SOSYAL AÇIDAN MİLLÎ MÜCADELEYE VE MÜDAFAA-I HUKUK CEMİYETLERİNE GENEL BİR BAKIŞ

SOSYAL AÇIDAN MİLLÎ MÜCADELEYE VE MÜDAFAA-I HUKUK CEMİYETLERİNE GENEL BİR BAKIŞ

Medeniyet bütünlüğü içinde, her türlü kültür ve milletin ayrı bir yeri ve orijinal bir tarafı mutlaka bulunur. Her millet ve kültür bu özelliklerini muhafaza ederek geliştir, geliştirerek muhafaza eder” ise, medeniyete ve insanlığa katkıda bulunduğu gibi, milli varlığını ve kimliğini de devam ettirir. Biz tarihe baktığımızda milletler ve kültürler arası mücadelelerle dolu olduğunu görürüz ve mücadelelerde, bazı milletler-kültürler, diğerlerine yaşama imkanı tanımak istememişler ve çoğu zaman da tanımamışlardır. Bazılarının bu bencil ve sömürgeci tavırları, diğer toplumlarda tepki meydana getirmektedir. Milli mücadelelerin “zihni hazırlık safhası” veya “milli şuur uyanışı” da denilebilecek düşünce ve fikir alanında meydana gelen bu tepkiler, genellikle barış zamanında ortaya çıkar. İşte söz konusu milli şuurun yabancı ve zararlı olanlarına karşı vermek zorunda kaldığı silahlı mücadelelere çağımızda “İstiklal Savaşları” denildiği bilinmektedir.

Asırlardır var olan istiklalini, milli şahsiyetini, vatanını ve devletini saldırıdan, istiladan kurtarmak gayesiyle Türk milletinin, 1918-1922 yılları arasında büyük bir mücadele verdiği bilinen bir gerçektir. Şuurlu olarak yapılan bu hareketin adına, bizzat yapanlar tarafından “Milli Mücadele” denmiştir. Bu harekette Türk milletinin istiklali ve Türk vatanının muhafazası söz konusudur.

Milli Mücadele Dönemi ile ilgi pek çok yayın yapılmıştır. Kurtuluş Savaşı ile ilgili yerli ve yabancı yayınların büyük bölümü, bu dönüşümü Mustafa Kemal’in düşünce ve eylemleri ekseninde ele almıştır. Liderlik öncesinde ya da önderlik etkisi dışında oluşan toplumsal canlılık ise büyük çapta göz ardı edilmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta, ulusal direnişin başlangıcı olarak Samsun’a çıktığı tarihi (19 Mayıs 1919) alması anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü Mustafa Kemal burada, kendisinin içinde yer aldığı gelişmeleri anlatmakta, bir tarih kitabı sunmaktadır. Fakat önder eksenli bir resmi tarihçiliğin esas olarak buradan kaynaklandığı da söylenebilir. Bu yüzdendir ki, Türk devrim tarihi litarütürü ve özellikle ders kitapları, büyük ölçüde bir “Nutuk Şerhi kimliği taşıya gelmişlerdir.”[1]

Bir yabancı araştırıcı da Mustafa Kemal Paşa’nın “resmi olarak azdıklarının tümü, söylevleri, tamimleri, telgraf ve beyannameleri” ile belli başlı bazı “otobiyografik malzemeye dayanan bir tarih geleneği oluşturduğunu” ileri sürerek, kaynakların sınırlandırıldığı, aynı şeylerin tekrarlandığı verimsiz bir “resmi tarih” anlayışının ortaya çıktığını, böylece de “Ortodoks Kemalist Versiyonu” adı verilen resmi bir statü haline geldiğini iddia etmektedir. Yine bu tür mevcut biyografik eserlere bakıldığında, “hepsinin bir tek kaynağa dayandığını görürüz: Mustafa Kemal’in kendisi.” demektedir.[2]

Söz konusu bu görüşün doğruluğunu teyit eden şu fikirle dikkat çekicidir. “Çünkü Türkiye’nin tarihte eşi olmayan bir kuruluş, uyanış, yükseliş hareketi, yine tarihte eşi olmayan büyük bir kahramanın, Atatürk’ün eseridir; tarihi realiteye sadık kalmak için, Türk İnkılabı tarihinin tetkikinde mutlaka bu esastan başlamak, bu görüş zaviyesinden bakmak, araştırmaları bu merkez etrafında toplamak lazımdır. Çünkü Atatürk hadiseleri yaratan bir baştır.” diyen Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün yazdıkları dikkat çekicidir.[3]

