SİVAS’TAN İSTANBUL’A BİR TARİKAT PORTRESİ: ŞEMSÎYYE VE SİVÂSÎYYE

SİVAS’TAN İSTANBUL’A BİR TARİKAT PORTRESİ: ŞEMSÎYYE VE SİVÂSÎYYE

Osmanlı tarihi araştırmacılığında son yıllarda dinî alana olan ilginin arttığını biliyoruz. Bu alanın önemli unsurlarından biri ise şüphesiz tarikatlardır. Özellikle Halvetî Tarikatı, Harezm ve İran bölgesinde teşekkül etmekle birlikte asıl etkisini Osmanlı topraklarında göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir. Ancak, bu tarikatın Osmanlı Devleti’nde hangi bölgelerde ne derece yayıldığı ile siyasî, iktisadî, sosyal ve kültürel hayattaki yerinden bahsedebilmek için henüz erken olduğu söylenebilir. Bu meselelerin tartışılabilmesi için öncelikle tarikatın her şubesini bir bütün olarak inceleyen araştırmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz. İşte burada, tarikatın dört ana kolundan biri olan Şemsîyye ile ondan ayrılan tek şube olarak kabul edilen Sivasîyye’nin ele alınmasına gayret edilecektir.

Aslında söz konusu şubeler XVII. yüzyılda Kadızâdelilee karşı verdikleri mücadele ile adlarını duyurmuşlar ve daha ziyade bu özellikleriyle araştırmacıların dikkatini çekmeyi başaran Halvetî şubeleri arasında yer almışlardır.[1] Bu çalışmada ise, XVI. yüzyılın sonunda Anadolu’da vücud bulan tarikatın kısa sayılabilecek bir sürede nasıl İstanbul’a taşınarak ulema ve yönetim çevrelerinin onayını alan, nisbeten bir yüksek zümre tarikatı haline geldiği meselesi üzerinde durulması amaçlanıyor. İlk dönemlerde Şemsîyye İstanbul’da Sivasîyye olarak da tesmiye olunurken Abdülehad Nuri Efendi’den itibaren Sivasîyye müstakil bir şube olarak anılmaya başlandığını da hemen belirtmeliyiz. Esas olarak her iki şube Sivasîler lakabıyla tanınan şeyh ailesi tarafından temsil edilmişti. Bu sebeple, Şemsîyye ve Sivasîyye’yi bir şeyh ailesi içinde ortaya çıkışlarından etkilerini kaybedişlerine kadarki bir dönem içerisinde düşünmek yararlı olacaktır.

Şemsîyye’nin kurucusu olarak kabul edilen Şemseddin Ahmed, 1520 tarihinde Zile’de doğdu. Ailesi hakkında pek bilgimiz olmamakla birlikte Şeyh Şemseddin’i tanımamızda önemli bir ip ucuna sahibiz ki o da babası Muhammed’in Amasya’da Habib-i Karamanî’nin (ö. 1496-1497) halifesi olan Hacı Hızır’ın müridi olduğudur.[2] Niğde/Ortaköy‘den olup buradan Şirvan’a giderek Seyyid Yahyâ-yı Şirvanî’ye intisab eden Habib-i Karamanî, icâzet aldıktan sonra tarikatı yaymak amacıyla Anadolu’nun pek çok yerinde dolaşmış ve sonunda Halvetîlik için önemli bir merkez olan Amasya’da karar kılmıştı.[3] Hacı Hızır da Habib-i Karamanî’nin Amasya’daki halifesiydi. Kaynaklarda bizzat şeyhin ifadesine daya nılarak, babası tarafından daha yedi yaşında iken Hacı Hızır’ın yanına götürülen çocuk Şemseddin’in bu zatın duasını aldığı kaydedilir. Öyle anlaşılıyor ki, Hacı Hızır ile bu erken yaştaki buluşmanın etkisi Şemseddin’in hayatının sonraki safhalarında da devam etti. Zirâ, Şeyh Şemseddin, ilerleyen tarihlerde Allah’ın kendisine verdiği her ihsanı bu kısa buluşmada aldığı hayır duaya bağlayacaktı.[4]

