SOLCU FOYASI

SOLCU FOYASI

Solcuların bir kısmı ve iyi niyetlileri büyük bir hayal içinde avunarak, hayal içinde kaybolan her insan gibi acı gerçekleri göremez oluyor. Tarihin şu devresinde yahut Batının falan ülkesinde “şöyle olmuştu” diyerek bizde de aynı şeyin tekrarlanacağına inanıyor. Aydın kişi olmak, hatta bilgin veya profesör olmak aldanmaya ve gaflete asla mani değildir. Kendi çağının Türkiye’sindeki bozuk düzenden bunalarak Fransa’ya giden ve Fransa’nın düzgün işleyen devlet sistemini gören Namık Kemal, tamamı ile yurtseverlik duygusu içinde hareket etmesine rağmen, o zamanın Türkiye’sini kurtarmak için parlamento sistemini istemekle aldanmıştı. Kendi istediği olursa parlamentoda Türkler’in üçte bir oranında temsil edileceğini, neticede devletin kurucusu ve hâkimi olan Türkler’in bu hâkimiyeti kaybedeceğini düşünememişti. Bunun gibi, bugün de solu savunan aydınlar ve profesörler (tabii, iyi niyetlilerden bahsediyorum) bunun komünizme doğru bir akış olacağını anlayamıyorlar.

Günümüzde kelimelerin manası oynaklaşmıştır. İnsanlar o kadar garip ve düzenbaz olmuştur ki bir kelimeye tamamen ters mana vermekten utanç duymaz hale gelmiştir. Sade insanlarda değil, devletlerde de aynı yüzsüzlük görülmektedir. Hiçbir insan hakkına saygı gösterilmeden yönetilen komünist devletlerin, kendilerine “halk cumhuriyet” demeleri; halkın sığır sürüsünden farkı olmayan, hükümetin gösterdiği listeden gayrısına oy vermek hakkı bulunmayan sistemlerine de “halk cumhuriyet” adını vermeleri bu kabildendir. Bunun gibi bizde de “devrim” ve “ileri” kelimelerini durmaksızın tekerleyen, kendilerine “devrimci”, “ilerici”, “solcu”, “sosyalist” gibi adlar takan şahısların ve zümrelerin isimleriyle müsemmaları arasında hiçbir ilişki yoktur..

4 Mayıs 1969 tarihli Cumhuriyet’te “Es Geçilen Olay” adında bir başyazı yazan Nadir Nadi şöyle diyor:

“Sol, derece derece daha adaletli bir toplum düzenine varmak uğrunda, yapılan fikir savaşlarının tümü anlamına gelir. Bu, dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de böyledir.”

İşte görünüşte haklı intibasını uyandırdığı halde gerçekte çok yanlış olan bir hüküm. Çünkü bizdeki sol, sosyal adaletin değil, Stalin’in veya Mao’nun peşindedir ve Türkiye’deki solun çatlaması da şu Moskof Gürcüsü’nün mü, yoksa beri ki Çinli’nin mi yolundan gidelim davasından çıkmaktadır. Bu ikisinin kendi ülkelerine getirdiği hukuki ve içtimai adaletin nasıl bir beşeri haile olduğu da meydandadır.

Stalin, insanlık tarihinin kaydettiği en rezil canidir. O kadar ki nihayet bizzat Moskoflar bile onu aforoz ederek ölüsünü Lenin’in yanından kaldırıp attılar. Bu adamın ne mal olduğu, kızının hatıratından sonra büsbütün ortaya çıktı. Batıya sığınan bu kız, Stalin’in soydaşı ve baş cellâdı olan Beria için, hatıratının bir yerinde “Beria, babamdan daha haindi” diyor. Hain olduğu için herkesi de kendisi gibi bilip herkesten şüphelenen Stalin’in cinayetleri arasında canileri bile iğrendirecek olanlar var. Mesela İkinci Cihan Savaşında Almanlara tutsak düşen oğlunun karısını tevkif ettirmesi bu caninin ne kadar zekâdan mahrum, ne kadar ürkek bir canavar olduğunu gösterir. Bu tutuklamanın sebebi o kadar gülünç ki kızı yazmasaydı Stalin’in düşmanları bile buna inanmazdı: Oğlunun Almanlara esir düşmesi bu kadının tesiri ve telkini ile oldu diye şüphelenip onu tevkif ettirmiş.

