SOVYET ORTA ASYASI’NIN BÖLGESEL PAYLAŞIMI

SOVYET ORTA ASYASI’NIN BÖLGESEL PAYLAŞIMI

Bugünkü politik haritaya bir göz atıldığında, 1991 yılında hazırlıksız olarak bağımsızlıklarına kavuşan Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan Cumhuriyetlerinin aralarında belirlenen sınırlar merak uyandıran bir hal almaktadır. Söz konusu sınırlar, sadece doğal bölünmelerin ortaya çıktığı bölgelerde değil, aynı zamanda nüfus yoğunluğunun fazla olduğu bazı yerlerde bile garip kıvrımlar çizmektedir. Meselâ, bu sınırlar ıssız çölün ortasında aniden yön değiştirmekte veya Amu Derya’nın aşağı kısmı ile Fergana vadisi arasında coğrafi bakımdan bir bütünlük arz eden yerleşim yerlerinden ve şehirlerden yılan gibi kıvrılarak geçmekte ve böylece bir ülkenin sınırları içinde diğer ülkeye ait olan adalar oluşturmaktadır. Bu görüntü -1936 yılına kadar yapılan az sayıdaki sınır düzeltmelerini bir tarafa bırakacak olursak- Sovyetlerin himayesinde 1924 yılında uygulamaya konulan, Orta Asya’nın “Millî devletler şeklinde sınırlandırılması” çabasının bir sonucudur.

Bu bölgede sınırlar Batılı değer yargılarına göre ilk defa 1924 yılında çizilmemiştir. Daha 19. yüzyılın son çeyreğinde Rusya’nın bu böglerdeki işgalleri neticesinde toprak mülkiyeti alanında radikal bir yeniden yapılanma gerçekleşmiştir. Birbirine karışmış göçer ve yerleşiklerin yaşamından oluşan, karşılıklı olarak birbirleriyle savaşan veya ittifak kuran büyüklü küçüklü hakimiyet alanlarının var olduğu yerlerde, artık Avrupaî tarzda çizilen devlet sınırları varlıklarını hissettirmektedir. Rus ve İngiliz çıkarlarının karşılıklı olarak birbirlerini sınırlamaları, Afganistan’a giden güney sınırlarının, Afganistan’ın garip bir tırtıl şeklinde kuzeydoğuya uzantısı olan ve (o zamanlar) iki büyük devletin birbirlerine doğrudan temasına engel olması için oluşturulan Vahan Koridoru’nu da içine alacak şekilde -bugün hâlâ var olan- sınırların oluşmasında etkili oldu.

19. yüzyılın ikinci yarısında Rusya tarafından işgal edilen veya himaye altına alınan ve 1924’ten sonra “millî devletler olarak sınırları belirlenen” Orta Asya’nın bölgelerinin -ilhakına giden adımları ve bu süreçle ilgili sınır belirlenmesine detaylı olarak girmeksizin- 20. yüzyılın başında şu şekilde bir idarî yapılanma vardı (Daha iyi anlaşılabilmesi için, hatta kaba hatlarıyla bugünkü devletlere dağılımını da veriyorum): Güneyde toprakları bölünmüş sözde bağımsız fakat himaye altında iki tane Doğulu devlet yapısındaki Buhara Emirliği gibi (üçte ikisi Özbekistan’a geri kalanı ise Tacikistan’a ve ufak bir parçası ise Türkmenistan’a ait) Amu Derya’nın aşağı kısmının güneyinde kalan Hive Hanlığı (büyük bölümü Özbekistan’a, kalan kısmı ise Türkmenistan’a) dahil oldu.

Orta Asya’nın söz konusu olan ana gövdesi, daha önceleri Türkistan Genel Valiliği idaresi altında beş ayrı vilayete ayrılmıştı: 1. Kuzeydoğuda Semirce (büyük bölümü Kazakistan’a küçük bölümü ise Kırgızistan’a ait); 2. Buradan batıya doğru bağlantılı Aral Gölü’ne kadar geniş bir şerit şeklinde uzanan Saydar Vilayeti (büyük bölümü Kazakistan’a bir bülümü Özbekistan’a gitti); 3. Hazar Denizi’nin batı sahilinden Aral Gölü’ne kadar Hive ve Buhara sınırları ile çevrili olan Transhazar Vilayeti (Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan’a ait); 4 ve 5. Yukarda tarif edilen bölgelerin merkezi konumunda bulunan Semerkant (büyük bölümü Özbekistan’a, geri kalanı Tacikistan’a ait) ve Fergana Vilayeti (bugün Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında bölünmüş durumda).