Toplumun büyük bir kısmını teşkil eden halkın Milli Mücadele de fazla bir önemi olmadığı vurgulanmaya çalışılmıştır. Halkın %90’ı cahildi, eşraf, hocalar ve ağalar halkın durumunda idiler. Azınlık halinde bulunan aydınların halk ile ilişkileri yeteri kadar değildi, bunların büyük kısmı da memur idi. Serbest olan aydınlar da siyasi bakımdan bölünmüş oldukları gibi memleket fikir adamı kıtlığı içinde bulunuyordu… Toplumun yapısı sınırsız bir yapı göstermiyor, toprak ağaları, yarıcı, ırgat, maraba ile uyuşmuş bir halde idiler. Halk, düşman işgallerine karşı yapılan gösterilere katılıyor, bunlara karşı bir davranış görülmüyordu.”[4]

“Halk, bu mücadelenin ihtilal cephesine de, savaş cephesine de, başta subaylar olmak üzere aydın zümre tarafından zaman zaman zorla sürüklenmiştir. Daha kısa bir deyimle, Milli Mücadele, hele bazı tehlikeli dönemeçlerde, halka rağmen yapılmıştır. Durum böyle olduğu halde bu harekata “Milli Mücadele” denilmesi yanlış değildir. Çünkü mücadelenin insan kaynağını, ne şekilde olursa olsun, halk teşkil etmiş ve mali imanlar halktan sağlanmıştır. Mücadele halka rağmen, halkın yararına yapılmıştır. Normal olarak halkı daha çok aydınların etkilemesi gerektiği halde, halk dolaylı ve dolaysız şekilde birinci derecede din adamları ile ağa ve eşrafın etkisi altında idi. Bunun içindir ki, aydınlar halkı mücadeleye sürükleyebilmek amacıyla diğer sosyal grupları yanına almak zorunda idi.”[5]

Milli Mücadele Dönemi’nde Konya’da Baro İkinci Başkanı Refik (Koraltan) Bey’in; “halkımız bilinen cahilliği dolayısıyla her türlü propagandalara alet olabiliyor. Eğer bunlar, iyi telkinler yapılır ve ciddi teşkilata bağlanırsa her türlü vatan vazifesine koştururlar.”[6] sözü de halkın cahil olduğunu, iyi bir propaganda ile istenilen yöne sevk edilebileceğini iddia etmektedir.

Diğer taraftan ise, Türk milletinin temelini oluşturan Türk halkına zayıf iradeli veya benzeri kanaatler taşıyan böyle fikirlere, bizzat Milli Mücadele’nin tabii lideri olan Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatları doğrultusunda yazılan Tarih-IV kitabındaki şu ifadeler güzel bir cevap teşkil eder: “Türk milletini temsil eden Mustafa Kemal idi. Bu şecaati ancak Türk milleti ve milli kudretin timsali olan, o milleti kendisinde tecessüm ettiren (cisimlendiren) Mustafa Kemal gösterebilirdi.”[7]

Prof. Dr. Bülent Tanör’ün tespitiyle, “kuşkusuz, bu tek yanlılık ya da eksiklikler, madalyonun bir yönüdür.”[8] Gerçek anlamda ise, “Her milletin olduğu gibi, Türk milletinin de kendine has bir gerçeği, bir hakikati ve şahsiyeti olmuştur. Batılı devletler, emperyalizm ve sömürgecilik yoluyla kendi değerlerini, kültürlerini ve modellerini diğer toplumlara olduğu gibi, Türk toplumuna da empoze etmeye çalışmıştır. Bu teşebbüsünde tam başarıya ulaşamamıştır. Başarısı birkaç büyük şehirle, belli bir aydın ve bürokrat zümresi ile sınırlı kalmıştır. Toplumun büyük bir kısmı özellikle Anadolu şehirleri ile, kasabalarıyla, köyleri ile Batı’nın kültür taarruzundan uzak kalmış, bozulmadan asliyetini muhafaza etmiştir. Türk toplumu ailesiyle, genciyle, din adamları ile kadınlarıyla kendini koruyacak ve Milli Mücadele’nin temelini oluşturacak gizli enerjiye ve potansiyele sahipti. Gizli enerjiyi harekete geçiren unsurlar, Türk insanının milli, vatani ahlak, namus, şeref anlayışı ve dini inancı gibi manevi güçleri idi. Mustafa Kemal, Türk milletinin bu tür hasletlerini iyi teşhis etmesini ve harekete geçirmesini bilmiştir. Başarının sırrı buradadır.”[9]