İşte, bir milletin bazen ne kadar aşağılık yaratıklar tarafından idare olunduğunu gösteren bir örnek. Herhalde Stalin’in intiharla ölen karısı da ondan tiksindiği için hayatına son vermiş olmalıdır.

Yine halis bir komünist kadın olan Evgania Ginzburg’un hatıratında kaydedilen, komünistlerin birbirlerine yaptıkları inanılmaz kıyıcılıkların hikâyesi insanları insanlıktan utandıracak kadar iğrençtir.

Türkiye’deki solcu hareket, tek tük istisnalar dışında, milli olmak karakterinden mahrumdur. Ya beynelmilelcidir yahut Moskofçudur. Bundan dolayıdır ki “Moskofçu” kelimesi “komünist”le aynı manada kullanılmaktadır.

Son Üniversite olayları da solun ne kadar şuursuz ve hain olduğunu bir kere daha ortaya koymuştur. Üniversitedeki davranışlar, sözde öğrenci haklarını savunmak için yapılıyordu. Boykotlar, forumlar, işgaller bunun içindi. Böyle olsaydı öğrencilerin davranışlarında üniversiteliye yaraşır bir olgunluk ve vakar bulunurdu. Bu hareketler milli ve sosyal bir istekle yapılsaydı devleti yüz binlerce lira zarara sokan alet ve eşya tahripleri, cam kırmalar, duvarlara boya ile yazı yazmak gibi işler yapılmazdı. Asil bir hareket olsaydı profesörlerin kitapları, kronoloji enstitüsünün tabancaları çalınmazdı. Bunu yapanlar üniversitelilerin hepsi değildir denecek. Doğru… Ama çoğunluk iyi niyetli olsaydı bu Vandallığın önüne geçemez miydi?

Fakat mesele bu kadarla kalmıyor. “Devrimci Gençlik” asıl maksadını nihayet açığa vurmuştur. Toplum polisiyle çatışma sırasında dağıtılan beyannamenin fotokopisi 13 Haziran 1969 tarihli “Bizim Anadolu” gazetesinde yayınlandı. Komünist tarzındaki vezinsiz, Sözüm ona manzume (!) şöyle bitiyor:

Bütün Türkiye’deki ağaçların
En yüksek dallarından en alt dallarına kadar
Senin nasırlı ellerinle asılanlar
Harikulade bir meyve zenginliği manzarası versin.
Bu işe meşhur Sultanahmet vak’ası
Vak’a-i Vakvakiye bile imrensin!
Çekip alacağız ayağından
Donuna varıncaya kadar onların.
Gömüleceğiz koltuklarına o ılık salonların.
Bize göz kırpacak uzak yıldızlar.
Hulasa Türkiye Sovyet Cumhuriyeti
Çalışmak, yaşamak, gezmek hürriyeti için kurulacak

Bu hezeyanın altında “Devrimci Gençlik” imzası var. Zavallı gençlik! Sen nelere alet ediliyorsun.

Bu “harikulade şiir”in bir genç tarafından yazılmadığına eminim. Çünkü bugünün gençleri “Vak’a-i Vakvakiyye”nin ne olduğunu bilmezler. Bunu, elleri değil de, ruhu nasırlaşmış, Devşirme artığı kodamanlarından biri yazmıştır. Vak’a-i Vakvakiyye 1656’da saraya mensup yirmi otuz kişinin asiler tarafından Sultanahmet Meydanında bir ağaca asılmasıdır. Devrimci gençlik ise Türkiye’deki bütün ağaçların bütün dallarına insanları asmak sevdasında. Anlaşılan hesap da bilmiyorlar. Bu kadar asmaya Türkiye’nin nüfusu yetişmeyeceğine göre asıil hedeflerini sağlamak için dışarıdan adam mı getirecekler?