Böylece, Zile’de Halvetî tarikatına bağlı bir ailede ilk tahsilini tamamlayan Şemseddin Ahmed, eğitimini Tokat’a giderek meşhur âlimlerden Arakiyeci-zâde Şemseddin Efendi’den aldığı derslerle sürdürdü. Daha sonra ilim hayatına İstanbul’da devam etti ve burada Sahn müderrisliğine kadar yükseldi.[5] Bu esnada hayatının akışını derinden etkileyecek olan bir karar verdi. Bu kararı vermesine sebep olarak, içinde bulunduğu ulema grubuyla Kadıaskeri ziyarete gittiği birgün yanındakilerin dünya nimetlerine olan tamahı ve gördükleri hakareti Şemseddin Efendi’nin kabul edememesini gösterir. Çünkü bu olaydan sonra ilmiyye mesleğinden ayrılmayı ciddi biçimde düşünen Şemseddin Efendi önce hacca gitmiş dönüşte de tasavvuf hayatının başladığı memleketine yerleşmeye karar vermiştir. Büyük bir saygıyla kabul edildiği Zile’de bir yandan vaaz ve tedris ile ilgilenirken diğer yandan da Amasya’da Hacı Hızır’ın halifesi Şeyh Muslihuddin Halife’ye bağlanır.[6] Çeşitli dinî kıssalara dair 1003 (1594-1595)’te kaleme aldığı ve zaman zaman kendi hakkında da bilgi verdiği Nakd-ı Hâtır adlı eserinde ise Şemseddin Efendi, tasavvufa girmek arzusuyla Zile’ye geri döndüğünü bildirmektedir. Sûfîlere yakınlığı olmakla beraber bazılarının hareketlerini beğenmediğini ve onlar kadar bilgili olduğunu düşündüğünden herhangi bir şeyhe bağlanmadığını da itiraf eder. Bu düşüncesinin değişimini de ani bir kararla nefsini sorgulamasına bağlar.[7] Geçiş hızlı olup sebebler karanlıkta kalmakla beraber sonuçta o artık bir sûfîdir. Fakat her zaman edindiği ilmî formasyonun sûfî kimliğinin arkasında varlığını sürdürdüğü ve tasavvuf düşüncesine damgasını vurduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Şemseddin Efendi’nin sûfî olmaya karar vermesi gerçekte çocukluğundan beri varolan mistik ruh yapısının ortaya çıkması olarak da yorumlanabilir. Aile çevresinde yaşadığı yoğun tasavvufî ortam göz önüne alındığında bu daha da anlam kazanıyor. Hac ve ardından Zile’ye dönüş herhalde onun için düşünme ve muhasebe dönemiydi. Nitekim, bir geçiş ve arınma süreci olmaksızın Halvetîyye’ye, özellikle de küçük yaşta üzerinde büyük bir etki bırakan Hacı Hızır’ın halifesi Muslihuddin Efendi’ye intisâbı verdiği kararın bir tesadüf olmadığını göstermektedir.

