SÖMÜRGECİLİK VE KIZIL – KARA KATLİAM

SÖMÜRGECİLİK VE KIZIL – KARA KATLİAM

GİRİŞ 

Sömürü ve sömürgecilik tarihimizin ve dilimizin yabancı olduğu kavramlardır. Koloni ve kolonyalizm karşılığı olarak kullandığımız bu kavramlar doğrudan doğruya Batı tarihi ile alâkalı olarak ortaya çıkmış ve günümüze kadar çeşitli boyutlarıyla gelmiştir. Sömürgecilik kavramının karşılığı olarak kullanılan kolonyalizmin, temelde “çiftlik” anlamına gelen “colonie” kökünden türetilmiş “çiftlikleşirme” anlamına geldiğini belirtebiliriz. Ancak bu karşılık “vatan” kavramından hayli uzaktır ve esasında “ana vatan-koloni” ayrımına dayanmaktadır. Vatan’ın, dünyanın geri kalan diğer topraklarının tamamından tercihli ve üstün olan, uğruna can feda edilen, edilmesi gereken, kutlu toprak olmasına karşılık, Koloni’nin böyle bir özelliği yoktur. Bu yüzden de bir kolonyal kolonisini “vatan” olarak değil, bir “ticari işletme” olarak görür; onun kolonisine bakışında sadece tek gaye vardır: Bir kaplanın bir ceylanı sadece yenilecek bir nesne olarak görmesi gibi, bir sömürgeci de bir sömürgeyi talan ve istimlâk edilecek bir yer olarak görür. Buraya ilişkin düşüncesi vatanlaştırmak olmadığı için kaynakları sonuna kadar sömürür ve kârlı olmaktan çıktığında da orayı terk eder[1].

Sömürgecilik tanımlanırken temele “yerleşmek” konulmaktadır. Buna göre “Yeni bir ülkede bir yerleşke… yeni bir yöreye yerleşen, anayurtlarına tabi halde ya da onunla bağlantısını koruyarak bir topluluk oluşturan bir grup insan; yerleşimi ilk olarak gerçekleştirenlerin soyu ve ardılları tarafından bu şekilde oluşturulan topluluk anayurtla bağlantıyı koruduğu sürece bu yerleşime “colonia” denir” [2].

Bu tanımdaki vurgu yerleşkenin “yeni” oluşu ve yerleşenlerin “anayurt”la bağlantılarını devam ettirmeleridir. Ancak her ne kadar yeni bir yerden söz ediliyor ise de aslında orası eskiden beri orada yaşayanlar için yeni değildir. Başka bir ifadeyle söz konusu olan işgaldir. Anayurtla olan bağlantı ise kaynakların aktarılması ile alakalıdır. Anayurt, bir anlamda sermayenin aktığı yerdir. Eski tip sömürgecilikte sermaye akışının takibi oldukça belirgindir. Günümüzde ise; aldatıcı bir kavram olarak “çokuluslu” ya da “ulus ötesi” ile nitelendirilen şirketler karşımıza çıkmaktadır. Bu tür şirketlerin vatanının, bayrağının, dininin ve dilinin olmadığı ifade edilir. Ancak şirketlerin elde ettiği kazançların izi sürüldüğünde “anayurtla olan bağlantı”nın devam ettiği görülür. Bu yeni sömürgecilik hareketleri kendine has özellikleri ile karşımıza çıkmaktadır. Artık “yeni” yerleşkeler üzerine zor kullanarak yerleşmek yerini “yabancı sermaye yatırımı”na bırakmaktadır. Klâsik dönemde sömürgelerden ham madde temin edilmekte, ucuz bir maliyetle anayurda taşınmakta ve buradan da mamul maddeler halinde tekrar pazarlanmakta iken günümüzde doğrudan doğruya ham maddenin ve ucuz işgücünün bulunduğu yerlerde yatırımlar yapılmaktadır. Böylece bir taraftan ham madde nakliyatı ve onun elde edilmesi ile ilgili sorunlar yerinde giderilmekte, diğer taraftan köle ya da göçmenlerle karşılanmaya çalışılan emek gücü daha düşük maliyetle ve daha az tehditle yerinde giderilmektedir. Söz konusu bölgelerde nüfusun oldukça fazla oluşu emek arzını da arttırmakta bu da maliyeti hayli düşürmektedir. Sosyal hakların ve hareketlerin gelişmemiş olması, çevre bilincindeki yetersizlikler ve çevre korumaya ilişkin yasal düzenlemeden mahrumiyet maliyeti daha da düşürmektedir. Ayrıca göçmenler, özellikle iktisadî kriz dönemlerinde önemli bir sorun oluşturmakta, toplumsal bütünleşmeye yönelik sıkıntılarla da birlikte tehdide dönüşmektedir. Bu bakımdan ham madde ve ucuz işgücü getirmektense oraya gitmek daha kazançlı olmaktadır. İşte yeni sömürgeleri belirleyen ana unsurlar da bu şekilde karşımıza çıkmaktadır.