Şimdi, solculuğun sosyal adalet demek olduğunu ileri süren şu senatör devrimci ilerici Nadir Nadi’ye soralım: İlericilik ve devrimcilik bu mu? Daha adaletli toplum düzeni milyonlarca insan asarak mı sağlanacak?

Asmak, mallarını yağma etmek, ılık salonların koltuklarına gömülmek… İşte sosyal adalet denilen çapulculuk, hırsızlık ve katillik karması… İşte devrimcilik denen rezalet, rezilet ve alçaklık ihtirası…

Bu beyannameyi dağıtan gençlerden çoğunun beyni yıkanmış, kandırılmış zavallılar olduğu muhakkaktır. Aralarında pek çok da haylaz ortaokul öğrencisi bulunması işin iç yüzünü gösteren başka bir delildir.

Milli Eğitimde yıllardır süren milliyetsizlik dolayısıyla ruhu ve kafası boş olarak yetişen gençler, hazırlıklı olmadıkları için zehirli propagandalara hemen kapılıveriyorlar. Hakikati bulduk sanıyorlar. Hele yoksul bir ailenin çocuğu ise bu çevreye daha kolaylıkla giriyor ve insanları insan yapan bütün değerleri inkâr etmekle işe başlıyor.

Onlara propaganda yapan ajan, tabii, başlangıçta haksızlıkların, yoksulların yarınki cennet dünyanın destanını okuyor. Gencin heyecanı kamçılandıktan sonra hazım kabiliyetine göre yavaş yavaş açılarak nihayet baklayı ağzından çıkarıyor. Yüksek öğrenim gençlerini fasit daireye sokmak hususunda sayın profesörlerin yardımı da perdeyi tamamlıyor.

Profesörlerin büyük bir kısmı ilim adamı değil, kazanç adamı yani tüccardır. Bu esersiz profesörlerin basit ders notlarını öğrencilere fahiş fiyatla sattıkları bir gerçektir. Kâğıdı Üniversite tarafından sağlanan, teksir makinesiyle hazırlanmış 80 sayfalık bir ders kitabının ders yılı başında peşin olarak alınan 20 lira karşılığında, öğrencilere ders kesimine doğru verildiğini bu notları alan bir gençten bizzat dinlemiştim. O dersin öğrencisi 2000 kişiydi. Profesör, kendi evlatları sayılması lazım gelen çocuklardan 40.000 lirayı peşin almaya utanmamıştı.

Hukuk Fakültesi’nin birinci sınıfında yıllardır bir haksızlık yapılmış, Üniversite talimatına göre 5 numara alanın sınıf geçmesi gerekirken talebe elensin de profesörlerin başından bir dert kalksın diye sınıf geçme notu bazen 6’ya, bazen 7’ye çıkarılmıştır.

Fen Fakültesi’nin Kimya Bölümünde mikroskop yetersizliğinden dolayı bazen öğrencilerin bir yıl boşuna bekledikleri olmuştur.

Bu ayardaki profesörlerin ders verdiği üniversite özerkliği elbette kötüye kullanılmaktadır.

Öğrencilerin boykota haklan olabilir. Fakat işgale yoktur. Hele işgal diye tahribat, zarar ve hırsızlık yapılırsa bu, açıkça anarşizm ve çapulculuk demektir: Hele imtihana girmek isteyenlere zorla engel olunması insan hak ve hürriyetlerine tecavüzdür. Bu tecavüz ve zorbalığa karşı polis çağırılmasını Üniversite özerkliğine ve anayasaya saldırı diye saymak ise mantıksızlığın, akılsızlığın tipik örneğidir.

Özerk demek her suçu işler, her kanunsuzluğu yapar mı demektir? Üniversitenin içinde cinayet işlense polis çağıracak yetkili senato üyeleri bulunmasa polis yine mi giremeyecek? Polisin böyle görüldüğü bir ülkede asayiş, disiplin kalır mı? Nitekim kalmamıştır.

Polis, devletin mühim bir kuvvetidir ve millet tarafından itibar görmelidir. Aralarında yetersiz, liyakatsiz kimseler de bulunabilir. Profesörler arasında yok mu?

