SULTAN I. ALÂEDDİN KEYKUBAT DEVRİ TÜRKİYE SELÇUKLU TARİHİ (1220-1237)

SULTAN I. ALÂEDDİN KEYKUBAT DEVRİ TÜRKİYE SELÇUKLU TARİHİ (1220-1237)

Sultan I. Gıyaseddîn Keyhüsrev’in ortanca oğlu olarak muhtemelen 1190 yılı civarında dünyaya gelen I. Alâeddîn Keykubad’ın çocukluğu hakkında kaynak yetersizliği nedeniyle fazla bir bilgiye sahip değiliz. İbn Bibi’ye göre[1] I. Gıyaseddîn Keyhüsrev 1197 yılında tahtını kardeşi Rükneddîn Süleyman Şah’a bırakmak zorunda kalınca küçük yaştaki I. Alâeddîn Keykubad ve ağabeyi I. İzzeddîn Keykavus da babaları ile birlikte sürgün olarak İstanbul (Bizans)’a gittiler. 1205 yılında babası I. Gıyaseddîn Keyhüsrev tekrar Türkiye Selçuklu tahtına çıkınca, I. Alâeddîn Keykubad için de artık sürgün hayatı sona ermişti.

Biz bundan sonra I. Alâeddîn Keykubad’ı Tokat meliki olarak görmekteyiz ve bu dönemde bastırdığı paralardan Alâeddîn Keykubad’ın “el-Melik el-Mansûr” ve “el-Melik el-Mansûr Alâüddevle ve’d-din Ebü’l-Muzaffer” ünvanlarını[2] kullandığını biliyoruz. Yaklaşık altı yıl süren Tokat Melikliği (1205-1211) sırasında babası I. Gıyaseddîn Keyhüsrev’in Alaşehir (Philadelphia)’de Theodoros Laskaris ile yaptığı savaşta 7 Haziran 1211’de ölmesi[3] üzerine devlet erkânının tahta kardeşi I. İzzeddîn Keykavus’u geçirdiğini haber alan I. Alâeddîn Keykubad Erzurum hakimi amcası Mugîseddîn Tuğrul Şah ve Ermeni Kralı II. Leon ile saltanatı ele geçirmek üzere ittifak yaparak kardeşine karşı hareket etti. 1211 yılında Kayseri’yi muhasara eden I. Alâeddîn Keykubad ve müttefikleri yeni Sultan I. İzzeddîn Keykavus’u oldukça zor duruma düşürdüler. Kayseri Şıhnesi Celâleddîn Kayser’in yardımları sayesinde Sultan I. İzzeddîn Keykavus, Ermeni Kralı II. Leon ile 12.000 dinar karşılığı anlaşarak kendisine karşı oluşturulan ittifakı bozunca bu defa I. Alâeddîn Keykubad zor anlar yaşayarak Ankara Kalesi’ne çekildi. Ancak, kısa bir süre sonra gücünü toparlayan Sultan I. İzzeddîn Keykavus kendisi için hâlâ büyük bir tehlike oluşturan kardeşi I. Alâeddîn Keykubad üzerine yürüyüp 1212 ilkbaharında Ankara Kalesi’ni muhasara etti. Bir yıl süren uzun ve şiddetli çarpışmalar sonucunda şehir halkının çok fazla zarar görmemesi nedeniyle I. Alâeddîn Keykubad 1213 baharında kaleyi kardeşi Sultan I. İzzeddîn Keykavus’a teslim etti.[4] Bundan sonra I. Alâeddîn Keykubad için önce Malatya’daki Minşar daha sonra da Kezirpert Kalesi’ndeki hapis yılları başladı. Ancak Sultan I. İzzeddîn Keykavus’un Zilkade 616/Ocak 1220 yılında ölmesi üzerine, devlet erkânı Kezirpert Kalesi’nde tutuklu bulunan I. Alâeddîn Keykubad’ı tahta çıkarma kararı alınca I. Alâeddin, onuncu Türkiye Selçuklu sultanı olarak saltanata geçti.