1917 Devrimi bu bölgeye herhangi bir değişiklik getirmedi. O zamanlar var olan, ister idarî yönden isterse siyasî veya askerî bakımdan olsun, doğal olarak o zamanki Batılı Rus Çarlığı’nın menfaatlerinin ve gayelerinin sonucu belirlenmiş olan sınırlar olduğu gibi muhafaza edildi. Sadece Türkistan’ın dış sınırı -biçimsel olarak- 1 Mayıs 1918’de bir deklarasyonla aynı yılın Ekim ayında yasallaşarak Türkmenistan’ın tamamını içine alan “Sovyet Federasyonu Türkistan Cumhuriyeti” olarak değişikliğe uğradı.[1] Bu Türkistan Cumhuriyeti, 1919 yılı sonuna kadar eski Rus İmparatorluğu topraklarında “Ekim Devrimi”nden hemen sonra genişlemeye başlayan, her tarafta açılan iç savaş cepheleri ve fizikî uzaklığı dolaysıyla, uzun dönem önce Petrograd’daki, daha sonra Moskova’daki yeni Sovyet hükümranlığının etki alanının oldukça dışında kaldı.

Türkistan’ın geçici olarak Merkez Rusya’dan kopuk olması, Moskova’nın etki alanına girmesinden sadece altı ay sonra parçalanmasının ciddî bir şekilde gündeme gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Mayıs-Haziran 1920’de Moskova’daki Politbüro’da Türkistan’da atılacak adımlarla ilgili temel esaslar üzerinde çalışıldı. Hazırlanan ilk taslakta, değişik milletlerin özerk cumhuriyetler olarak yapılanmalarına imkan verilmesi gerektiği hususu belirtilmekteydi. Bu düşünceden hareketle, Türkistan’ın toprak ve etnografik konumu itibariyle vilayetlere bölünmesi, bunu takiben Özbek, Kırgız (=Kazak) ve Türkmen emekçilerinin kendi varoluşlarını ilgilendiren yapılanma hakkında kesin bir karar vermek amacıyla Şura Kongresi’nin toplantıya çağrılması öngörülmekteydi.[2]

Bu ibareleri içeren belge daha Sovyetler Birliği zamanında açıklandı ve bu da olağanüstü bir şey değildi. Aslında Sovyet yöneticilerin bu belgeyi açıklamadaki amaçları, Parti Programı’nda belirlenen hedefler doğrultusunda “Milletler Politikası” yürütüldüğü intibaını vermek istemeleriydi. Daha Sovyetler Birliği zamanında da bu taslakla ilgili Politbüro kararı açıklanmıştı. Bu taslakta, söz konusu olan “Türkistan’ın İç Yapılanması” ile ilgili olarak “Cumhuriyetin üçe bölünmesi başlangıçta verilmiş bir karar değildir” ibaresi kullanılarak düzeltilme yoluna gidildiği görülmektedir.[3] Sonraki karar alma sürecinde bu konu, Türkistan Merkez Yürütme Komitesi’nin yani Türkistan hükümetinin “idari yapılanmadaki yeni dağılımının Türkistan’daki milletlerin durumuna göre yapılması gerektiği”[4] konusuyla sınırlandırıldı, fakat bu proje daha sonra sümen altı edildi.

Anlaşılan o ki, Sovyetlerin Orta Asya’da ilk sınır belirleme projelerinin başlangıcı, daha o zamanlar ve sonraları kamuoyunda ve propagandalarda ifade edilenden farklı olarak, Moskova ile Taşkent arasında “Milletler Sorunu” çözümünde politik öncelikleri değişik şekilde ortaya koyduklarının açık işaretlerini de vermektedir. Olayların arka planına yüzeysel bir bakış bunu doğrular niteliktedir. 1920’de Türkistan’ın milletler bazında parçalanması düşüncesini isteyen ve bir kaçhafta sonra da aynı şekilde ve başarıyla Türkistan’ın bütünlüğünün korunması yönünde tavır takınan kurum aynıydı: Türkistan Komisyonu, kısaca (Turkkomissija). Bu biraz da garip bir intiba uyandıran davranışı daha iyi anlayabilmek için en azından bu Komisyon’un ortaya çıkışını ve çıktığı yerin karakter yapısını ortaya koymak zaruri görünmektedir.[5]

