SOVYETLER BİRLİĞİ’NDEN SONRA BAŞKURDİSTAN VE RUSYA

SOVYETLER BİRLİĞİ’NDEN SONRA BAŞKURDİSTAN VE RUSYA

Rusya ve Avrupa arasında doğal bir sınır oluşturan Başkurdistan Güney Urallar’da yer alır. 1574’te kurulmuş olan ve 1.1 milyon nüfuslu Ufa şehri Başkurdıstan’ın başkentidir. Verimli toprakları, büyük alanları kaplayan ormanları ve doğal kaynakları ile meşhur Baskurdistan Cumhuriyeti’nin toplam nüfusu 4 milyon civarındadır. Burada yaşayan insanlar Başkurt, Rus ve Tatar kökenlidirler.

Yerel dilde “Kurultay” olarak adlandırılan Devlet Meclisi, Başkurdıstan Cumhuriyeti’nin temsil ve yasama organıdır. Cumhuriyetin başı Cumhurbaşkanıdır.

Rusya’nın bölgeyi sömürgeleştirme süreci, 16. yüzyılda Korkunç İvan’ın Kazan Hanlığı’nı fethetmesinden sonra başlamıştır.[1] Özgürlükleri ve toprakları ellerinden alınan insanların, kendileri üzerinde hakimiyet kuran bu yeni gücü kendi rızaları ile kabullendiklerini düşünmek büyük bir saflık olacaktır. Başkurt halkının özgürlüklerini kaybetmemek uğruna harcadıkları destansı mücadelenin izleri Rus tarihine kazılarak yazılmıştır. Rus kuvvetleri defalarca, Başkurt halkının çıkardığı isyanları bastırmak zorunda kalmıştır. Rusya’nın meşhur tarihçilerinden V. N. Vitevskiy kitabında şunları söylemektedir: “Bu topraklar Rusya’ya çok pahalıya mal olmuştur. Rusya bu toprakları sınırlarına katarken gerek Rus ve gerekse de yabancı bir çok insan bu geniş alan için canından olmuştur. Neredeyse iki yüz yıldan fazla bir süre, özellikle Başgir’de ve o civarda yaşayan inatçı yerel halk ile sonu gelmez mücadelelere girmek zorunda kalmıştır.”[2] Süregelen isyanların sıklığı ve etkisi Rus tarihçilerinden N. Dubrovin’i şu ifadeyi kullanmaya mecbur bırakmıştır. “Rusya’ya muhalif ve isyanlara hazır bir kabile. (bespokoinoye i vrazhdebnoye russkomu pravitel’stvu plemia)”[3]

Sık sık karşılaştığı bu isyanlar nedeniyle Rusya, Başkurt halkına geniş bir otonomi vermek zorunda kalmıştır. Rus hükümeti Başkurt halkını köleliğe zorlamakta başarısız olmuştur. Başkurtlar 19. yüzyıla kadar otonomilerini korumuşlar ve kendi kendilerini idare etmişlerdir. “Yiyinler” adı verilen bir mecliste her yetişkine söz hakkı verilmiş ve Başkurtlar burada kendilerini doğrudan ilgilendiren meseleleri gündeme getirip çözme yoluna gitmişlerdir.

Yerel idare ve bölgesel bölünmeler, halk tarafından seçilmiş bir lider tarafından daima kontrol altında tutulmuştur. Rusların kurmuş olduğu adalet mahkemelerinin yanı sıra, Başkurtlar kendi meselelerini çözmek için “aksakallar” adını verdikleri Müslüman bir yönetici tarafından idare edilen ve “gadat hokugı” adını verdikleri “örfi hukuk” ile “adat hokugı” dedikleri şeriata dayalı bir hukuk sistemi geliştirmişlerdir.

Çarlık yönetiminin ve Ortodoks papazların Başkurtları Hıristiyanlaştırma çabaları her seferinde askeri kuvvetler tarafından geri püskürtülmüştür. Bununla birlikte eklemek gerekmektedir ki Başkurtlar hiçbir zaman tutuculuk derecesine varacak bir şekilde İslam’ı uygulamamışlardır. Kadınların toplum içerisinde erkeklerle eşit haklara sahip olmaları bu iddiayı doğrular niteliktedir. Ayrıca Başkurt kadınları hiçbir zaman yüzlerini örten “paraa” ya da “yaşmak” adı verilen kıyafetleri giymemişlerdir.

Halkın eğitimi meselesi de bağımsız bir şekilde çözüme kavuşturulmuştur. Bölgedeki gençler “mekteb” adı verilen ve imparatorluktan hiçbir mali destek almadan açtıkları okullarda ilk eğitimlerini alırlardı.

