SOVYETLERİN TÜRK HALKLARINI SÜRGÜN ETMESİ

SOVYETLERİN TÜRK HALKLARINI SÜRGÜN ETMESİ

Sovyetler Birliği’nin temel hedeflerinden biri, ulusal ve etnik bağlılıkların yerine geçecek yeni bir Sovyet kimliği oluşturmaktı. Bu hedefi gerçekleştirmek için, Sovyet yetkilileri, halkları kendi topraklarından sürmek, öz dillerini kullanmalarını önlemek ve gelenek, etnik tarih ve diğer bireysel kültür biçimleri yeni kuşaklara aktarmalarını engellemek üzere zora dayalı ve çoğunlukla şiddet içeren önlemlere başvurmuşlardır. Sovyetler Birliği’ndeki hemen hemen tüm azınlıklar bu diktatörce asimilasyona maruz kalmış olmasına karşın küçük Türk azınlıkları -Azeriler, Balkarlar, Kırım Tatarları, Karaçaylar, Ahıska Türkleri- en zalimane muamelelere uğrayan etnik gruplar olmuştur. Azeriler hariç, bu halklar tümüyle yerlerinden edilmiş, Orta Asya ve Sibirya’daki yüzlerce çalışma kampına dağıtılmış ve etnik ve ulusal kimlikleri yok etme amacı taşıyan organize ayrımcılığa maruz bırakılmıştır.

Bu sürecin mirası, sürekli olarak Sovyetler Birliği’ndeki tüm azınlıkların tek bir ulusüstü varlık olacak şekilde asimile edilmesi gereğinden bahseden Joseph Stalin’dir. Stalin’in Kafkasya ve Kırım’daki Türk halklarını yok etmeye yönelik özel bir arzusu da vardı; çünkü Karadeniz’in kontrolü ve Karadeniz’e erişim konusunda gelecekte çıkacağına kesin gözüyle baktığı bir savaşta bu halkların Türkiye’ye bağlılığından korkuyordu.[1]

Sovyet hükümetinin ilk adımlarından biri Azerileri Türkiye Cumhuriyeti’nden uzaklaştırmak oldu. 1918 ile 1920 yılları arasında, 200,000’den fazla Azeri, Ermenistan’daki Erivan ve Zangezur bölgelerinden çıkarıldı. Aynı zamanda, Azerbaycan’daki Azeri aydınları dönemin Azerbaycan genel valisi olan I. Bagirov’un emri üzerine tutuklanıp hapse atıldı. Bununla birlikte, Azerilerin kitlesel olarak Orta Asya’ya sürgün edilmesi 1932 Mayısı’nda, Sovyetlerin “gulaglardan arınma” (dekulakization) süreci sırasında oldu. İfade edildiğine göre amacı tarım sanayisindeki Sovyet karşıtı unsurları yok etmek olan bu politika, Devletin hedeflerini gerçekleştirmek üzere ayrım gözetmeksizin uygulandı. Böylelikle, Dağlık Karabağ ve çevre bölgelerde yaşayan Azeriler “gulag” ilan edildi ve yanlarına yiyecek ve giyecek almalarına izin verilmeksizin sığır arabalarına dolduruldu. Kazakistan’daki Shortandy’ye ulaşan bu grup buradan daha da kuzeye gönderildi ve burada kendilerine barınma amacıyla baraka inşa etmeleri söylendi. Ama kış geldiğinde ancak barakaların çatı ve duvarlarını inşa edebilmişlerdi.[2]

Günlük azıkları 400 gram donmuş kara ekmekten oluşuyordu. Ayrıca kendilerine donmuş patates de veriliyordu. Yaşlılar ölmeye başladı; bunları kadınlar, çocuklar ve ergenler izledi. Donmuş zemini kazmak çok zor olduğu için ölüler toplu mezarlara gömülüyordu. Ayrıca ölüleri birkaç gün barakalarda saklayarak onların azıklarını almaya çalışıyorlardı. Ama, barakalar aranmaya başlandı ve ceset sakladıkları ortaya çıkanlar şiddetli cezalara çarptırıldı.[3]