Bugün üniversitelilerle toplum polisini birbirine düşman iki ayrı millet haline getirenler üniversiteliler arasındaki kışkırtıcı solcular olmuştur.

Hepsi ailelerinin veya devletin verdiği para ile okuyan ve devlete vergi verip askerliğini yapmış olarak tam vatandaş durumuna geçmemiş bulunan bu gençler derslerini bırakarak Türkiye’yi düzeltmek sevdasına kalkışmışlardır. Aralarındaki tembellerin ve okumaya kabiliyeti olmayan, sınavlardan ümit kesmişlerin solculara katılmasıyla kütlesi büyüyen bu gençler kimlerin aleti olduklarının farkında değiller.

Toplum polisi, yirmi otuz yıl öncesinin polisine göre çok daha iyi yetiştirilmiş, tahsil bakımından da ortalama olarak eskiden yüksek, seçme Türk gençlerinden mürekkep bir kadrodur. Bunlar, her memur gibi yetersiz bir maaş almakta ve güç vazifelerini gece gündüz demeden yapmaktadır. Aldıkları emri yerine getirdikleri için kimse onları kınayamaz.

Geçen yılın temmuz ayındaki olaylar dolayısıyla 17 Temmuz 1968 tarihinde “Teknik Üniversiteliler” imzalı bir bildiri yayınlanmıştı. Bir komünist beyannamesiydi. “Türkiye Halkı” diye başlıyordu. Bilindiği gibi komünistler “Türk Milleti” demezler, “Türkiye Halkı” derler. Beyannamenin sonu da tam komünist ağzıyla “yaşasın”larla bitiyordu.

Hükümeti, yine komünist ağzıyla, “faşist” diye suçlandıran bu beyannamede toplum polisi için “ekmek parası karşılığı kiralanarak profesyonel katiller olarak yetiştirilen toplum polisi” tabiri kullanılmaktadır.

Bu bildiriyi ancak üç beş kişinin hazırladığı muhakkaktır. Fakat tozdan dumandan ferman okunmadığı bir sırada, manasını bile iyice kavradıkları şüpheli olan diğer gençler de, gençliğin bazen şuursuzlaşan heyecanı ile bunu benimsemişler, marifet yapıyoruz, Türkiye’yi kurtarıyoruz sanarak dağıtmışlardır. Üniversiteli gençlerin çoğu komünistlere has tabirleri elbette bilmezler. Türk Milleti demeyip de Türkiye Halkı demelerinin sebebini kavrayamazlar. “Faşist” tabirinin komünistler tarafından milliyetçilere verilen bir ad olduğundan haberleri yoktur. Boyuna Amerikan emperyalizminden bahsetmenin, bakışları Moskof emperyalizminden uzaklaştırmak için, Moskova’nın emriyle güdülen bir taktik olduğunun farkında değildir.

Bu gençler, kışkırtıcı komünistler tarafından iyice kandırıldıktan, Amerika’yı Türkiye’nin bir numaralı düşmanı bildikten, toplum polisinin de Amerikalılar hesabına iş gördüğüne inandıktan sonra elbette kendilerini kaybedeceklerdi. Nitekim etmişlerdir. Hem öyle etmişlerdir ki toplum polisiyle çatıştıkları sırada onları delirtecek şekilde bağıracak kadar ileri gitmişler, “karını, kızını Amerikalıya kaça sattın” gibi sözlerle işi çığırından çıkarmışlardır.

Toplum polisi denen genç memurlar şerefli ve namuslu Türk evlatlarıdır. Üstelik birçok üniversiteliler gibi ruh yapısı bakımından bozulmamışlardır. Onlardan daha cesur, daha dayanıklı ve kuvvetlidirler. Böylece çileden çıkarılınca birkaç defa ceketlerini çıkarıp coplarını atmak suretiyle, polis olarak değil, vatandaş olarak üniversitelilerle kıran kırana dövüşmüşler ve onları hem yere sermiş, hem de kaçırmışlardır.

