SON UNİVERSAL İMPARATORLUK VE II. ABDÜLHAMİD

SON UNİVERSAL İMPARATORLUK VE II. ABDÜLHAMİD

Son universal imparatorluk ve son imparator; II. Abdülhamid Müslümanların halifesidir. Bu unvan ve mevhumu onun kadar vurgulayan yoktur. Ama II. Abdülhamid artık Türk olduğunu Türklerin hükümdarı olduğunu da hissetmekte ve hissettirmektedir. Devlet-i Aliyye Türklerin imparatorluğuydu. Osman Gazi, Orhan Gazi gibi kurucuların türbelerinin inşası, Söğüt’te Ertuğrul Gazi (veya yeni değerlendirme ile Gündüz Alp) türbesinin ihdası, sarayda Boşnak, Arnavut tüfekçilerin yanında Söğütlü denen Ertuğrul (muhafız) alayının ihdas edilmiş olması ve padişahın bunlara öz hemşehrilerim demesi, asıl önemlisi Sait Paşa İslamcılığının Türkçü merkezli bir İslam olması bu ikinci keyfiyete işaret eder. Devlet-i aliyye’nin kimliği Türkleşmektedir; ama elan klasik universal imparatorlukların sonuncusunda Türk olmayan unsurlar herkes gibi idarenin içindedir ve Türklük henüz bireylere diğer etnisite mensuplarına içtimai ve idari bir imtiyaz vermemekteydi.

Müslümanların halifesinin ülkesinde gayrimüslîm unsurlar da devlet ve toplumun seçkinleri içinde yerini almıştır. Eski Osmanlı genişliği, Tanzimat’tan sonra daha da göze çarpar hale gelmiştir. Hiçbir Hıristiyan ülkede Yahudi ve Müslümanların bu kadar seçkin yeri olamazdı. ABD ve Britanya’nın Anglo-Sakson geleneği bile bu çeşitliliğe taşra toplumu ve yönetiminde cevaz vermezdi. 1920’lerde Britanya’nın Hindistan kral naibi Marki Reading (Isaac Rufus) Yahudiydi, ama II. Abdülhamid devrinde; topluca gayri-hıristiyan vali, nazır, sefiri olan bir Avrupa hükümeti zor bulunur. Çarların ülkesinde Müslüman general ve albay vardı ama vali yardımcısı veya diplomat bulunmazdı. Fransa’nın Yahudi nazır ve başbakanı 20. yüzyıla ait bir olgudur. Bu, Osmanlı Devleti’nde II. Abdülhamid döneminde ortaya çıkmış bir gelişme değildir; Osmanlı ananesi bu gelişmeyi doğuruyor ve imparatorluk hayatı için doğal bir görünümdür. Nihayet II. Abdülhamid İstanbul’daki kiliselerin önüne çeşme yaptıran Sultan II. Mahmud’un torunudur. Millet sistemi milliyetçilik (nationalism) çağında yeni bir evreye girmektedir. II. Abdülhamid’in saltanatı 1877 Türk-Rus Savaşı (1293 muharebesi) ile başladı denebilir ve Berlin kongresi sonrası kayıplarla devletin memalikinde Slav ülkelerinden bir tek Makedonya kaldı.

Kuzey Yunanistan, Anadolu ve Akdeniz adalarındaki Hellenler ve Ermeniler diğer Hıristiyan grubu oluşturuyordu. Ama Ermenilerin milliyetçi örgütlenme ve ayaklanma hareketi büyüyordu. Diğer yandan imparatorluğun hayatında o güne kadar pek hissedilmeyen bir sorun başladı. Yahudi Siyonist hareket; imparatorluk Yahudi cemaatinin de pek katılmadığı ve ilgi göstermediği bu hareketi, II. Abdülhamid mutedil politikaları ile engellemeye çalıştıysa da, gelişmeler 20. yüzyıla devredildi.