Şeyhinin zamansız ölümü üzerine bir süre kendine uygun niteliklere sahip bir şeyh arayan Şemseddin, bu isteğinde başarısız olunca yeniden Zile’ye döndü. Ancak, 1555-1556 (963) tarihinde Şirvan’dan Tokat’a gelen Abdülmecid-i Şirvanî (ö. 1564-1565) onun tasavvuf eğitiminde, kendinin de belirttiği gibi, son derece önemli bir yer tutacaktı. Bilindiği kadarıyla, Abdülmecid-i Şirvanî, Şirvan’da ilim ile meşgul iken, ani bir kararla bu meslekten ayrılarak Halvetî Şeyhi Şah Kubad’a bağlanmıştı. Böylece Şemsîyye’nin Abdülmecid’den gelen silsilesi, Seyyid Yahya-yı Şirvanî’ye, Yusuf-ı Şirvanî, Muhyiddin-i Şirvanî ve Şah Kubad-ı Şirvanî ile ulaşır. Halvetîliği Şirvan’dan Anadolu’ya taşıyan halifelerden biri olması dışında hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Abdülmecid Efendi’nin en önemli halifesi şüphesiz Şeyh Şemseddin’dir.[8] Ona verdiği önemin bir göstergesi olarak ileride çocukları Muhammed ve Veliyyüddin de Şeyh Şemseddin tarafından eğitilecek ve halifeleri arasında yer alacaktı.[9] Kısaca, gerek Anadolu’dan Şirvan’a giderek burada aldığı Halvetî öğretisini Anadolu ve Rumeli’de yaymaya çalışan Habib-i Karamanî’nin halifeleri, gerekse Şirvan’dan gelen Abdülmecid Efendi ile Şemseddin’in tarikat silsilesi Seyyid Yahya’da birleşmektedir. Her iki silsilenin bize gösterdiği diğer bir gerçek ise, Anadolu ile, Halvetîliğin merkezi Şirvan arasında halifeler ve müridlerin gidiş gelişiyle kendini gösteren yakın diyalogdur.

Zamanında şöhreti hızla artan Şemseddin Efendi, Sivas Valisi Hasan Paşa tarafından Sivas’ta yaptırılan cami ve hangaha nezaret etmek üzere davet edilir. Bundan sonra, Şeyh Şemseddin ailesi ile birlikte Zile’den ölümüne kadar ilim ve irşad hizmetiyle meşgul olacağı Sivas’a göçetti.[10] Kendi bölgesinde artık saygın bir şeyh olarak kabul edilmekteydi. Ayrıca, 1596’da Eğri Seferi’ne katıldığına ilişkin bilgiler mevcut olup Nazmi Efendi, seferden sonra şeyhin III. Mehmed tarafından kendisine sunulan hediyeleri kabul etmekle birlikte İstanbul’a davetini ileri yaşını ve rahatsızlığını ileri sürürek reddettiğini bildirir.[11] Bu cazib davet, eğer gerçeği yansıtıyorsa, Şemseddin’in bir “şeyh” olarak yerel güçlerin ötesinde doğrudan Osmanlı merkezî yönetiminin dikkatini çekecek bir duruma geldiğini ve kurulan ilk ilişkilerin de müsbet bir tarzda başladığını ifade etmekteydi. 1006/1597’de öldüğünde arkasında yetiştirdiği halifeler ile Orta Anadolu’da teşekkül eden yeni bir Halvetî şubesi yanında çok sayıda eser bırakıyordu.[12] Hediyyetü’l-İhvân’da bazen sadece isimlerin verilmesiyle yetinilse de belirleyebildiğimiz kadarıyla halife gönderilen bölgeler şunlardır: Merzifon, Zile, Divriği, Mısır, Kayseri, Canik, Karadeniz Ereğlisi, Turhal, Kıbrıs, İstanbul, Ankara ve Kırşehir.[13] Bu dağılımdan ilk dikkatimizi çeken, tarikatın henüz esas olarak yayılma alanının Anadolu olduğudur. Ancak, Şeyh Abdülmecid döneminde gerçekleşecek olan İstanbul’a oradan da imparatorluğun muhtelif bölgelerine vuku bulan yayılma için gerekli alt yapının bu dönemde oluşturulduğu unutulmamalıdır.