Gazetelerdeki resimlere bakınca insan ister istemez “devrimci gençlik bu Hippi kılıklı, ürkek ve anormal insanlar mıdır” diye soruyor.

Geçen yılın temmuzu ile bu yılın haziranındaki kargaşalıklar aynı karakterdedir. Aynı kışkırtıcılar tarafından ortaya çıkarılmaktadır. Böylece imtihan sırasında yapılan bu baltalamalar huzuru bozmak, gençleri ve milleti tedirgin etmek ve bıktırarak “ne olacaksa olsun” dedirtmek içindir.

Kışkırtıcılar, derslerini hazırlayıp imtihana girmek isteyen gerçek üniversitelilere engel olmakla da haklara tecavüz etmekte, üniversitelerin senatoları bu işin kesin çıkar yolunu bulamamaktadır.

Ne garip memleket! Üniversitenin dış bahçesi kapısında duran ve kışkırtıcıları içeri sokmayan polisi “Danıştay” fuzuli görerek “polis nezaretinde imtihan yapılamaz” diye kabul etmemiştir. Polisi bahçe kapısına Üniversite Senatosu çağırmıştı. Peki, şimdi ne olacak? İmtihana girmek isteyenleri engelleyenlere karşı ne yapılacak? Kapıda Danıştay üyeleri mi nöbet tutacak?

Geçen yılki ve bu yılki kargaşalıklarda, Amerikan emperyalizminden dem vuranların Moskof emperyalizmini ağza almamaları dikkate değer.

Hep Vietnam destanları. Türkistan’dan, Azerbaycan’dan, Kırım’dan İdil-Ural’dan bahis yok.

Artık sakız haline gelmiş “Amerikan sömürücülüğü”. Macaristan ve Çekoslovakya’nın işgalleri normal.

Zenci Lumumba için bir yığın yazı, makale, Türk “Osman Batır” için susuş.

Şimdi 7 Haziran 1969 tarihli “Yeni Gazete”nin ilk sayfasında bir haberi okuyalım:

MUHTARİYET İSTEYEN TATARLAR, MOSKOVA’DA POLİSLE ÇATIŞTILAR

Moskova (AP) – Kırımlı Tatarlar önceki gün Moskova’da önemli bir gösteriye girişmişler ve vatanlarının kendilerine iadesini isteyen dövizlerle bir kaldırım üzerine sıralanarak polisin müdahalesine kadar beklemişlerdir. Kırımlı Tatarlar’ın taşıdıkları kırmızı ve mavi renkli dövizlerin birinde “komünistler, Kırım’ı Tatarlar’a iade edin” ibaresi okunuyordu. Göstericilere önce bu dövizleri bırakmaları ihtar edilmiş, Tatarlar ise bu teklifi reddetmişlerdir. Bundan sonra Tatarlar’ın gösteri yaptıkları yerde toplanan bazı Ruslar’ın “alçaklar, utanın” diye bağırdıkları işitilmiştir. Gözlemciler Tatarlar’ın bu gösteriyi yapmak için komünist zirve toplantısını bekledikleri kanısındadırlar. Daha sonra olay yerine sevk edilen Sovyet polisi Tatarlar’ın üzerine hücum etmiş ve bir taraftan ellerindeki dövizleri parçalarken diğer taraftan da Tatarlar’ın ağızlarını kapamaya çalışmışlardır. Polis tarafından parçalanan dövizlerin birinde ”Lenin’in Tatarlar’a muhtar cumhuriyet kurma hakkını tanıyan kararnamesine saygı gösterin”, diğerinde ise “Tatarlar’la uğraşmaktan vazgeçin” ibaresi okunuyordu. 1967 yılında Tatarlar genel affa uğramış, buna karşılık Tatarlar’ın yurtlarına dönmelerine izin verilmemiştir. Tatarlar’ın bugüne kadar yurtlarına dönmek için yaptıkları sayısız teşebbüs ise hiçbir zaman sonuca ulaşamamıştır.