Sultan I. Alâeddîn Keykubad, 1220 yılında Türkiye Selçuklu tahtına çıktığında ülke gerek siyasî gerekse iktisadî açıdan gayet istikrarlı bir durumda olduğu gibi Anadolu’dan geçen milletler arası ticaret yollarının gelirinden de pay alabilir durumdaydı. Bölgedeki önemli ticarî güçlerden olan Kıbrıs Latinler’i (Haçlılar) ile babası ve kardeşi zamanında ticarî açıdan son derece önemli anlaşmalar yapılmış ve güney-kuzey ticareti yolundaki iki önemli liman şehri olan Antalya (1207) ve Sinop (1214) fethedilmişti. Kendisi de tahta çıkar çıkmaz ilk iş olarak ülke ticaretini canlı tutabilmek için diğer Avrupa devletlerine karşı 8 Mart 1220’de Venedik Dukalığı ile bir anlaşma imzaladı.[5] Buna göre, Venedik dukası ve onun yerine geçecek despotlarla, Suriye ve başka yerlerdeki Venedikliler, onların gelip giden bütün tacirleriyle sultanın ülkesinin hepsinde iki yıl boyunca sürecek bir sulh yapıldı. Bu antlaşmaya göre, Sultan I. Alâeddîn Keykubad’ın sahip oldukları ülkelerde, Venediklilerin geçişlerinden ve yaptıkları ticaretlerden, yüzde iki (%2) den başka vergi alınmayacağı gibi, kıymetli taşlar ve incilerden, işlenmiş veya ham gümüş ile altından, zahireden gümrük dahi alınmayacaktı. Yine Venediklilerin herhangi bir gemisi Sultan I. Alâeddîn Keykubad’ın hakimiyetindeki sahillerde tehlikeye düşecek olursa onlara zarar verilmeyecek ve bulunan eşyalar iade edileceği gibi her Venedik gemisi düşmanları tarafından takip edilirken sultanın idaresindeki sahillere gelirse Türkiye Selçuklu topraklarına girmesine müsaade edilecekti.

Sultan I. Alâeddîn Keykubad Venediklilere tanıdığı bu imtiyazların karşılığında onlardan: Hakimiyeti altında yaşayan kişilerin Venediklilerin idaresindeki yerlere gerek kendi gemileri gerekse yabancı gemilerle girdiklerinde selamlanmasını istemekteydi. Ayrıca, Venedik dukasının hakimiyetindeki sahillerde sultanın tâbiiyetindeki gemilerden tehlikeye düşen veya zarara uğrayan olursa gerekli yardım yapılıp malları iade edilecekti. Yine Sultan I. Alâeddîn Keykubad’ın tâbiyetindeki kimselerden adı geçen yerlerde ölen olursa malları, ortakları arayıncaya kadar muhafaza edilecek ve hiçbir güçlük çıkarılmadan teslim edilecekti. Sultanın Avrupa devletlerine karşı Venediklilere birtakım imtiyazlar vererek kendisine tâbi tüccarları hakimiyeti dışındaki yerlerde de güvence altına almasının yanı sıra ilk seferi olarak (muhtemelen 1222) da güney sahillerinde Antalya kadar önemli bir liman şehri olan ve günümüzde Alanya olarak bilinen Kalonoros/Galanoros üzerine sefer tertip etmiştir. I. Alâeddîn Keykubad, ticaret açısından son derece önemli olan bu merkezi fethettikten sonra Akdeniz’den gelen malların Anadolu’daki dağıtım üssü olan bu iki önemli limanın Türkiye Selçuklularının denetimine girmesi bölge ticaretinde Selçuklular’ın payını artırıp, Ermenilerin kâr payını azaltıyordu. Sultan Alâeddîn Keykubad, aynı zamanda doğal güzelliğine de hayran kaldığı Kalonoros/Galanoros’u imar ettirmiş ve kendi adına nisbetle Alâiye ismini vermiştir.[6]