Bununla beraber Çarlık hükümeti Başkurt isyanlarını önlemek için geniş çaplı önlemler aldı. Böylece İmparatoriçe Anna İvonovna’nın 11 Şubat 1736 yılında verdiği emir ile Başkurt köylerinde demirhanelere sahip olmak ve silah bulundurmak yasaklandı. Aynı nedenden dolayı Başkurdıstan’a Çar 10 Nisan 1798 tarihli emri üzerine özel bir askeri birlik gönderildi. Rejimin bu tutumu nedeniyle, bölgenin o günkü durumunu ifade etmek amacıyla “Başkurdıstan’da etkili bir yönetim için bölgesel sistem” söylemi geliştirildi. Bu söyleme uygun olarak da Başkurdıstan belli başlı bazı askeri-idari birimlere bölündü. Konton yöneticisi (starşina) Genel-Vali tarafından tayin edildi. Yine aynı kanuna uygun olarak daha önceleri Rusya’nın güneydoğu sınırlarını korumakta olan kişilere askerlik zorunlu hale getirildi. Bu askerler Rusya’nın Avrupalı güçlere karşı giriştiği savaşlarda kullanıldı. Ne ilginçtir ki Başkurtlar askeri görevlerini yerine getirirken bile askeri masrafları kendileri karşıladılar. Askerde olan Başkurtlara Başkurdıstan’ın sınırları içinde seyahat etmek bile yasaklandı. “Yiyinler” meclisinin toplantıları yasaklandı. Bütün bu yasaklamaların nedeni, Çarlık hükümetinin sonunda Başkurt halkını sindirmek arzusundan başka bir şey değildi.

Başkurdistan Cumhuriyeti’nin Kuruluşu

1917 yılının Şubat ayında gerçekleşen Demokratik Burjuva devrimi, Başkurt insanlarının bir asırdır hayalini kurdukları “ulusal devlet” arzusunu yerine getirmelerine olanak sağladı. 1917 yılının Temmuz-Ağustos ayları arasında Orenburg ve Ufa’da toplanan iki Başkurt Kurultayı Başkurt Bölgesel Konsülü’nü (Oblastnoye Shuro) seçti. Ve bu konsül bağımsız bir cumhuriyetin kurulmasına karar verdi. Bütün bu çalışmaların ideolojik ve siyasi lideri Ahmet-Zeki Velidi Togan idi (O zamanlar Zaki Validov olarak bilinen bu şahıs daha sonraları İstanbul Üniversitesi’nde görev almış ve Doğu çalışmaları alanında ün yapmış, başarılı bir ilim adamıdır). 1917 devriminden sonra bu Başkurt Şurası Orenburg, Ufa, Samara, Perm gibi bölgelerin bağımsız birer eyalet olduklarını ve Başkurt Cumhuriyeti’ne bağlandıklarını açıkladılar. Bu karar 17 Kasım 1917’de her yerde duyuldu ve 22 Kasım 1917 tarihli “Pravda” gazetesinde haber olarak yayınlandı.

8 Aralık 1917 tarihinde Başkurt Seçmen Kurultayı Orenburg’da gerçekleştirildi ve kurultay sonrasında politik kararlar verme yetkisi olan bağımsız bir Başkurdıstan Cumhuriyeti’nin kurulması kararı alındı. Bununla birlikte ulusal bir ordu oluşturulması kararı da alındı.

Başkurt ordusunun Kolçak Kuvvetlerine (Beyaz Ruslar) ve Bolşeviklere karşı giriştiği önemli mücadeleler sonrasında Lenin hükümeti Başkurt Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını kabul etti. 21 Şubat 1919’da Başkurt Askeri Kuvvetleri Kongresi’nde alınan karar ile Başkurdıstan’daki bütün kuvvetler Başkurt Geçici Devrimci Komitesi altında toplandı. Lenin Hükümeti ile yapılan anlaşma Başkurdistan hükümetine geniş bir otonomi ve bağımsızlık kazandırmış ve bu sayede içteki ve dıştaki sorunların çözümü için önemli adımlar atılmıştır. Dış İşleri Bakanlığı kurulmuş ve en önemlisi de Başkurt ordusu da devlet içerisinde yerini almıştır.