İster eski isterse yeni tip olsun, sömürgecilik Avrupalılaştırma davasının bir yönünü oluşturmaktadır. Öyle ki; bu zaman zaman kanlı ve karanlık, zaman zaman sinsi ve barışçı yollarla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu bakımdan sömürgecilik, bir oluşu belirtmektedir. Sömürgecilik, bir doktrinin, hiç değilse fikri ve hissi bir tutumun adı olarak karşımıza çıkmaktadır. Irk, kavim, iktisat, siyaset ve ahlak gibi sebeplere dayanarak sömürgeleştirmeyi ve onun yol açtığı durumu haklı çıkarmaya çalışır[3].

Başka bir izahla sömürgecilik, daha güçlü milletlerin, hâkimiyeti altındaki daha zayıf olanlara uyguladıkları bir uluslar arası iktisadî sömürü sistemidir. Bu sistemin işlerliği askerî baskı, ürün ve pazar kontrolü gibi yollarla sağlanabilir. Sömürgenin rolü, sömürgeci gücün düşük maliyetli üretim yapabilmesi için ona hammadde temin etmektir. Üretilen mallar ise, sömürgeyi de içeren dünya pazarında satılır. Sömürgeci ilişkide, sömürge ham maddelerini başkalarına satamaz ve bitmiş malları da sadece sömürgeciden satın almak zorundadır. Bu, sömürgeci güç için hem daha ucuz ham madde hem de esaret altına alınmış bir pazar temini demektir[4]. Ancak sömürgecilik faaliyeti bu kadar basit ifade edilebilecek bir olgu değildir. İktisadî kaynaklara basit bir el koyma faaliyetinden öte, bünyesinde birçok gayri insanî ve gayri ahlâkî anlayış ve uygulamaları barındıran, hatta çoğunlukla son derece masum yüzlerle takdim edilen ama tarihte hep var olmuş psikolojik, biyolojik, dinî ve kültürel sahalara yönelik katliamdır. Ölen, insanın bedeni, toplumun inanç, değer ve kültürü, en nihayet bizatihi insanlıktır. Yaşayan, yeni katliamlar için gerekli olan bahaneler, bitmez sömürü yolları ve sürekli büyümek üzere atılan vahşet tohumlarıdır.

Bütün bu tanımlamalara karşılık sömürgeciliği olumlu izahlarla açıklamaya çalışanlar da vardır. Bu görüşün mensuplarını doğrudan doğruya sömürü faaliyetini yerine getirenlerden görmek hata olmayacaktır. Bunlardan Leroy Beaulieu’ye göre; “Bir toplum kendisi yüksek bir olgunluk ve güç düzeyine ulaştığında, sömürgeciliğe girişir. Şekil verir, korur, gelişimini gözetir ve doğuşunu sağladığı bir topluma hayatiyet kazandırır. Sömürgecilik, sosyal fizyolojinin en karmaşık, en hassas olgularından biridir… Sömürgecilik bir ulusun genişleyici gücüdür. Mekân için dal budak salmasıdır. Arzın büyük bir bölümünün o ulusun diline, geleneklerine, ideallerine ve yasalarına boyun eğişidir”[5]. Yine hem İngiltere hem de Fransa’da sömürgeciliğin en sert teorisyenlerinden olan Stuart Mill’in 28 Temmuz 1985 yılında Millet Meclisi’nde yaptığı konuşma benzeri anlayışı sergilemektedir: “Evet, bizim belli bir sistem üzerine kurulu kolonici yayılma politikamız vardır. Bu koloni siyaseti üçlü bir temele oturur: iktisat, insanlığa hizmet ve siyaset”[6]. Bu açıklamalar dikkate alındığında sömürgeciliğin ne olduğundan ziyade ne olmadığı daha da önem kazanmaktadır. Sömürgecilik “Ne İncil’i öğretmektir, ne hayırsever bir girişimdir; ne cehaletin, hastalıkların ve tiranlığın sınırlarını geriletme arzusudur, ne Tanrı’nın yüceltilmesi için üstlenilen bir projedir, ne de hukuk düzenini genişletme çabasıdır” [7].