Ancak yıllarca yakın dönem tarihimiz ve Milli Mücadele yani İstiklal Harbi yılları anlatılırken, Mustafa Kemal Paşa’nın bir “halik” (yaratıcı)[10] görenler olduğu gibi; Milli Mücadele’den sonra bazı aydınlarında şöyle bir görüş belirdi: “Bu mücadelede millet pasif ve hatta menfi kalmıştır. O birçok hallerde zorla davaya katılmış, arzusu olmadan bu davada çalışmıştır.” Bu görüş, yanlıştır. Hem hadiselere hem de mantığa aykırıdır. Milli Mücadele Anadolu Türk’ünün ruhundaki derinlikten doğmuş bir sıçrayıştır. Daha Atatürk Anadolu’ya geçmeden önce, memleketin yirmiye yakın çeşitli yerlerinde halk, savunma çareleri düşünmek için kongreler, cemiyetler şeklinde toplanmıştı. “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti” Doğu Anadolu halkının kendiliğinden meydana getirdiği bir savunma cemiyetidir.

Milli Mücadele’yi birkaç büyük vatanseverin, birkaç büyük zeka ve kabiliyetin eser saymak, büyük bir milletin ne olduğunu bilmemek demektir. Böyle bir iddia ilim anlayışına olduğu kadar, gerçeklere de, milli terbiyeye de aykırıdır.[11]

Resmi bir yazıda yer alan: “Mustafa Kemal, halk teşkilatını etrafında toplayıp aydınlatmaya, aralarında fikir ve emel birliği kurmaya başladı. Milleti büyük ve heyecanlı mitingler yapmaya, milli tezahürleri artırmaya ve canlandırmaya, bunu tekmil memlekete yaymaya teşvik etti.”[12] ifadesinden, “her şeyi ben yaptım” ya da “Mustafa Kemal Paşa ve çevresindeki birkaç kişi her şeyi yaptı” manasının çıkabileceğini, bunun ise doğru olmadığını aynı çevrede belli bir süre bulunmuş ve çok önemli işlerde imzası olan Kazım Karabekir Paşa şöyle belirtmektedir: “Halbuki kazanılan zaferlerde ve erişilen Türk’ün kurtuluş bayramında derece derece herkesin hissesi vardı ve herkes gördüğü hizmet derecesinde sevinmek ve övünmeye haklı idi.”[13]

Yine Milli Mücadele yılların Kolordu Komutanlığı yapmış Selahattin Adil Paşa da: “İnkılap ve rejimlerin bir şahsa izafesi maalesef şarka (doğuya) ve bilhassa memleketimize mahsusu bir halet-i ruhiyedir.” diye[14] konuyu değerlendirmektedir.

Milli Mücadele, Mustafa Kemal Paşa’nın ifadesi ile “Vatanın halasını (kurtuluşunu) yegane hedef addettiği”nden Türk milletinin istiklal isteğinde doğmuş ve bu milli hareketi idare edenlerin akıllı bir yol takip etmeleri ile başarıya ulaşmıştır; bilhassa Atatürk’ün “Milletin ruhunun derinliklerinde saklı bulunan istekleri bir milli sır olarak keşfetmesi”, onun liderlik yönünün en çok taktir edilen tarafı olmalıdır. Kendi ifadesi ile “tezahür eden Milli Mücadele, harici istilaya karşı vatanın halasını yegane hedef addettiği halde, bu Milli Mücadele’nin muvaffakiyete iktiran ettikçe safha safha bu günkü devre kadar İrade-i Milliye idaresinin bütün esasat ve eşgalini tahakkuk ettirmesi tabi ve gayr-ı kabil-i içtinab seyr-i tarihi idi (…) Muvaffakiyet için ameli ve emin yol, her safhayı vakti geldikçe tatbik etmekti. Milletin inkişaf ve itilası için selamet yolu bu idi. Ben de böyle hareket ettim (…) Diyebilirim ki ben milletin vicdanında ve istikbalinde ihtisas ettiğim büyük tekamül istidadını, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, peyder pey bütün heyet-i içtimaiyemize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim.”[15]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