyle intikam alabilmek için Hindistan Müslümanlarını İngiltere aleyhinde bir ayaklanma için teşkilâtlandırmaya çalışmaktadır.[8]

Sultan II. Abdülhamid’in Hindistan Müslümanlarına yaklaşımı bu açıdan oldukça önemlidir. Zira son bir asırdır, resmî İngiliz hariciye evraklarından herhangi bir gazete makalesine kadar konunun yani “Pan-İslâmizm” tehlikesinin, tartışıldığı hemen her yerde iddiaların dayandırılmak istendiği örneklerin büyük bir kısmı Abdülhamid-Hindistan Müslümanları ilişkilerinden verilmektedir. Bir başka deyişle, Pan-İslamizm hakkındaki spekülasyonlar genelde Hindistan’a görülen gelişmelerden hareketle ortaya atılmıştır. O halde bu iddia ve spekülasyonların ne derece geçerli olduğunu tespit edebilmek ancak Osmanlılarla Hindistan Müslümanları arasındaki ilişkileri ve bu ilişkilerin mahiyetini gerçekçi bir şekilde koyabilmekle mümkündür.

Hatıratından da açık olarak anlaşılacağı üzere Sultan II. Abdülhamid İslâm âleminin içinde bulunduğu vaziyetten büyük bir ızdırap duymaktaydı.[9] Onun İngiliz hakimiyeti altındaki Hindistan Müslümanlarının durumu hakkındaki görüşleri şu ifadelerinde bellidir:

“Hindistan’ın fethinden bu kadar seneler geçtiği halde Hindistan’da Müslümandan vali, mutasarrıf, kaymakam var mıdır? Ahalinin ceplerinde altın meskûkât kalmış mıdır? Hatta nefislerini müdafaa için ellerinde Avrupa silâhlarından silâh bulunmakta mıdır? İngiltere Parlamentosu gibi cesim bir parlementoda şu iki sene gelinceye kadar mecusî bir mebustan başka şu kadar milyon halkın hukukunu hiç olmazsa bir sözle müdafaa etmek için bir Hindli mebus var mıdır? Hayvan gibi bunların mal ve mülk ve vücudlarından istifade etmekten başka hükümet ne yapıyor?”[10]

“Bir gün öç alma zamanı gelecektir ve Hindliler İngiliz boyunduruğunu kırıp kurtulacaklardır. Milyonlarca nüfusa sahip olan Hindistan kendisini soyan, kendisine ezâ cefâ eden bu nihayet birkaç bin kişiden ibaret olan İngilizleri hakikaten kovmak istedikleri bu işi kolaylıkla yapabileceklerdir”.[11]

Bu tür düşünceler ve ifadeler Hindistan Müslümanlarının mevcut şartlarından ızdırap duyan bir insanın duygularını yansıtmaktadır. Ancak elindeki imkânların, bir başka deyişle Osmanlı Devleti’nin mevcut gücü ve kabiliyetinin farkında olan Sultan II. Abdülhamid bu açıdan Batılılara karşı duygularıyla değil gerçekçi bir politika takip etmek istemiştir. Bu politikaya göre, Osmanlı Devleti yeryüzündeki Müslümanların tek ümidi idi ve Müslümanların nihâî kurtuluşu ancak güçlü bir Osmanlı Devleti sayesinde mümkün olabilirdi. Buradan hareketle II. Abdülhamid’in gündemindeki en önemli mesele Osmanlı Devleti’nin en kısa zamanda sıkıntılarından kurtarılması meselesiydi. Fakat bu sadece Osmanlıların mesuliyeti değil, aynı zamanda yeryüzündeki bütün Müslümanların da en önemli meselesi olmak durumundaydı. Dolayısıyla II. Abdülhamid’in Hindistan Müslümanlarına yaklaşımı da bu genel çerçeve içerisinde gelişmiştir. O halde, Hindistan Müslümanlarına, önce kendi istikballerinin de güçlü bir Osmanlı Devleti’nin varlığına bağlı olduğu anlatılacak ve bu sâyede önce onların ellerindeki imkânlarla Osmanlılara destek olmaları sağlanacaktır. Tabiatıyla, II. Abdülhamid’in bütün Müslümanların halifesi ve Osmanlı Devleti’nin de İslâm’ın mukaddes beldelerinin koruyucusu konumunda değerlendirilmesi bu alanda yapılacak faaliyetlerin odak noktasını oluşturuyordu.