Sömürgecilik dışında bazen aynı olguyu bazen de farklı olguları anlatmak üzere kullanılan bir başka kavram da emperyalizmdir. Imperium kelimesi, başkalarını hükmü altına alabilme gücü, bu gücü ile yayılabilme, genişleme uygulamaları anlamına gelmektedir. Kendi dışında kalanı hükmü altına alarak örtülü veya açık bir sömürü düzeni oluşturmak için her yolu kullanabilenlerin izlediği yol şudur: Önce aldatıcı, sonra sindirici, sonra da ezerek biçimlendirdiği uygulamalar. Bu tür devletler yapıları ve hedefleri bakımından emperyal (sömürgeci) niteliklidir. Cihan devletleri ile imparatorluklar bu açıdan ayrışırlar. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Devleti birer cihan devleti olup sömürgeciliği ve asimilasyonu yapanları gördüğü hâlde bunu doğru bulmamış, adalet ve ahlâkı hâkim kılma hedefini benimsemişlerdi. Avrupalı emperyalist devletler ve eski Sovyet tipindeki adı veya işlevi imparatorluk olan yönetimler ise, dün de, bugün de kendi dışındakileri sömürmenin bilimini ve ideolojisini yapmakta ve uygulamaktadır[8].

Sömürgeciliğin mi yoksa emperyalizmin mi önce olduğu bir tartışma konusudur. İmparatorluklar esas alındığında tarihî öncelik emperyalizme verilmekte, kapitalizmle ilişkilendirildiğinde ise ilkel sermaye birikimi ile kurulan bağ dolayısıyla sömürgecilikten başlanmaktadır. Bu çerçevede Avrupa sanayi ve finans-sermayesinin büyümesi her şeyden önce sömürgeci tahakküm aracılığıyla sağlandığı ölçüde, emperyalizmin (bu anlamda) sömürgeciliğin en yüksek aşaması olduğu görülebilir. Modern dünyada toprak işgali, maddi kaynaklara el konulması, emeğin sömürülmesi ve başka bir toprak ya da milletin politik ve kültürel yapısına müdahale edilmesi olarak sömürgeleştirme ile küresel bir sistem olarak emperyalizm arasında bir ayırım yapılabilir. Emperyalizm, emperyal bir merkezin sömürgeleştirilmiş ülkeleri yönettiği politik bir sistem olarak tanımlandığı takdirde, sömürgelere politik bağımsızlığın tanınması emperyal merkezin miadını doldurmasının, emperyalizmin çöküşünün sinyallerini verir. Ancak emperyalizm öncelikle bir iktisadî nüfuz ve pazar sistemi denetimiyse eğer, bu durumda politik değişmeler bu sistemi esas itibariyle etkilemez hatta terimi, tüm yerküre üzerinde devasa bir askerî ve İktisadî iktidar icra etmesine rağmen doğrudan politik denetim uygulamayan “Amerikan emperyalizmi” örneğinde olduğu gibi, yeniden tanımlayabilir. Esas itibariyle emperyal ülke, iktidarın kaynağı ve dışa aktığı “metropol”dür; sömürge ya da yeni sömürge, “metropol”ün nüfuz ettiği ve denetlediği yerdir[9].