Bu yazıyı Türk gençleri dikkatle okusun. Kırım Tatarı denilen bu eski Kıpçaklar’ın torunları İkinci Cihan Savaşından sonra topyekûn sürülerek Kuzey Türkistan’a ve Sibirya’ya atılmışlardı. Tabii bu arada pek çoğu da ölmüş veya öldürülmüştü ve bu cinayet, kızı tarafından bile hain olduğu söylenen Stalin tarafından yapılmıştı.

Kırım, Türk Devleti’nin son büyüklük çağı olan Osmanlılar çağında, imparatorluğun yan bağımsız bir kuzey devletiydi. Yani özerkliği vardı. Fakat özerkliği bugünkü üniversitelerde olduğu gibi şımarıklığa dönüşmüyor, eşsiz akıncı ordusuyla devletin kuzey sınırlarını Moskoflar’a ve Polonyalılar’a karşı koruduğu gibi İran’la ve Cermanya İmparatorluğu ile yapılan savaşlara da yardımcı kuvvet olarak katılıyordu. Kırım elden çıktıktan sonra bir bölümü Anadolu’ya, bir bölümü bugünkü Romanya topraklarına yerleşti. Romanya’da bugün de büyücek bir toplulukları vardır.

Bu yazıyı Türk hükümet adamları da dikkatle okusun ve dış Türkler’in haklarını eldeki imkânlar nispetinde nasıl korumak gerekirse öylece yapsınlar. Hiç olmazsa insan hakları beyannamesine imza koymuş olan Rusya’yı uyarsınlar. Bu uyarma mutlaka tesirli olacak, Türkler’in sahipsiz olmadığı anlaşılacaktır.

Yayınlanan bildirilerde, bermutat komünist ağzıyla, kavganın zafere ulaşacağı söylenmekle beraber komünizmin Türkiye’de ne seçimle, ne de ihtilalle iş başına gelmesine imkân yoktur. Çünkü komünizm, Marks’a “ben Marksist değilim” dedirtecek kadar soysuzlaşmış bir fikir sistemidir. Lenin’e göre ise her 100 komünistten 95’i ahmak, 4’ü haindir. Demek ki her 100 komünistten ancak biri sağlamdır. Türkiye’deki komünist hareketlerinde de birbirini nasıl ele verdikleri, polise ve Milli Emniyete nasıl ajanlık ettikleri kaç defa açıklanmış, komünistlerin ne seviyede kişiler olduğu ortaya çıkmıştır.

Komünist ülkelerin akrep yuvasından farksız olduğunu gösteren en büyük delil, Lenin’le birlikte ilk komünist ihtilalini yapmış olanlardan onda dokuzunun yine komünistler tarafından idam edilmiş olmasıdır. Hatta Lenin’in Stalin tarafından zehirlendiği bile iddia edilmiştir.

Rusya’dan sürülüp bir müddet İstanbul’da kalan Troçki, Türkiye’de ordu elde edilmeden komünizmin zafer kazanmasına imkân olmadığını daha kırk yıl önce söylemişti.

Evet, yalnız Türkiye’de değil, dünyanın hiçbir yerinde komünizm seçimle iş başına gelemez. Komünist partilerin çok kuvvetli olduğu Fransa ve İtalya da bu partiler bir iki defa oyların ancak üçte birini toplayabildiler ve daha ileri gidemediler.

Fakat buna bakıp kendimizi bu yönden emniyette sayarak tedbirsiz davranmak çok yanlış ve tehlikelidir. Vaktiyle Nazım Hikmet ve arkadaşları donanmaya sızmaya çalıştıkları gibi bugün de orduya sızmaya uğraşılmaktadır. Tabii komünist hüviyetiyle değil, sosyal reform isteyen saf, iyi niyetli vatandaşlar olarak.

İdam edilen Talat Aydemir, komünist olmadığı halde saflığı yüzünden bunlara kanmış ve bazı komünistleri kendisine müşavir olarak almıştı. Talat Aydemir lehinde propaganda yaptığı için hapse mahkûm edilen komünist kadını birçokları hatırlayacaklardır. Devlet Planlama Teşkilatı’nda bulunup da sonradan istifa eden aşırı solcular, başarı kazandığı takdirde onun kabinesini teşkil edecekti. Hapishanede, başka bir sebeple bulunan birisine yaptığı ifşaat da ilgi çekicidir. Bunlar komünist metotlarıdır.