II. Abdülhamid dönemi milliyetçi bir dünyada son milletler (communitas) imparatorluğuydu. Koloniyalist asırda, milletlerin bir anda var olduğu son Roma İmparatorluğu’ydu. Klasik millet düzeninden, İmparatorluğun geçirdiği bu istihaleyi bu kavram içinde anlamak lazımdır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ve cemiyetinde millet dediğimiz zaman, tam manâsıyla kavramların üzerinde durmamız gerekiyor. Bu konularla ilgili noksanlığımızdan dolayı da maalesef siyasi hayatımıza kadar akseden yanlış yorumlarla bir kavganın içine giriyoruz. Millet bir Arabça sözdür. Fakat bu Arabça söz, bütün Arabça önemli kavramlar gibi yöntem olarak İbranca’da, hatta Aramca’da ve bazı ahvalde de “Politikon” kavramı için yapıldığı gibi Yunancada aranmalıdır. Çünkü beynelmilel cihanşümul bir felsefe ve siyaset dili olan Arabçanın kökleri semitik kardeşlerindedir. İbranca ve Aramcadadır ve Ortaçağlardaki “kültürel fringe” dediğimiz; kültürel saçaklaşma dolayısıyla da Yunancadadır. Binaenaleyh bu üç medeniyet dairesine bakmayan bir İslam tetkikinin hiçbir anlamı yoktur. Millet, Arabçadan evvel bir İbranca kelimedir ve o da Aramca’dan gelir. “Söz” demektir. Burada bir metafor söz konusudur. Söz, kelâmın ta kendisidir, yani “logos”tur ve Allah’ın sözü etrafında toplanan bir cemaati, bir inançlılar kitlesini, bir inancı ifade etmektedir. (Fakat bizim Türkiye Cumhuriyeti’nde kullandığımız bir millet vardır. Bu millet, 19. asırdaki bir çok Osmanlıca kelime gibi, Türklerin yarattığı kavramlardandır. Bu doğrudan doğruya nation’un tercümesidir. Nation, Latince bir kelimedir. Bunun geldiği, neşet ettiği kaynak; etnos’tur, Yunancadır. Dolayısıyla biz etnos’la alakası olmayan bir “millet” sözünü, etnos’a çevirmişizdir ve millet dediğimiz zaman da, bunu bu şekilde kullanmaktayız. İlk defa siyasi hayatımızda fundamentalist dediğimiz bir parti, bu kelimeyi doğru olarak kullandığı zaman da şaşırdık. “Milli Görüş”, “Milli Nizam” Partisi, “Milli Gazete”; orada bahsedilen “milli”, etnos anlamında değildi. Doğrudan doğruya “congregatio” idi.)

Bugünkü anlamıyla millet sistemine avdet etmemiz artık mümkün değildir. Bazı emperyal müesseseler vardır ki, onun için sadece emperyal ideoloji değil, bir imparatorluk hayat tarzı söz konusudur. Nasıl ki Bizanslı ile modern Yunanlı aynı insan değildir ve o anlamda modern Yunanlı Bizans’ın ideolojisini hiçbir zaman anlayamaz. Zaten tabii burada bir kere daha ifade etmek istiyorum (bunu çok kimse biliyordur ama bilmeyenler de olabilir); Bizans, bir uydurma kelimedir. Çünkü “Bizans” kelimesini 16. asırda en başta Alman hümanist Hieronymus Wolff kullanmıştır. Bu kelime, o imparatorlukta yaşayan eski insanlar için hiçbir şey ifade etmez. Çünkü onlar Romalı’dır, Rum’dur. Bizans diye bir söz, bir şey ifade etmez. Bu kelime bir ideolojik buluntudur. Doğrudan doğruya Mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu’na, imparatorluk vasfını vermek için buradaki hakiki imparatorluğu zihinlerden silmek amacını taşır. Bu çok enteresan bir yaklaşımdır ve burada bulunan biz Türklerin ataları, Müslümanların ataları da “Türklük”lerini bilmelerine ve zaman zaman kullanmalarına rağmen resmi olarak “Rum” kelimesini kendileri için de kullanmışlardır. Bunu biliyoruz, çünkü biz Roma İmparatorluğu’nun varisleriyiz. Ve Müslüman da olsak Romalıyız ve Roma imparatorluğu olduğumuz için de kilisenin himayesi bize kaldığı zaman, hayat uyum içinde devam etmiştir. Yani, imparatorluk devam etmiştir ve o imparatorluğun içinde baştaki imparator bir Müslüman olmasına ve herhalde inancı bakımından Rum Ortodoks ruhbanın pek hoşuna gitmemesine rağmen, kilise onu benimsemiştir. Bu bir Roma imparatorluğudur ve bunun içindeki sistem de ona göre gelişmiştir.