1919 yılında yapılan anlaşmanın en önemli özelliği şudur ki, Moskova ile iki taraflı güç paylaşımı şeklinde bir anlaşmaya dayanarak kurulan tek Cumhuriyet Başkurdıstan’dır. Diğer cumhuriyetlerin hepsi merkezin verdiği karar ile kurulmuşlardır. Mesela 1920’de, Merkezi Karar Komitesi tarafınca alınan karar uyarınca 27 Mayıs 1920 sonrasında Tataristan Cumhuriyeti’ne otonomi verilmiştir. Kuruluşunun ilk yıllarında Başkurdıstan bir çok haktan istifade etmiştir: Hukuku uygulama yetkisi Başkurdıstan’ın inisiyatifindeydi, mahkeme işlemleri iki dilde de yapılabiliyordu. Ayrıca kültürel teşekküllere ve eğitim kurumlarına daha fazla haklar veriliyordu. Bu bağlamda ortaokul ve lise düzeyinde eğitim verecek ulusal okul kurma alanında girişimlerde bulunuldu. Başkurdıstan Cumhuriyeti yasama gücünü oluşturabilmek için çalışmalarda bulundu. Örneğin yüksek devlet organları bağımsız bir devletin temel niteliklerinden biri olan genel af konusunda gerekli adımları attı. Ancak yeni kurulmuş olan cumhuriyetin devlet olma yolunda atmış olduğu bu adımlar bir bir kaybedildi.

Bolşevik hükümeti 1920’lerin 2. yarısında yapmış olduğu anlaşmaya her zamanki gibi sadık kalmayarak maddeleri tadil etmeye başladı. Sovyet federalizminin genel eğilimi, cumhuriyetlerin sahip olduğu güçlerin merkezden kaynaklanması yönündeydi. Halbuki Başkurdıstan durumunda bunun tam tersi geçerliydi: Merkez devreden çıkarılmıştı. Şimdi de bunun bir sonucu olarak Başkurdıstan totaliter sisteme dahil edilmişti.

Yeltsin Döneminde Başkurdistan-Rusya İlişkileri

Mihail Gorbaçov tarafından savunulan demokratikleşme hareketleri, glasnot ve perestroika Başkurt halkı arasında ulusal bilincin güçlenmesine neden oldu. İşte bu nedenle doğaldır ki 1980’li yılların sonlarında cumhuriyetin politik ve hukuki statüsünde yükselmelere neden olacak bir takım hareketler başgösterdi.

1990 yılının Mart ayında, Meclis Başkanlığı ve daha sonra Başkanlık için sıkı çekişmelerin yaşandığı bir seçim oldu. Bu seçimde Başkurdıstan Yüksek Sovyeti çok partili sisteme dayanan yeni bir meclis oluşturdu. Komünist Parti’nin baskıcı tutumlarına tamamen yabancı, demokratik bir zihniyete sahip Avrupa’nın en büyük petrol rezervlerinden biri olan Ufaneftekhim’in eski genel müdürü Murtaza Rahimov iktidara geldi. 1990 yılının Ekim ayında Başkurdıstan’ın Bağımsızlık Deklârasyonu ilan edildi ve Başkurdıstan toprakları, bütün doğal kaynakları ile beraber üzerinde yaşayan farklı etnik gruplardaki insanların mülkiyeti olarak ilan edildi. Bu, yeni bir devletin inşasına ve hukuki bir işleyişe sahip olduğuna işaret ederken, özellikle Rusya ile anlaşmalara dayalı ilişki geliştirilmesine vurgu yapılıyordu. Deklarasyonda açıklanan politik mesaj özellikle şu konular üzerinde odaklanıyordu: “Bu andan itibaren Cumhuriyetimiz kendi doğal kaynaklarına ve üretim hakkına sahip çıkmayı ve halkının bütün ihtiyaçlarını en iyi bir şekilde karşılayacak sosyo-ekonomik politikalar geliştirmeyi yadsınamaz bir hak olarak görmektedir. Bağımsızlık Bildirgesi ile uyumlu bir şekilde Başkurdıstan Anayasası ve hukuk sistemi, gönüllü olarak federal hükümete temsil haklarını vermiş olan eyaletler dışındaki bütün eyaletler üzerinde, federal hukuki eylemler konusunda üstünlük hakkına sahiptir.” Bu bildirge katı, birleşik, çok detaycı bir yönetime mantıklı bir tepki idi.

