SOVYETLER BİRLİĞİ DÖNEMİNDE ORTA ASYA VE KAFKASLAR’DA SÛFÎ TARİKATLAR

SOVYETLER BİRLİĞİ DÖNEMİNDE ORTA ASYA VE KAFKASLAR’DA SÛFÎ TARİKATLAR

Türk-İslam dünyasının sosyal, siyasî, dînî ve kültürel hayatında tasavvuf ve tarîkatların çok önemli bir yeri vardır. Türkler İslamiyet’le karşılaştıkları ilk dönemlerden itibaren sûfî dervişlerle sıkı münasebet içerisinde olmuşlar ve İslâm’ı daha ziyade onlar vasıtasıyla tanımışlardır. Bu yüzden, İslâmî dönemde onların inanç ve kültür yapısına tasavvuf? renk hakim olmuş, Müslüman Türk insanı, asırlarca gönül ve ruh dünyasını tasavvuf kaynağından beslemiştir. Türk insanının sahip olduğu fıtrî özelliklerle, geçmişten devraldığı kültür mirasının tasavvufî ideallerle örtüşmesinin bunda önemli bir payı olduğunu da gözden uzak tutmamak gerekir.

Tarîkatlar tarzında kurumsallaşarak toplumla bütünleşmeyi başaran sûfî dervişler, her yerde olduğu gibi Türk dünyasında da İslâm adına tebliğ, cihad ve toplum hizmetlerinin daima öncülüğünü yapmışlardır. Bu noktada, tarihe damgasını vuran ve bilhassa Orta Asya Türk dünyasında derin izler bırakan en önemli şahsiyet hiç şüphesiz Hoca Ahmed Yesevî’dir.

Burada vurgulanması gereken ve araştırmacıların hemen hepsinin işaret ettiği bir başka gerçek de şudur: İslâm’ın yayılış tarihine baktığımızda, İran, Horasan, Hindistan, Orta Asya, Kafkaslar, Anadolu, Balkanlar, Kuzey Afrika, Uzak Doğu ülkeleri ve daha başka bölgelere İslâm’ın ulaştırılmasında öncülüğü çok büyük çapta sûfî dervişler üstlenmiştir. Bu demektir ki, tasavvuf erbabı, “İslâm’ın gönüllü misyonerliğini yapmak” gibi çok önemli tarihî bir misyonu da üstlenmiş ve başarıyla gerçekleştirmişlerdir.

Orta Asya ve Kafkasya’da Tarîkatlar

Bu çalışmanın kapsam ve amacı, söz konusu bölgelerdeki tarîkatların tarihini derinlemesine incelemeye müsait değildir. Biz burada, Orta Asya ve Kafkasya bölgesindeki mevcut tarîkatların tarihî geçmişlerine ve son dönemdeki durumlarına kısaca temas etmekle yetineceğiz.

Tarîkatların Bölgedeki Kısa Geçmişi

Söz konusu bölgelerde zaman içinde faaliyet gösteren başlıca tarîkatlar; Yeseviyye, Kübreviyye, Nakşbendiyye ve Kâdiriyye’dir.

Bunlardan Yeseviyye, Orta Asya kökenli bir tarîkat olup, XII. asrın ortalarında, Hoca Ahmed Yesevî (ö. 1167) tarafından bugünkü Kazakistan’ın Türkistan (eski ismiyle Yesi) şehrinde kurulmuştur. Türk-İslâm tarihinde, bir Türk mutasavvıfı tarafından kurulan ilk müstakil tarîkat Yeseviyye’dir. Türkler arasında kısa zamanda şöhret bulup yaygınlaşan bu tarîkat, XV. asra kadar tüm Orta Asya, Harezm, Kafkasya’nın bazı bölgeleri, Tatarların yaşadığı Orta Volga, Horasan, İran, Anadolu ve Balkanlar’ı içine alan geniş bir coğrafî bölgeye yayılmıştır. Ancak, XV ve XVI. asırlardan itibaren pek çok yerde ortadan kaybolmuş, onun yerini büyük çapta Nakşbendîlik almıştır. Yeseviyye şu ana kadar bölgede varlığını sadece Fergana Vadisi’nde muhafaza edebilmiştir. Son yıllarda tarîkatın merkezi burası olup, müntesipleri Özbek, Kırgız, Tacik ve Kazaklardan oluşmaktadır. 1917’deki Bolşevik İhtilâli’ne kadar mistik bir karakter arzeden ve siyasetle uğraşmamayı tercih eden bu tarîkat, bu tarihten sonra tam aksine oldukça siyasî özellik taşıyan Laçiler ve Atlı İşanlar adlı iki kola ayrılmıştır. Bu kolların her ikisi de müntesiplerini daha çok kırsal kesimden temin etmişler, Sovyet yönetimine karşı da oldukça katı bir tavır sergilemişlerdir. Laçilere göre, “Kâfirlerin iktidarıyla uzlaşma halinde olan herkes kâfirdir.” Heterodoksi (batıllık) sınırına yakın olan bu kollardan Atlı İşanlar, askerlik hizmetini reddettikleri için 1935’te âdeta “sindirilmiş” ve yer altına çekilmek zorunda kalmış; 1952-1953 yıllarında tekrar su yüzüne çıkmasına rağmen, 1960’lı yılların sonlarında yöneticileri “terörizm”le suçlanarak idam edilmişlerdir. Bu yüzden faaliyetlerini gizli yürütmek zorunda kalmışlardır.