Saltanatının ilk yıllarında Sultan I. Alâeddîn Keykubad’ı rahatsız eden problemlerden bir tanesi de babası zamanından beri görev yapan Beylerbeyi Çaşnigir Seyfeddîn Ayaba başta olmak üzere Emîr-i Meclis Mübarizeddîn Behramşah gibi büyük emîrlerin nüfuz sahibi olmalarıydı. İbn Bibi’nin naklettiğine göre,[7] bu büyük emîrler hizmetlerindeki kıdemleri ve servetlerinin yüksekliği, taraftarlarının çokluğu dolayısıyla serkeşlik yolunu tutmuşlar ve sultana tahakküm etmeye başlamışlardı. İşler öyle bir dereceye gelmişti ki Seyfeddîn Ayaba’nın ihtişamı ve devlet işlerindeki nüfûzu sultanı gölgede bırakır olmuştu. Seyfeddîn Ayaba sultanın huzurundan ayrıldığında sarayın etrafında kimse görünmezdi, onun işareti olmadan kimse sultanın huzurunda ağzını açamazdı. Bunun için kendisini lider olarak görüyor ve önemli işleri sultan yerine ona danışıyorlardı. Durum o kadar vahim bir hâl almıştı ki Seyfeddîn Ayaba’nın konağında günde seksen baş koyun kesilirken sultanın sarayında hassa kulları ve saray halkı için sadece otuz baş koyun kesiliyordu.

Sultan ise otoritesini sarsan bu emîrlere karşı fırsat kolluyor, fakat güçlerini bildiği için açıkça bir şey yapamıyor ve görünürde onlarla iyi geçinmeye çalışıyordu. Fakat diğer taraftan da Sultan I. Alâeddîn Keykubad alenen olmasa da emîrleri hiç değilse ekonomik açıdan zayıflatabilmek için plânlar yapmaktaydı. Meselâ; İbn Bibi’nin ifadesinden anlaşıldığına göre,[8] Alâeddîn Keykubad 12 kapıdan oluşan Konya Kalesi’nin dört büyük kapısı ile birkaç burç ve bendlerinin masraflarının hazineden karşılanmasını, geri kalan kısımlarının da memleket büyükleri arasında, kudretleri nisbetinde, taksim olunarak acele tamamlanmasını ve her emirin kendi yaptırdığı kısmın üstüne ismini altınla nakşettirmesine izin veren bir ferman yayınlattırmıştır.

Emîrler kendilerine son derece ağır gelen bu işi yaptıktan sonra, isimlerinin anılacak oluşuna sevinseler de, sultana karşı düşmanlıkları daha da artmıştır.[9] Sultan I. Alâeddîn Keykubad yaklaşık üç yıl devam eden bu durumdan nihayet Hokkabaz-oğlu Seyfeddîn ile Emîr Komnenos’un yardımlarıyla adı geçen emirleri bertaraf edip otoritesini sağlamlaştırdıktan sonra devlet işleriyle meşgul olmaya başladı.