Dikkate değer bir şekilde erken bir dönemde, yeni birlik anlaşması üzerinde çalışırken Başkurdıstan’ın hukuki statüsünü yükseltmek için bir teşebbüste bulunulmuştu. O dönemde Başkurdıstan ve Tataristan’ın liderleri de kendi istekleriyle, kendilerini Birleşik Cumhuriyet ile eşit statüye getirecek olan Birleşme Anlaşması’nı imzalamaya karar vermişlerdi. Fakat 1991 yılının Ağustos ayındaki olaylar ve Sovyetler Birliği’nin ani çöküşü Sovyetler Birliği’ndeki ülkelerde, içinden çıkılamaz bir demokratik reformlara giriş sürecini başlatmıştır. 1992 yılının 31 Martı’nda Rusya’nın bütün eski otonom cumhuriyetleri -Tataristan ve Çeçenistan dışında- Moskova’da Federal Anlaşma imzalamışlardır. Başkurdıstan lideri Murtaza Rahimov anlaşmayı ancak Moskova ile otonomi ve geniş çaplı bir çok benzer konuda daha fazla yetki tanımasına yönelik sıkı pazarlıklar yaptıktan sonra imzalamaya karar vermiştir. Bu şartlar Federal Antlaşma’ya özel bir Ek ile onaylanarak Rusya Başkanı Boris Yeltsin ve Murtaza Rahimov tarafından imzalanmıştır. İmza koyan taraflar Başkurdıstan Cumhuriyeti’nin herhangi bir uluslararası ve dış ekonomik faaliyette bağımsız bir şekilde yer alabileceğini kabul etmişlerdir. Ek esas itibariyle ilmi ve pratik bütün çıkarları ve seçmen cumhuriyetlerin haklarını ihlal eden Federal Antlaşma’nın bütün şartlarını hükümsüz bir hale getiriyordu. Böylece eğer anlaşmaya göre bütün sahiplik hakkı, toprağın kullanım ve yönetim hakkı, doğal ve mineral kaynaklar üzerindeki hak, vergileri düzenlemenin genel prensipleri, anayasal ve hukuki sistemler ve kamu davaları Rusya Federasyonu altındaysa da Ek Anlaşma’ya göre yukarıda sayılanların hepsi Başkurdıstan’ın yetkisi altında kalacaktır. Egemenlik ile ilgili bir diğer önemli işaret, 24 Aralık 1993 tarihli yeni anayasanın uygulanmasıydı. Ayrıca 3 Ağustos 1994’te Rusya Federasyonu ile Başkurdıstan arasında imzalanan güç paylaşımı antlaşması da örnek gösterilebilir. Genel olarak söylenilebilir ki Başkurdıstan’a büyük bir pazarlık gücü veren şey, güç paylaşımı antlaşması konusunun sonuca bağlanmasına neden olan Federal Antlaşma’ya getirilen Ek’tir. Ek’in bütün şartları güç paylaşımı antlaşmasının bir parçası olmuş ve içeriği açıklığa kavuşmuştur.

Rusya Fedarasyonu ve Başkurdıstan Devleti arasında imzalanan antlaşma, fedaral hükümete sağlanan gücün sınırlarını ortadan kaldırmış ve simetrik olmayan bir federasyonun inşasına hukuki dayanak olmuştur. Başkurdıstan için bu antlaşma kendi özel statüsünü sağlamlaştırma, ve mülkiyet, bütçe, yasama, hukuki sistem ve dış ticaret gibi alanlarda bağımsız karar verebilme yetkisinin tanınması anlamına geliyordu. Anlaşmanın en temel şartları Başkurdıstan’ın Rusya Federasyonu içinde bağımsız bir devlet olacağını karara bağlıyordu. Egemenlik, egemenleştirme gibi kavramların uygulaması ulusal-bölgesel mevcudiyetler federatif de olsa başka devlet içinde olduğu için teorik olarak bazı politikacılarca ve hukukçulara yanlış ve çelişkili telakki edilir. Ve bu kavramların gereği gibi uygulanması Başkurdıstan’ın tarihi, etnik, ekonomik ve coğrafi birliğinin sağlanması açısından büyük önem taşımaktadır.

1994 yılının ortalarına kadar merkez ile çevre arasındaki çelişkilerin modern Rus toplumunun temel çelişkilerine -ki bunlar Rusya’yı Sovyet modelinde olduğu gibi dağılmaya götürebilir- dönüşme tehlikesinin var olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

İki taraf arasında imzalanan anlaşma gücün her alanda değişikliğe uğramasına neden olmuştur. “Merkez” ve “Çevre” bu anlaşmadan farklı yönlerde etkilenmiştir. Merkezin rolü büyük bir oranda toplumdaki birliği koruma ve düzeni sağlama şeklinde sınırlanırken, “Çevre”’nin rolü artmış, işlevlerinde asgari düzeyde bir gelişme meydana gelmiştir. Bu bağlamda “Çevre” daha etkin hale gelerek kendi maddi kaynaklarının geleceği ve yargı sistemi üzerinde bağımsız bir şekilde karar verme yönünde gelişme sağlamıştır. Federal hükümetlere verilen güçlerin oranı ise her durumda farklı olacaktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