Kübreviyye tarîkatı da Orta Asya kökenli olup, 1221’de Moğollara karşı savaşırken şehit olan Necmeddîn-i Kübrâ tarafından, Türkmenistan’ın kuzeyindeki Harezm’de kurulmuştur. Moğol istilasının akabinde Altınordu ve Çağatay Ulusu dönemlerinde Türk ve Moğol göçebe kabilelerin Müslümanlaşmasında önemli bir rol oynayan bu tarîkat, zamanla bütün Orta Asya, İran, Bedahşan, Keşmir ve Anadolu’ya yayılmış olmakla birlikte, XV. asırdan itibaren onun yerini de Nakşbendiyye almıştır. XIX. asırda sadece Harezm’de rastlanan bu tarîkatın, son yıllarda Harezm bölgesi ile Karakalpakistan’da birçok müntesibi bulunmaktadır.

Bu tarîkatlardan daha sonra kurulmasına rağmen, gerek Orta Asya ve Kafkasya’da, gerekse Türk-İslâm dünyasının diğer bölgelerinde en etkili ve yaygın durumda olan tarîkat ise Nakşbendiyye’dir. XIV. asrın ikinci yarısında Bahâeddîn Nakşbend (ö. 1389) tarafından Buhara’da kurulan bu tarîkat, XV ve XVI. asırlarda Tatar-Başkır (Orta Volga-Ural) bölgesine girmiş; orada önceden mevcut olan Yeseviyye ve Kübreviyye’yi bünyesinde eritmiştir. Aynı devirde Doğu Türkistan’a ve hatta Çin’e kadar yayılmış; Kaşgar, XVI. asrından itibaren, Buhara’dan sonra Nakşîliğin ikinci önemli merkezi haline gelmiştir. XVIII. asırda Kaşgar’dan bugünkü Kırgızistan’a yayılmış ve bölgeyi Müslümanlaştırmıştır. Yine XVII ve XVIII. asırlarda, Hazar Denizi’nin doğusundaki Türkmen kabîleleri arasında yayılarak, o ana kadar bölgeye hakim olan Yeseviyye tarîkatını kendi bünyesinde eritmiştir. Nihayet XIX. asırda Harezm’e girmiş ve orada eskiden mevcut olan Kübreviyye’nin yerini almıştır. XVIII. asrın sonu ve XIX. asrın başında Dağıstan’a, XIX. asrın ortalarında da Çeçenistan’la Orta ve Batı Kafkasya’ya yayılmıştır. Son dönemde bu tarîkat, gerek Orta Asya ve Kafkasya’da, gerekse bütün Türk-İslâm dünyasında en yaygın ve etkili tarîkat durumunda olup, Sovyet Rusya sınırları dahilinde yer alan bütün Müslüman bölgelerde temsil edilmektedir. Bugün, Orta Asya’da Türkmenistan’ın doğu ve güney bölgelerinde, Fergana Vadisi’nde, bu vadinin özellikle Kırgız kesiminde, Kuzey Türkmenistan’ın Harezm vahasında ve Karakalpakistan’da önemli bir güç kazanmış durumdadır. Buna karşılık Özbekistan’da ve Tataristan’ın bazı şehirlerinde 1917 devriminden sonra hayli zayıflamıştır. Kafkasya bölgesinde ise, Dağıstan, Kuzey Azerbeycan ve Doğu Çeçenistan’da hakim konumda olan tarîkat, Nakşbendiyye’dir.