Türklerin imparatorluğu, Müslümanların imparatorluğudur haliyle. Ama bu bir Roma’dır. Roma’yı burada anlamak çok zordur. Maalesef bugünkü tarih anlayışımız ve popüler tarih anlayışımız itibariyle biz Roma İmparatorluğu’nun ne olduğunu anlamıyoruz. Roma imparatorluğu sırf Hıristiyan demek değildir. Hıristiyan olduğu zaman da vardır, pagan (politeist) olduğu zaman da vardır. Romalılıkta bir milli dil, belirli bir dilin etnosu hakim olduğu zamanlar ve mekanlar vardır ama her şeye rağmen öbür diller de onun yanında yaşar. Hiç şüphesiz; bu imparatorluklarda askeri dil her zaman bir tanedir. Roma’da orduda her zaman Latince kullanılmıştır. İster Mezopotamya sınırlarında olsun, ister uzak soğuk Germanya’nın sınırlarında bulunsun legyonda bu dil kullanılır, Doğu Roma ordusu da Hellence konuşur. İster Mısır’da, ister Balkanlar’da ve Herson bölgesinde bulunsun, Hellence konuşur ve komuta edilir. Osmanlı ordusu isterse Akdeniz kıyılarında, isterse Fırat-Dicle kıyılarında, veya Habeşistan sınırlarında olsun, Türkçe konuşur. Çünkü askeri dil, komuta dili çok önemlidir. Bunun gibi bürokraside de tek dil kullanılır, ama öbür dillere de yer vardır.

İçtimai hayata geçtiğiniz zaman diller çok çeşitlidir ve bu cemaatlerin içinde çeşitli inanç sahiplerinin kompartımanlar halinde yaşaması çok olağan karşılanmalıdır. Zaten o kompartımanlara mensub olanlar da dini inançlarının dışında başka bir hayat düşünmezler. Bu imparatorluklarda bir dinden bir dine geçiş hoş karşılanmaz. Yani hakim olan şey bizden önceki Roma imparatorluğunda Hıristiyanlık’tır. Bizans’ta birilerinin Hıristiyan olması tabii ki; hayırhahlıkla karşılanır. Osmanlılar zamanında birilerinin Müslüman olması hidayete ermektir. Tabii çok hoş karşılanır. Ama bir Yahudinin Hıristiyan olması hoş karşılanmaz. 19. asra geldiğimiz zaman ise, böyle vakalar tabii olmuştur ve gittikçe de yayılmıştır. Bunun üzerinde durmak gerekir. Böyle bir imparatorluğun içinde şüphesiz ki millet, bir birliği ifade eder ve millet teşkilatının başı olan ruhani lider, Yunanca “Etnos” ve “Arhon” kelimelerinden oluşur, milletbaşıdır (Etnark). O sadece ruhani reis değil, mali, idari, hukuki işlere bakan, hatta eğitim işlerine bakan liderdir. Ve çok enteresan bir oluşum, 1453 yılının kış aylarında ve hemen ardından 1454’ün Noel’inde (bu tabii Batı takvimidir) Ghennadios Sholarios, Fatih Sultan Mehmed tarafından davet edilmiştir ve bu davetin tasvirini ilk kez Franz Babinger “Muhammed der Eroberer und seine Zeit” adlı eserinde yapmıştır. Babinger’in ne Türkler ne de Ortodoks kilisesi için hissi bir sempati duyması mümkün değil; bir Bavyeralı Osmanisttir. Fakat burada çok orijinal olarak bu töreni anlatır. Patrik, asasını hükümdardan almıştır ve Fatih Sultan Mehmed, vezirlerle başka yöneticilerle yemek yeme alışkanlığını reddettiği, kaldırdığı halde, Patrik ile birlikte öğle yemeğini yemiştir ve yemekten sonra bütün vezirler Patrike refakat etmektedirler. Kendisine kırat hediye edilmektedir. Bu kırat çok önemli bir hakimiyet sembolüdür ve buna binerek, Patrik bir milletin başı, hem de aşağı yukarı ortak bir milletin başı olarak Patrikhane’ye avdet etmektedir. Avdet ettiği Patrikhane, şüphesiz bugünkü değildir. Çünkü Patrikhane Fener’e 16. asır sonunda gelmiştir. Henüz Patrikhane, şehrin ortasındaydı. Tahminen bugünkü Fatih Camii’nin civarındadır ve ilk defa olarak kendisine Paleoglar devrinden beri Ortodoks inançtaki milletlerin sadece ruhani liderliği değil, idari, adli, mali liderliği ve maarif otoritesi olma görevini yüklenmektedir. Bu, Tanzimat’a kadar böyle devam edecektir. Çok önemli bir husustur ki bu dünyanın ortasında, sadece bu mezhebin dışında kalan yani Anti-Chalcedon dediğimiz kiliselerin birliğini temsilen bir Ermeni Patrik vardır. Ve halen devam etmektedir. Yani İstanbul’a bir Ermeni Patrik tayin edilmektedir.