Talat Aydemir’le birlikte idam edilen Fethi Gürcan’ın yine hapishane arkadaşlarından birine söylediğine göre başarı kazandıkları takdirde Türkçüleri topyekûn öldüreceklerdi. Tabii bütün bunlar, solcu müşavirlerin telkiniyle verilen kararlardır.

Yukarda profesör olmak gafil olmaya mani değildir demiştik. Kurmay olmak hiç mani değil. Solcuların tehlikesini hala anlamayan kurmaylar arasında 38’lerden Cemal Madanoğlu ile Ahmet Yıldız’ı da gösterebiliriz.

İleriyi görmek özel bir kabiliyettir. Hele Moskof’un tarihi fonksiyonunu bilmeyenler için komünizm tehlikesini anlamak hayli güç iştir.

13 Haziran 1963 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Times”den naklen verilen bilgiye göre Türkiye’deki gizli komünist partisinin 1250 üyesi vardır ve bu parti Moskova taraflısıdır. Türkiye de diğer komünistler ise Stalinci ve Maocu olmak üzere iki rakip gruba ayrılmıştır. Gerek bunlara, gerekse komünizmi insancı bir rejim sananlara şunu hatırlatalım: Sovyet ihtilalinin 50.yıl dönümü töreninin başında Moskova’da, “Enternasyonal” değil, “Rus Milli Marşı” çalındı. Bu şartlar için de hala komünizm teraneleri okuyarak insanlıktan bahsetmek ihanetten başka bir şey değildir. Bunu da Türkiye’de ya soy bakımından Türk olmayanlar yahut satılmış ajanlar yapar. Samimi sosyalistler buna dikkat etsin.

Bir de üniversite özerkliği bahanesiyle üniversiteler içinde her türlü anarşi ve ihanet hareketlerinin yapılmasına göz yuman zihniyete artık paydos denmelidir. Özerklik denen nesne üniversitelerin ilmi çalışmalarında, programlarında, asistanlıktan doçentliğe, doçentlikten profesörlüğe terfilerde hükümetin işe karışmaması, yani bilim ve teknik alanındaki çalışmaların tamamen serbest olmasıdır. Bazı tanınmış profesörler bile bu bedaheti kavramaktan aciz görülüyor. Polisin üniversiteye girmesinden çılgına dönenler anarşinin girmesi karşısında bir şey yapamıyor, bir tedbir düşünemiyorlar. Tahrip olunan eşya ve aletlerin ceremesini de yine millet çekiyor. Bunalım, reform teraneleriyle Üniversiteyi ikinci Mahmut çağının Yeniçeri Ocağına döndürenler yarın ikinci bir Vak’a-i Hayriye’ye de hazır olmalıdır. Devlete karşı isyan bildirileri, devletin polisine “kiralık katil” diye hakaretler, laboratuarları tahrip, kitapları talan, devletin üniversitelere verdiği malzeme ile devlet kuvvetlerine karşı kullanılmak üzere Molotof kokteylleri, sopalar, taşlar… Ne bu? Üniversitenin devrimci gençliği…

Hükümet, bu serseriler karşısında aciz kalacaksa onları birkaç saatte yola getirecek milli güçler hazırdır.

Solu savunan Nadir Nadi’nin “Devrimci Gençlik” imzalı bildiriye karşı nasıl bir durum takınacağı onun gerçek maksadını göstermesi bakımından çok ilgi çekici olacaktır.

Millet yerine halk diyen, daima Amerika’nın iktisadi emperyalizminden bahsedip Moskof’un siyasi ve askeri emperyalizmini görmemezlikten gelen, yazılarıyla bildirilerini yaşasınlar ve kahrolsunlarla bitiren, Türkçülere faşist ve kafatasçı diyenlere dikkat edin. Bunların hepsi Moskova’nın satılık uşaklarıdır. Hepsi Türklük düşmanıdır.