Nakşbendiyye’nin gerek geçmişte, gerekse son yıllarda büyük başarı elde etmesinin ve diğer tarîkatlara üstünlük sağlamasının sebepleri üzerinde kısaca durmakta fayda vardır. Konunun uzmanları bu hususta şu tespitleri yapmışlardır: Bu tarîkat, hem elit ve entelektüel zümre hem de geniş halk kesimi ile iletişim kurmayı başarabilmiştir. Her dönemde onun müntesipleri arasında avâmın yanı sıra, ulemâdan, şairlerden, devlet ricalinden, askerî yetkililerden ve zengin tüccarlardan kimseler var olagelmiştir. Diğer taraftan o, hitap ettiği kitlenin anlayabileceği dili kullanmıştır. Meselâ Orta Asya’da Türkçe ve Farsçayı kullanırken, Kafkasya’da bunlara ilâveten Arapçayı da kullanmıştır. Ayrıca, medrese eğitimini de devreye sokarak, ilmi daima öne çıkarmış, böylece hem aklî bilgi donanımını, hem de gönül eğitimini birlikte gerçekleştirerek, her kesimde saygınlık kazanmasını bilmiştir. Öbür taraftan sessiz (hafî) zikri tercih etmesi, ona aşırılıklardan uzak, mutedil bir tarîkat görünümü kazandırmıştır. Bu tarîkatın genelde fanatizme ve radikal tutumlara itibar etmeyerek, “doktrinel liberalizm” diyebileceğimiz bir tavrı benimsemesi, diğer tarîkatlara zorlama olmaksızın üstünlük sağlamasında önemli bir rol oynamıştır. Nakşbendiyye’nin bu konuda etkili olan bir başka özelliği de, kendisini bulunduğu ortamın sosyal ve politik şartlarına çok iyi adapte edebilmesidir. Bu tarîkatın “halvet der encümen” (toplum içinde halvet), “kesrette vahdet” ve “Hakk’ın rızasını halka hizmette görme” gibi temel prensipleri, topluma karışmayı ve tarîkat ideallerini toplumsal hizmet ve aktivitelere katılarak gerçekleştirmeyi öngörmektedir ki, Sovyet yönetimi gibi dînî hareketlere karşı son derece müsamahasız bir rejim altında bu özellik daha da büyük bir önem arz etmiştir. Nihayet, Nakşbendiyye müntesiplerinin XVII ve XVIII. asırlarda Türkistan’da Kalmuk Budistlerine karşı; Kafkasya’da da 1783’te İmam Mansûr’dan 1920-1921’de İmam Necmeddîn Godsinski’ye kadar Ruslara karşı yapılan silahlı mücadelelerin liderliğini yapmış olmaları, bölge Müslümanları nezdinde çok büyük bir itibar ve saygınlık kazanmalarına sebep olmuştur.

Bütün bu sebeplerle, özelde Nakşbendîlik, genelde de tasavvufî gelenek, XV. asırdan bu tarafa Orta Asya’da, XIX. asrın ortalarından sonra da Kafkasya’da dînî, kültürel, sosyal ve politik hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Abdülkadir-i Geylanî (ö. 1166) tarafından XII. asırda Bağdat’ta kurulan Kâdiriyye de İslâm dünyasındaki en yaygın tarîkatlardan biridir. Bu tarîkat, XII. asrın sonlarında Arap tüccarlar vasıtasıyla Volga’daki Bulgar Krallığı ile, Fergana vadisindeki şehirler de dahil olmak üzere Türkistan şehirlerine girmiştir. Ancak Orta Volga bölgesinde XIII ve XIV. asırlarda Yeseviyye tarîkatının içerisinde erimiş; Orta Asya’da ise XIV ve XV. asırlarda onun yerini Nakşbendiyye almıştır. Bu ilk Kâdirîlik bugün Fergana vadisinde varlığını sürdürmektedir. XIX. asırda, Bağdat’ta hilâfet alan Kunta Hacı Kişiev (ö. 1864) tarafından Çeçenistan’a sokulan bu tarîkat, 1850-1865 yılları arasında putperest İnguşları Müslümanlaştırarak, İslâmiyet’in Orta Kafkasya’da kök salmasında birinci derecede rol oynamıştır. Bugün de Çeçen-İnguş bölgesinde yaygın vaziyettedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al