İstanbul’da Ermenilerin ruhani bir makamı yoktur, yani Ahdamar (Van), Çukurova’da Sis ve Erivan civarında Eçmiyazin katoğizoslukları ve Kudüs’teki Patriklik dışında burada böyle bir makam yoktur ve Patrik’in kendisine denmiştir ki, “sen artık milletbaşısın, etnarksın. Bu tamamen Roma sistemidir.” Ruhani liderinizin kim olduğu bizim için önemli değildir. “Eçmiyazin’deki katoğikos bile size tabidir, vergisini size verir ve sizin jurisdictionunuza ve cezai takibatınıza tabidir. Bunun dışında aranızda nasıl bir ruhani ilişki var; bizim sorunumuz değildir” bu hal böyle de devam etmektedir ve o tarihte Anti-Chalcedon oldukları yani Kadıköy Konsilinin kararlarına katılmadıkları ve monofızist dendiği halde (burada şuna tabii işaret etmek zorundayız; bunu herhalde fehmetlü efendimize, size ve ruhani zümre mensuplarına değil ama yanlış olarak Batı dillerinin etkisiyle “jakobite” gibi kelimeler kullanılıyor ve bundan hoşlanmıyor Süryani Kilisesi mensupları, bu doğru değildir ve yine monofizist ve diofizist gibi tabirler kullanılıyor. Bunlar argodur ve hafif hakaretamizdir.

Kilise kavgasının ürünü olan bu tabirleri Müslüman dünyası olarak konuşma ve yazı dilinde de kullanmamamız gerekiyor. Çünkü o kiliselerin mensupları kendileri için kullanılan bu tabirleri sevmiyorlar. 451 Kadıköy Konsili’nin kararlarına iştirak etmeyen kiliselere Anti-Chalcedon=Kadıköy karşıtı kiliseler denir) ve bu iki grup, yani Mısır Kobt Kilisesi ve bunun dışında Süryani Kadim Kilisesi ve Ermeniler bir ara İmparatorluk’ta aynı idareye tabi tutulmuşlardır. Gayrı resmi olarak ayrı mali hükümlere ve idari bir teşkilata sahip olsalar da; idare, bunları bir ölçüde tutmuştur. Ta ki 19. asır gelene kadar. Nihayet imparatorlukta çok önemli bir unsur; önemli bir Yahudi nüfusu vardır. Bunlar burada eskiden beri yaşayan, “Romanyot” denen, Bizans’tan kalma Yahudilerdir. Bundan başka Ortaşark bölgesinde yaşayanlar var. Fakat büyük ölçüde İspanya ve Portekiz’den İtalya yoluyla göç edenlerdir. 19. asırda bunların “Eşkinazim” (Almanyalı demek) dediğimiz “Yidiş” konuşan bir grup da katılacaktır ve bunları pek iyi tanımıyoruz. Kültürel hayatımızda, 19. asrın Osmanlı Yahudiliği içinde bir klasik Akdeniz kültürünü saklayan ve çoğunluğu teşkil eden İspanya, İtalya, Portekiz kökenliler vardır. Artı metropolde pek görülmeyen Arabça’yı ve Ortaşark kültürünü muhafaza eden Yahudiler vardır. Fakat asıl önemlisi ta 17-19. asırlardan itibaren Doğu Avrupa’dan kaçıp, Osmanlı ülkelerine sığınan Yidiş konuşanlar vardır. Bu unsur bizi yapı olarak tamamlamaktadır. Bu imparatorluğun içinde hiçbir şekilde millet statüsü verilmeyen resmen ayrı inanç sahibi olarak görülmeyen ama pratikte ve hatta Müslüman bilginler arasında tamamen ayrı gibi mütalea edilen gruplar da vardır. Kimlerdir bunlar? Lübnan, Suriye ve Filistin’de yaşayan Dürzîler. Kimlerdir bunlar? Yukarı Mezopotamya’da yaşayan Yezidiler ve Antakya ve Lazkiye’de yaşayan, bugünkü sınırlarımız içinde bulunan Nusayri dediğimiz grup ve tabii çok dağınık ve uygun biçimde yaşayan büyük ölçüde Türklerin mensub olduğu Alevi dediğimiz kırsal inançtaki Türkler, bilhassa Alevilik’i, Osmanlı dini otoriteleri, idari otoriteleri görmezlikten gelirler. Bu bir gerçektir. Yani öyle bir ayrılığı bilseler bile, bilmiyor gibi görünürler.