Sultan II. Abdülhamid’in Hindistan’a yönelik hedeflerini ve beklentilerini böylece tespit ettikten sonra Osmanlıların faaliyet sahalarını şöylece sıralamak mümkündür:

  1. Hindistan’daki İslâm uleması ve nüfuzlu kimselerle irtibat tesis etmek.
  2. Gazeteler yoluyla propagandalar yapmak.
  3. Osmanlı Şehbenderlerinin (konsoloslarının) faaliyetleri.
  4. Tarikatlerin ve Osmanlı ulemasının nüfûzunu değerlendirmek.
  5. Elçiler ve ziyaretçiler göndermek.
  6. Zaman içerisinde ortaya çıkan diğer vesileleri değerlendirmek. Meselâ Hac mevsimleri ve Hicaz demiryolu gibi.

a- Geleneksel toplumlarda ulemanın ve eşrafın, halkın belli hedeflere yönlendirilmesinde çok önemli roller oynadığı sosyolojik bir gerçektir. Bu gerçek XIX. yüzyıl Hindistanı’nda da aynen geçerliydi. Buradan hareketle Sultan II. Abdülhamid’in saltanatının başından itibaren Osmanlılar Hindistan’daki ulema ve nüfuzlu kimselerle daha yakın ilişkiler tesis edip onları kendi davaları yönünde kamuoyu ve faaliyetler organize etmeye teşvik etmişlerdir. Teşvik bâbında yapılan şeyler ise genelde nişanlar vermek, bizzat Sultan ve diğer Osmanlı devlet adamları tarafından mektuplar göndermek, bir kısım ulema ve nüfuzlu kişileri İstanbul’a davet etmek ve nihayet Hindistan’daki eğitim müesseselerine kitaplar hediye etmek şeklindedir.[12]

Bu minvalde Osmanlı arşivindeki irade tasnifinde Hindistan Müslümanlarından Osmanlı davasına hizmetlerinden dolayı kendilerine nişan verilen çok sayıda kişinin isimlerini bulmak mümkündür.[13] İradeler, aynı şekilde, Hindistan’a gönderilen bir çok name ve mektupları da ihtiva etmektedir. Mektupla irtibat hususunda kaynaklarda sık sık Gazi Osman Paşa’nın da adı geçmektedir.[14] Sultan II. Abdülhamid’in uzun saltanatı sırasında aralarında Mevlâna Rahmetullah, Şibli Numanî ve Şeyh Abdülkadir gibi, Hindistan Müslümanları arasında saygın yeri olan birçok kişi İstanbul’a davet edilmiş ve ihtimamla ağırlanmışlardır.[15] Tabiatıyla gerek Halife’nin nişanına ve mektuplarına mazhar olan gerekse Darülhilafe’de iltifat edilen bu kişiler Hindistan’da Osmanlılar lehine faaliyetler göstermek için canla başla çalışmışlar ve bu konuda bir hayli tesirli olmuşlardır.

b- Osmanlıların basın yoluyla yaptığı propagandalar başlıca üç şekilde gerçekleşmiştir; Urduca ve Farsça gazeteler çıkararak, Hindistan’daki bazı gazetelere istihbarat sağlayarak ve Osmanlı gazeteleri göndererek. Sultan II. Abdülhamid zamanında biri İstanbul’da (Urduca) diğeri Londra’da (Farsça-Arapça) çıkarılan iki gazete teşebbüsü olmuştur. İstanbul’da çıkarılan gazete Peyk-i İslâm, genel olarak Hindistan Müslümanları ile Osmanlılar arasındaki bağları kuvvetlendirmek, Osmanlı Hilâfeti aleyhindeki propagandalara karşı koymak ve bazı dinî-siyasî meselelerde Hindistan Müslümanlarına hitap edebilmek gayelerine matuf olarak Mayıs 1880’de çıkarılmaya çıkarılmaya başlanmıştı. Ancak İngiltere bu duruma sert tepki gösterince birkaç sayı sonra gazetenin yayını durduruldu.[16] Londra’da Osmanlı Büyükelçiliği desteğiyle çıkarılan gazete ise, el-Gayret adını taşıyordu ve benzer gayelere matuf yayın yapıyordu. El-Gayret bir müddet yayınına devam ettikten sonra kendiliğinden kapanmıştır.[17]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