Turkkomissija 1919 yılı güzünde Türkistan’la bağlantının tekrar kesin olarak gerçekleşmesinden sonra Moskova tarafından atanarak, resmi görevlerinde de ifade edildiği gibi, Türkistan halklarının kendi geleceklerini belirlemede milletler arasındaki her türlü eşitsizliği ve bir milletin içinde çöreklenen grubun, başkalarının sırtından geçinen seçkin sınıfın haklarını yok etmek olan “Rus Sovyet hükümetinin esas politikasının temel prensiplerini gerçekleştirmek için” Taşkent’e gönderilmiştir.[6]

Turkkomissija’nın görevlendirilme ile ilgili kulislerine bakıldığında, görevlendirme ile birlikte elle tutulur politik amaçların güdüldüğü ortaya çıkmaktadır. Meselâ 3 Eylül 1919 tarihindeki Temel Esaslar Tasarısı’nda şöyle denilmektedir:

“1) Türkistan ve ona komşu ülkelerdeki politikalarda en öncelikli olarak iki görevin ortaya konulması gerekmektedir: Birincisi, Türkistan’ın komşu ülkelerdeki devrimci hareketler zincirinden kurtarılması için onları desteklemek; ikincisi, Türkistan’dan ekonomik yönden istifade etmek.

2) Hindistan, Pakistan, İran gibi ülkelerde, onların bizatihi önemli olmalarının ötesinde (İtilaf Devletlerinin dikkatlerini bizim cephelerimizden başka yerlere çekmek, onları politik sorunlarla karşı karşıya bırakmak gibi) bu ülkeler dünya devriminin gelişiminde, zincirin zorunlu bir halkasını oluşturmaktadırlar… Bu yüzden Türkistan, Doğu ülkelerindeki ayaklanmaların, devrimci savaşların öncüsü olmalıdır.”[7]

Sadece Türkistan’ın iç politikasında etkinlik kazanma isteği, Moskova’nın ilk ve öncelikli amaçlarından biri değildi, tersine bu geniş bir şekilde ortaya konmuş stratejinin bir parçasıydı. Gayet açıktır ki bu strateji Sovyet gücünün Türkistan’da istikrarlı bir şekilde varlığını sürdürmesi ve buna bağlı olarak olumlu bir etki kazandırılmasıydı. Bundan başka, geniş halk kesiminin sempatisinin kazanılması istenmekteydi. 1917 sonrası Sovyetler tarafından ilan edilen ve sadece sınırlı olarak tanınan “Halkların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”, değişik çatışmalardan kaynaklanan kayıplar bir tarafa bırakıldığında, doğuda huzursuzluğu körükleyen politik bir araç olarak kendini göstermişti. “Doğu’da Devrim Planı” başta Hindistan olmak üzere, 1919 yazında Moskova yönetiminin kısa zamanda ümit ettikleri dünya devrimi yolundaki reel politika planlarının ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktaydı.[8]

1919’a kadar Türkistan Sovyet yönetiminin yaptıkları, o zamanki Moskova yönetimine göre, ne ideolojik açıdan, ne de pragmatik yönelimleri açısından, devrim tarihinin şerefli sayfalarını oluşturmuyordu. 1919 güzünde Turkkomissija Türkistan’a vardığında, oradaki durum hiç de iç açıcı değildi. Türkistan iki yıl içinde ekonomik bakımdan çökmüştü; üç bölgede, özellikle Fergana’da belli bir oranda, Semirce’de ve Transhazar’da çıkış nedenleri ve mütemadi olmaları, yerel Sovyet yöneticilerinin keyfi yönetim hatalarından kaynaklanan iç çatışmalar hüküm sürüyordu; %95 oranında çoğunluğu oluşturan Müslüman halk, Sovyet idaresinde ya hiç temsil edilmiyor veya çok az temsil ediliyordu. Türkistan’daki Sovyet hükümeti, önceleri genel olarak askerler ve demiryollarında çalışanlardan az sayıdaki Avrupa-Ruslarından oluşmuştu ve kendilerini “Proletarya Diktatörlüğünün” temsilcisi zannediyorlardı. Devrimci düşünceleriyle “dar kafalı Müslüman yığınlarına” -kendilerinin ifade ettigi gibi- nüfuz etmeyi başaramadıkları gibi, 1919 sonbaharına kadar Moskova’nın sınırlı müdahalesinden dolayı iktidarlarını gözle görülür bir şekilde kuvvetlendiren yerel Müslüman temsilciler de başarısız kaldılar.[9]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