Evet ilerici… Fakat geçmişi olmayıp ancak bir adım ilerisinde yiyeceği gören hayvanlar gibi ilerici…

İleri… Fakat hainlik ve alçaklıkta ileri…

On Beşinci Yüzyılda Anadolu’da “Hurufi” denen bir takım akıl fukaraları vardı. Çoğu iyi öğrenim görmüş, kendi zamanının bilgini olmakla beraber sapıtmış bir takım adamlardı. Kuran’ın harflerinde gizli manalar olduğunu ileri sürerek Kuran’daki gerçek mananın bu olduğunu iddia ederler, kendi işlerine geldiği şekilde ahkâm çıkarırlardı. O kadar propaganda yaptılar ki aklı başında görünen bazı din ve tasavvuf erbabına da tesir ettiler. Propagandalarının kuvvetiyle Fatih’in sarayına kadar girmişlerdi. Sonunda yakılarak idam edildiler de millet büyük bir safsatadan kurtuldu.

Yirminci Yüzyılın komünistleri de budalalıkta onlarla at başı beraber gidiyorlar. İnsanlığın birkaç bin yıllık gelişmeyle elde ettiği değerleri zorla değiştirmek istiyorlar. Hiçbir ileri ülkede tutunamayan, ancak geri memleketlerdeki insanları, o da kısmen kandırabilen bu sahtekârlık elli yıl sonra kaybolup gidecektir. Fakat hızlı medeniyetin ve tekniğin bozduğu sinirler ve çoğalttığı akıl-ruh hastalıklarıyla malul bir takım insanlar bu safsatalara devam edecektir. Ruh hastalığı yumuşaklıkla, fakat şirretlik halini alınca sertlikle önlenir. Bu sahtekârların memleketin sosyal dertleriyle ilgisi yoktur. Onların davası Türkiye’yi yıkmaktır.

Türkiye’nin Batıdan epey geri kaldığı, aradaki açıklığı kapamak için yaptığı hamlelerde düştüğü büyük yanlışlar da malum. Fakat bunlar sokağa dökülmekle çözülecek değildir. Sovyet sistemiyle insanların ne hale geldiği de bugünkü Rusya’nın durumu ile meydandadır. Rusya’yı görenlerden birinin söylediği “Ruslar sefil, Rusya Türkleri büsbütün sefil” sözleri bu kalkınmanın arkasındaki gerçeği gözler önüne seriyor.

230 milyonluk bir kütlenin maddi-manevi sefaleti bahasına silahta ve uzay işlerinde Amerika ile yarışmayı marifet sayanlar ve insanlarının insanlıktan çıktığı bir ülkeyi açık veya kapalı, örnek diye gösterip Türkiye’yi de böyle bir yola sürüklemek isteyenler, Moskova’nın ajanı değillerse, gafletin gayyasına düşmüş zavallılardır.

Türk olarak yaratıldık. Uzun ve çetin geçmişimizin tasaları, zaferleri ve bozgunlarıyla milliyetimizi perçinledik. Başkalarından farklı olduk. Bu özelliğimizi sonuna kadar saklayarak Türk kalmak ve mazideki üstünlüğümüze yeniden sahip olmak istiyoruz. Milletimizi kalkındırırken ipliği pazara, foyası meydana çıkmış metotlara değil, aklın ve ilmin yoluna yönelmek kararındayız. Daha dün bizden üs ve toprak isteyenlerin samimiyetine elbette inanamayız. Komünizmin ne çıkmaz sokak olduğunu kendileri de anladıkları için artık kendi aralarında da hırlaşmaya başlamışlardır. “Burjuva uydurması” dedikleri prensiplerden birçoğunu şimdiden benimsemeye başladılar.

Yarını emniyete almak için Milli Eğitimin yeni program ve ruhla harekete geçmesi, yarın Üniversiteye gireceklere milli ruh ve ahlak aşılaması şarttır. Seçim ve parti kaygılarını bir yana bırakarak, solcu basının yaygarasına kulak tıkayarak bunu gerçekleştirmekten başka çıkar yol yoktur.

Son pişmanlık fayda vermez.

ÖTÜKEN, Temmuz 1969, Sayı. 7 (67)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