Kayseri’de ikamet eden Sultan I. Alâeddîn Keykubad devlet erkânı ile arasındaki meseleyi çözdükten kısa bir süre sonra huzuruna bir tüccar girdi ve “Rus, Bulgar ve Kıpçak diyarında iyi ticaret şartlarının olduğunu duymuş ve iş için oraya gitmiştim, ancak Karadeniz[10] sahiline vardığım sırada eşkiyalar bana saldırıp bütün malımı elimden aldı” dedi. O henüz sözünü bitirmişti ki başka biri şikayete başladı ve “Ben Halep diyarından buraya geliyordum, Ermeni vilayetinden geçerken malımı gasbettiler, o kafirler bu dergâhtan korkmazlarsa uğradığım zulmün derdine hangi sultanın adaletinden derman isteyeyim?” dedi. Bu tüccarın arkasından “Ben Antalya yerlilerindenim, kazandığım bütün servetimi bir gemiye yükleyip deniz yolu ile sefere çıktım ve Mısır’a gidip kâr etmek istedim. Ancak sahilden Frenklerin saldırısına uğradık. Saldırı sonunda bizi esir alıp bütün mallarımıza el koydular” diyerek şikayette bulundu. Sultan I. Alâeddîn Keykubad Ermenilerin tüccarları himaye etmeyip kötü davranmalarına çok kızdı ve tüccarların zararlarının karşılanmasını emrettikten sonra, huzurunda bulunan emîrlere, “Canlarını malları uğrunda tehlikeye koyan tüccarlara saldırı oluyorsa bunu yapanların üzerlerine kuvvet göndermek gerekir” dedi.[11] Daha sonra bu şikayetlerin halledilmesi için Ermeniler üzerine Mübarizeddîn Çavlı ve Emir Komnenos’u görevlendirdi. Ermenilerin denizden yardım almasını engellemek için ayrıca, Mübarizeddîn Er-Tokuş’u da sahillerin güvenliğine memur etti.[12] İbnü’l-Esir’in verdiği bilgilere göre,[13] 1225 yılında düzenlenen bu sefer sonucunda Selçuklu ordusu bazı Ermeni kalelerini kuşatma altına alarak dört tanesini ele geçirmiş, ancak kış mevsiminin girmesi üzerine bölgeden ayrılıp geri dönmüştür. I. Alâeddîn Keykubad tarafından Kilikya Ermeni Krallığı’na düzenlenen bu sefer sonucunda, İskenderun Körfezi’nden Alâiye’ye kadar uzanan krallığın sınırları daralmış ve güney sahilindeki Ayas ile Korykos (Görkös)’un dışında Selçukluların eline geçmiştir.[14] Suğdak Seferi’ne çıkan Hüsameddîn Çobanda Suğdak şehrini fethettiği gibi, Kıpçak askerlerini yenilgiye uğratmış ve Rus hükümdarlarını da haraca bağlamıştı.[15]

Ticarî prestij açısından son derece önemli olan Alâiye, Ermeni Krallığı ve Suğdak seferlerinin ardından biz, Sultan I. Alâeddîn Keykubad’ın Anadolu’daki Türk birliğini sağlamak için Hısn-ı Keyfa Artukluları ardından Erzincan Mengücek Beyliği’ne karşı harekete geçtiğini görüyoruz. Bunun sebebi ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hüküm süren bu beyliklerin ikili siyaset takip edip hutbeyi bazen Türkiye Selçuklularına bazen de komşu devletler adına okutmalarıydı. Sultan bu nedenle ilk önce Amid (Diyarbekir) civarında hüküm süren ve bölgede politik oyunlar sergilediği için güvenilirliğini yitiren Hısn-ı Keyfa Artuklu Hükümdarı Mesud üzerine harekete geçti.[16] 1226 yılında gerçekleşen bu sefer sonunda Türkiye Selçuklu Ordusu’nun Kahta ve Çemişgezek gibi önemli kaleleri ele geçirmesi üzerine Mesud, değerli hediyelerle birlikte tâbiyetini bildirmek ve affını istemek üzere hanedanına mensup büyükler arasından bir elçiyi sultana göndermesi neticesinde iki taraf arasında barış sağlamıştır.[17]