1937-38’in Büyük Terörü tüm Sovyet halkları etkiledi, ama Balkarlar, Kırım Türkleri, Karaçaylar ve Ahıska Türkleri küçük azınlıklar olduğu için tasfiye süreci özellikle bu toplulukları yıkıma uğrattı. Yerel yetkililer 1938’lerin başlarında tasfiye edildi ve Türk nüfuslu bölgeler NKVD (Narodnıy Komissariat Vnutrennıh Del-İçişleri Halk Komiserliği) yetkileri tarafından yönetilmeye başlandı. Türk entelijensiyası ve tüm dini liderler rasgele seçilen vatandaşlarla birlikte yok edildi.

Sadece Karaçay’da 875’i kadın en az 8000 normal çiftçi tutuklandı. Tutuklananların çoğu idam edildi; birçoğu da Kafkasya’daki çeşitli hapis kamplarına gönderildi.[4] Gürcistan’ın güneybatısında Meshet bölgesindeki 212 köydeki Türkler 1937’de başka yerlere gönderildi ve resmi uyrukları ya Gürcü ya da Azeri olarak değiştirildi; adları da yeni etnik “kimliklerine” uyacak şekilde değiştirildi. Daha bir yıl bile geçmeden Meshet bölgesinde okullar Azerice eğitim vermeye başladı.[5]

1942 yazında Alman ordusu Kafkasya’ya yaklaştığında, Sovyet hükümeti cepheye en yakın iki Kafkasya cumhuriyeti olan Karaçay ve Balkarya’da olağanüstü hal ilan etti. Yaşları 18 ile 55 arasında değişen 15,000’i aşkın Karaçay erkeği seferber edildi ve yaklaşık 2,000 kadın ve savaşmayacak durumdaki erkeğe savunma görevleri verildi. Bu arada tüm nüfus silahtan arındırılmıştı. Almanlar Ağustos’ta geldi ve 1943’ün başlarında geri püskürtüldü. Kızılordu Karaçay ve Kabarday-Balkarya’yı geri aldıktan hemen sonra kendilerinden kuşku duyulan tüm işbirlikçiler tutuklandı; bu da ayrılıkçı direniş bölgesinde bulunan tüm köylerdeki insanların tutuklanması anlamına geliyordu. Çalışacak durumda olanlar zorla Nalçik ve Kislovodsk’a kadar yürütüldü ve buradan da çalışma kamplarına gönderildi. Bu şansız köylülerin hiçbiri geri dönmedi. Çocuklar, sakat gaziler ve yaşlılar da dahil, yürüyemeyecek durumda olanlar hemen orada kurşuna dizildi. İki yıl önce Karaçay ve Balkar ayrılıkçılarına karşı başlatılan bombalama operasyonunun şiddeti artırıldı ve sonuçta çok sayıda köy tamamen yok edildi.[6]

1943 yılının Eylül ayında 60,000 NKVD birliği, savaştan izinli Sovyet askerleri olarak tüm Karaçay’da ortaya çıktı. 12 Ekim’de, Yüksek Sovyet Prezidiyumu, Nazi işgali sırasında “haince davrandıkları” suçlamasıyla tüm Karaçayların “SSCB’nin diğer bölgelerine” sürülmesi emrini çıkardı. 2 Kasım sabahında, NKVD askerleri Karaçay köyleri kuşatmaya aldı ve makineli tüfekler altında köylerde yaşayan herkes Studebaker kamyonlarına dolduruldu. Yanlarına 100 kilogramı geçmeyecek eşya almaları için köylülere bir saat verildi.[7] Bu operasyonda 68,938 Karaçay yerlerinden edildi. Genç erkeklerin çoğunluğu Nazilere karşı savaşan orduda olduğu için, yerlerinden edilen köylülerin yüzde 50’si 16 yaşın altında çocuklardan, yüzde 30’u kadınlardan ve yalnızca yüzde 15’i erkeklerden oluşuyordu.[8] Trenlerde geçen yaklaşık üç haftadan sonra bu grup, Karaçaylar Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Özbekistan’daki 550 yerleşim yerine yerleştirildi.[9] Balkarlara karşı yürütülen operasyon, Kabarday-Balkarya’nın Cherek bölgesindeki dört köyde 200-300 köylünün katledilmesiyle Kasım ayının sonlarında başladı.[10] Her ne kadar sürgün emri yine Nazi işbirlikçiği bahane edilerek 8 Nisan’da verilmiş olsa da geri kalan nüfusun sürgün edilmesi 8 Mart 1944’te gerçekleştirildi. Yine çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 37,733 Balkar sığır arabaları içinde Orta Asya’ya götürüldü ve buradan da aynen Karaçaylar örneğinde olduğu üzere tüm bölgeye dağıtıldı.[11] Kırım Tatarları da 11 Mayıs’ta benzer bir emirle mahkum edildi ve 19 Mayıs’ta toplam 183,155 kişi sınır dışı edildi.[12]