Nusayrîleri bilirler, Yezidîleri bilirler ve Dürzîleri bilirler hatta Cevdet Paşa gibi değerlendirirler, ama kamu hayatında Anadolu Alevileri hiçbir şekilde söz konusu edilmez. Bu konuda Cevdet Paşa ve Hamidiyye ricali bugünkü politikacılardan daha bilgedir. İdari hayatta Dürziler tıpkı Sünni Müslümanlar gibi mütalea edilirler. Zaten asker de verirler. Çok da iyi askerdirler. Onu da söyleyelim. Bugünkü İsrail Ordusunda bile bunlar çok iyi savaşçı bulunuyorlar. Öbür Arablarla pek de bağdaşmadıkları için. Ama bunları millet teşkilatı içinde göremeyiz. Şimdi burada büyük bir reform meydana gelmektedir. 19. asra geldiğimiz zaman, insanlar çok değişik bir yapının içine giriyorlar. Bizim 19. yüzyıldaki reformlarımız hem reformdur, hem değildir. Reformdur, zira bu yapı değişmektedir. Reform değildir, zira çok eskiden kalan adetler devam etmektedir. Madde bir; gayrimüslimlerin askerlik yapmadığı. Bu bizim tarih edebiyatımızda ve yanlış tarih bilgimiz ve dolayısıyla da siyasi edebiyatımızda son derece yanlış yorumlanan bir konudur. Gayrimüslimler askerlik yaparlar. Hem öyle sandığımız gibi, tabib olarak, eczacı olarak, mühendis olarak değil; bayağı, muharib sınıfların içinde bulunurlar. Sırf subay olarak değil, nefer olarak da yaparlar. O kadar ki Osmanlı donanması, Noel’de ve Paskalya’da demir atar. Çünkü mürettebatın çok önemli bir kısmı yortu için eve gitmek zorundadır. Bunu sadece o zaman hekim Alexandross veya kimyager Polikarpos ile veya eczacı Dadyan efendiyle falan sınırlayamazsınız. Düpedüz mürettebatın içinde her yerde ve orduda önemli miktarda gayrimüslim vardı. Askeri mekteplerde okuyanları vardır. Bunları maalesef imparatorluğumuzun who’ who’su, kim kimdir’i iyi hazırlanmadığı için bilmiyoruz. (İsim isim biliyoruz. Mesela zannediyorum “Şalom” gazetesi yazarlarından Sara Yanarocak’ın babası muharib sınıftan subaydır, meslek sınıfından değil.)

II. Abdülhamid döneminde ve öncesinde bu yapılan değişikliği görünüş evvela bazı gayrimüslüm cemaat gruplarına millet statüsü verildi. Mesela Süryani-kadim cemaati ve Latin-Katolik cemaati gibi. Fakat asıl önemlisi Müslümanların halifesi yüksek okulların gayrimüslim talebenin üçte bir oranında kabul edildiği bir düzeni devralmıştı. Mezun olan talebeyi orduda ve mülki idarede geniş ölçüde kullandı. Taşrada, örneğin Kosova’da Süryani bir savcı veya Ermeni yargıç görülüyordu.[1]

İmparatorluğun her tarafında Musevi cemaati vardı. Mezopotamya ve Arabistan’da Arabça konuşanlar, El Cezire’de Aramca konuşanlar, Kürdçe konuşanlar vardı. Fakat Doğu Avrupa’dan göç edenler Yidiş dilini terkediyor ve çoğunluk olan Safaradi grubu içinde eriyordu. II. Abdülhamid hahambaşı kaymakamı (locumteneus) statüsündeki Moshe-Levi’ye iltifat ederdi. Bu sayede imparatorluk Yahudilerinin idaresi merkezileşmiş sayılabilir.[2]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al