İster sömürgecilik faaliyeti, isterse emperyalizm olarak alalım, bir metropolün hâkimiyetini dışarıya yaymak arzusu çoğunlukla iktisadî sebeplerden gelmekle birlikte iktisat tek başına her şeyi izah edememektedir. Zira sömürgeci kök-salışlar, yüzdeyüz siyasî, askerî veya dinî, hatta sırf tesadüfi sebeplerden de doğabilir. Yayılma arzusu bazı yazarlar tarafından tamamen hasbi olarak vasıflandırılmakta, bir kavmin başarı veya kazanç gözetmeden giriştiği maceracı zihniyetin bir tezahürü diye damgalanmaktadır. Sırf ekonomik saiklere gelince bunlar bazen ilerlemenin genel icabı diye (mesela Paul Leroy-Beualieu’ya göre medeni insanlık nail olduğu refahı da sanayiinin ve sosyal durumunun gelişmesini de büyük ölçüde kolonyalizme borçludur) bazen da özel sebepler (bir milletin kolonilerinde hammadde kaynakları veya mallarına alıcı, nüfus veya sermaye fazlasına alan, kadrolarına iş, deniz ticaretine müşteri, zaman zaman da ucuz iş gücü bulmak) olarak vasıflandırılabilir. Kolonize ülke metropolune karşı iktisaden bağımlıdır. Koloni dış ülkelerle münasebetlerinde kendi başına buyruk değildir, işlerini metropol aracılığı ile yürütür. 17. ve 18. asırlarda görülen bu duruma “pakt kolonyal” adı verilir. Dayandığı prensip “kolonileri yapan metropollerdir, kolonilerin hikmeti vücudu da metropollerdir” [10].

Tarihçiler, genelde Avrupa, özelde ise İngiltere’nin sömürgecilik anlayışını üç tarihsel döneme ayırırlar. Birinci Dönem, on yedinci yüzyılın sonlarından on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar devam eder ve Eski ya da Kolonyal Sömürgecilik (Old or Colonial Imperialism) olarak adlandırılır. Merkantilism ve Amerika kıtası başta olmak üzere Yenidünya’nın sömürge kolonisi haline getirilmesi süreci, bu dönemi en iyi şekilde karakterize eder. İkinci Dönem, 1830’lardan 1880’lere kadar devam eder ve Serbest Ticaret Sömürgeciliği (Laisez de’affaire) olarak isimlendirilir. Başta İngiltere olmak üzere sömürgeci devletler; Osmanlı, Çin ve İran gibi geri kalmış ve sanayileşmemiş devletleri, ekonomik bakımdan sömürge haline getirmesi süreci, bu dönemi en iyi şekilde karakterize eder. Üçüncü dönem, 1880’lerden 1940’lı yıllara kadar devam eder ve Yeni Sömürgecilik (New Imperialism) olarak adlandırılır. Ekonomik olarak sömürge haline getirilen ülkelerin bir süre sonra da siyasî olarak kontrol altına alınıp, ilhak edilmesi süreci, bu dönemi en iyi şekilde karakterize eder[11].

Meriç’e göre modern kolonizasyon tarihi, kapitalizm tarihinin bir veçhesinden ibarettir. Kolonizasyon gelişmesinin başlangıcından itibaren amaçlarını da vasıtalarını da kapitalist ekonominin ihtiyaçlarına ve karakterlerine uygun olarak değiştirmiştir. Kapitalizmin üç büyük dönemine (sermayenin birikimi, rekabet kapitalizmi, tekelci kapitalizm) kolonizasyonun üç merhalesi tekabül eder. İlk dönemde, Avrupalı feodallerin ve bezirgânların kolonyal siyaseti hâkimdir. Bu kolonyalizm, şöyle özetlenebilir: Daha zayıf kavimlerin altın ve gümüşlerine el koymak ve başka ülkelerden egzotik maddelerin benzerini temin etmek temel amaçlardır. Bunun için o ülkelerde ticarethaneler kurmak kâfidir. İkinci dönemde, kolonyal teşebbüslerin amacı, en ileri Avrupa ülkelerinin ihtiyacı olan maddeleri deniz aşırı ülkelerde üretmek, kendi mamul maddeleri ve fazla tarım ürünleri için pazar bulmak, nüfus fazlasını boşaltacak topraklar elde etmek ve daha sonra da sanayileri için gerekli ham madde kaynaklarını sağlamaktır. Üçüncü dönemde, kolonyal teşebbüslerin hedefi, yukarıdakilerden başka, ondokuzuncu asır sonundan itibaren sanayi Avrupa’sında kullanılabilir sermaye için ihraç bölgeleri sağlamaktır. Kolonilere sahip olmak ve onları işletmek bu sermayelere yüksek kârlar sağlayacaktı. Böylece, dünyanın işgali tamamlanmış olur[12].

Tasmanya

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al