Nazi güçleri tarafından işgal edilmemiş olmalarına karşın 115,500 Ahıska Türkü de sürgün için seçildi ve operasyon 15 Kasım’da gerçekleştirildi. Bir önceki gün verilen emirde tüm Türk uyrukluların sürgün edilmesine gerekçe olarak “sınırların güvenliğinin tahkim edilmesi” ihtiyacı dile getiriliyordu. Sürgün edilen diğer halklarda olduğu üzere, Ahıska Türkleri de tren istasyonlarına Studebaker kamyonlarında götürüldü, ama yolların dağlık araziden geçmesi yüzünden bu kamyonların bazıları yoldan çıkarak takla attı.[13] Yine diğer sürgün operasyonlarında olduğu üzere, trenler yalnızca yol kenarlarına atılmış ceset arabalarını temizlemek için duruyordu.[14]

İktisadi ve maddi yardım vaatlerine rağmen, sürgün edilenler hayatta kalmak için kendi olanaklarıyla baş başa bırakıldı. Mevcut konut imkanları genellikle uzun zamandır terk edilmiş barakalardan oluşmaktaydı ve birçok yerleşim alanında konut imkanı hiç yoktu. Birinci yılda hiç hayvan temin edilmemişti, bu da kitlesel açlığa yol açtı.[15] Sürgün edilenlere ilişkin güvenilir kaynaklar mevcut değildir, ancak Sovyet Devlet belgelerinden anlaşıldığına göre, ilk on sekiz ay içinde, tüm özel yerleşimcilerin yüzde 46.2’si ölmüştür.[16] Bir tahmine göre, ilk iki ay içinde 17,000 Ahıska Türkü hayatını kaybetmiştir.[17] Genç kadınlar çoğunlukla ailelerine yiyecek bulabilmek için yerli halktan insanlarla evleniyordu; böylelikle, sürgün edilen halklar kaçınılmaz bir asimilasyonla yüz yüze kalıyordu. Su çok az bulunuyordu ve çoğunlukla kirliydi; sürgün edilen halklar bu duruma alışkın değildi. Dolayısıyla, başta çocuklar arasında olmak üzere sık sık dizanteri baş gösteriyordu ve hemen hemen tüm halk sıtmadan muzdaripti.[18] Aralık 1944’te ortaya çıkan tifüs ertesi yıl salgına dönüştü.[19] Orta Asya’nın aşırı iklim koşulları sürgün edilenlerin sağlığını derinden etkiliyordu.[20]

Sürgün edilenlere çoğunlukla en yorucu işler veriliyordu. Bu tür projelerden biri de Sir Derya ırmağından elle sulama kanalarının kazılması işiydi. Çalışanların çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyordu. Bir görgü şahidi şunları belirtir: “çok az kişi hayatta kalabildi (…) Aileler toptan öldü ve genellikle cesetler yeraltı sığınakları ve çamur kulübelerde çürümeye terk edildi, çünkü etrafta onları gömecek kimse yoktu.”[21]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