Türkiye Selçuklularına tâbi olarak altmış yıl (1165-1225) Erzincan Mengücek Beyliği’ni yöneten Behram Şah 1225 yılında ölünce yerine oğlu Alâeddîn Davud Şah geçti fakat, o Selçuklu tahtına babası kadar sadakatli davranmıyordu. Bu nedenle Sultan Alâeddîn Keykubad ile arasındaki tâbiyet münasebeti bozulma temayülü gösteriyordu. Hatta, Erzincan Beyliği’nin ileri gelen emirleri bu duruma karşı çıkmışlardı. Bunun üzerine Alâeddîn Davud Şah, kendine karşı çıkan emirleri öldürtmeye karar vermiş, bir kısmını idam, bazılarını hapsettirmişti. Bir kısım emîrler ise ölüm korkusu ile evini barkını terk edip Keykubad’a gelerek Davut Şah’tan şikayetçi olmuşlardı. Alâeddîn Keykubad, Davut Şah’a hapsedilen emirlerin salıverilmesini ve onlardan almış olduğu şeyleri iade ederek saltanat dergâhına göndermesini emreden bir mektup yazdı.[18] İlk önce sultanın bu önerisini kabul etmek istemeyen Davut Şah, daha sonra buna boyun eğmek zorunda kaldı. Hapisten çıkarılan emirler ise Sultan Alâeddîn Keykubad’ın yanına gittiler ve tam bir teveccüh gördüler. Bunun üzerine iki taraf arasındaki ilişkiler gerginleştiği gibi geri kalan emirler de Davud Şah’a karşı serkeşlik yolunu tutunca Erzincan beyi, sultana lâyık hediyelerle Alâeddîn Keykubad’ın huzuruna gitti.

On gün sultanın meclisinde hazır bulunan Davud Şah’a çeşitli ikramlarda bulunuldu. Onbirinci gün Tercüman Sadeddîn Köpek, sultanın el yazısı ile yazılmış bir “ahidname” getirdi. Ahidnamede; “Davud Şah bizim ahdimizi candan muhafaza eder, bizim düşmanlarımıza dostluk göstermez ve hiç bir diyara aramızdaki husumeti ihbar eden mektuplar göndermez ise, bizden ancak yardım, bahtiyarlık ve mevki bulur. Eğer aksine hareket ederse lâyık olacağı cezayı bulur” denmekte idi. Takdim edilen bu ahidnameden sonra Davud Şah’ın memleketine dönmesine izin verildi.[19]

Davud Şah, memleketi olan Erzincan’a döndükten sonra sultana verdiği sözleri unutup Erzurum Meliki Rükneddîn Cihanşah’a bir mektup yolladı. Mektupta “Her ne kadar bu sefer saltanat dergâhından ikram ve iltifata mazhar olduksa da, sultanın maiyyetinde bulunan emîrlerden emin değilim. Şüphe yok ki bu adamlar beni memleketimden uzaklaştırmak için sultanı teşvik edeceklerdir. Eğer bunlar arzularına nail olursa senin amcanın oğlu olan sultan sana da müsamaha etmeyecektir. Ben gizlice bütün servet ve hazinelerimi asker toplamaya tahsis edeyim. Bu kış içinde bütün gayretimi bu konuya sarf eyleyeim. Eğer sen de başını ve mülkünü muhafaz etmek istersen bu hususta benimle el birliği yapar ve gayretini bu cihete sarf edersin…” demekteydi. Davud Şah bununla yetinmeyip Eyyûbî Hükümdarı Melik Eşref’e de: Ömrümün son günlerine kadar bana memleketiniz hudutları dahilinde yaşayacak bir yer verirseniz Kemah Kalesi’ni size bırakırım” şeklinde bir teklifte bulunmuştu. Bu teklifin hemen hemen aynısını ihtiva eden bir mektubu Celâleddîn Harezmşah ile Alâeddîn Nev Müslüman (Alamut Sahibi Alâeddîn)’a göndermişti. Mektupta, Celâleddîn’e, eğer kendi canına dokunmayacak olursa Kemah Kalesi’ni bütün erzak ve mühimmatı ile kendisine teslim edeceğini ve Erzincan’daki babadan kalma sarayını ona “Devlethane” yapacağını bildirmişti.[20] Sultan Alâeddîn Keykubad bu haberleri duyunca “Bu biçarenin aklı şaşırmış, devlet ve ikbali tersine dönmüştür” demiş,[21] sonra da Erzincan üzerine sefer yapmak için ordusuna emir vermiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