Şemseddin Efendi’den sonra tarikatın kaderini belirleyen kişi Sivasî nisbesiyle tanınan Abdülmecid-i Sivasî’dir (ö. 1639). Abdülmecid-i Şirvanî’nin halifelerinden biri olan ancak kardeşi Şemseddin Ahmed kadar meşhur olamayan Şeyh Muharrem Efendi’nin oğlu Abdülmecid Efendi yedi yaşında hafız olub ilk İslâmî eğitimi babası ve amcasından aldı. Amcasına benzer biçimde tasavvufun hakim olduğu bir ortamda büyümekle beraber kariyerine bir aile geleneği haline gelen medrese eğitimiyle başlamayı tercih etmiştir.

Kendisinin de ifade ettiği gibi, bu, sufilerle olan ilişkilerine pek de olumlu yansımamıştı. Özellikle sema ve raksı kabul etmiyor ve yapanları eleştiriyordu.[14] Onun tasavvufa intikali ise Şeyh Şemseddin Efendi’nin etkisiyle olacaktı. Önce şeyhi tarafından Merzifon’a gönderildiyse de bir süre sonra Şeyh Veliyyüddin’in (ö. 1596-1597) ölümü üzerine boşalan Zile’deki hangâha tayin oldu. 1597 senesinde Şemseddin Sivasî’nin ölümü ile de müderris ve kadı olup sonradan tasavvufa geçen oğlu Pîr Mehmed Efendi, babasının yerine iki yıl nezaret etti. Onun vefatıyla Şeyh Receb Efendi ve son olarak da Şeyh Abdülmecid Efendi, Sivas’daki hangâhın başına geçti. Bu esnada Sultan III. Mehmed tarafından İstanbul’a davet olunması onun kariyerinde önemli bir dönüm noktasıydı.[15] Çünkü, Şeyh Abdülmecid itibar görmek, siyasî desteği ardına almak ve yayılmak arzusundaki bir tarikatın geleceğinin İstanbul’da olduğunu kavramıştı. Abdülmecid Efendi’nin ayrılmasıyla Sivas, Şemsîliğin merkezi olma özelliğini kaybediyordu. Artık faaliyetlerin merkezi İstanbul’du. Bununla beraber Sivas’ta, Şemsiyye’yi temsil eden şeyh ailesi İstanbul’dakinden çok daha uzun süre bölgedeki güçlü dinî liderler olarak varlıklarını devam ettirdiler.[16] Diğer taraftan böyle bir davet, Şemsiyye’nin ve Abdülmecid Efendi’nin Anadolu’nun dışında başkentte de tanındığının bir göstergesidir.

İstanbul’a geldikten sonra müridlerinden Reîsü’l-Küttâb La’lî Efendi, Eyüb Nişanca’daki konağını Şeyh Sivasî’ye hediye etti. Çarşamba Pazarı’ndaki Mehmed Ağa Tekkesi ve daha sonra da (Yavsî) Sivasî Tekkesi’nin meşihati kendisine verildi. Söz konusu zâviyeler Şemsîyye ve Sivasîyye’nin İstanbul’daki en önemli merkezleri oldular. Ayrıca, Abdülmecid Efendi, Ayasofya, Şeyhülislam Sunullâh Efendi, Şehzade, Sultan Selim ve son olarak da Sultan Ahmed Camilerinde vaizlik görevini üstlendi.[17] Abdülmecid Efendi’den bahseden hemen her çalışmada bu kişi ile tarikatın İstanbul’da büyük ölçüde yayıldığı noktası önemle vurgulanır. Ancak belki de onu bundan daha çok tanıtan olay, XVII. yüzyıla damgasını vuran Kadızadeliler hareketine karşı verdiği mücadele oldu. Nitekim, muhalefet, Sivasî Efendi olarak da tanınan Şemsî Şeyhi Abdülmecid Efendi tarafından yürütüldüğünden Kadızâdeliler karşısında yer alanlar da Sivasîler olarak adlandırılmıştır. Kadızâdeliler ile Sivasîler’in mücadelesi muhtelif araştırmalara konu olduğundan biz burada bunlardan yararlanarak, incelenen tarikat için bunun ne anlama geldiği üzerinde kısaca durmaya çalışacağız.[18]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