SIRRINI KORUYAN BİR DİL: ETRÜSKÇE

SIRRINI KORUYAN BİR DİL: ETRÜSKÇE

Etrüsk kültürü ve dili üzerine 1927’den beri Floransa’da ciddî ve bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. L’Istituto di Studi Etmschi ed Italici her yıl Sîudi Et-ruschi adil bir dergi yayımlamakta en son buluşların tartışıldığı kongreler ve ko­lokyumlar düzenlemektedir.[1] 1985 yılı, ömek olarak, Etrüskolojide bir patlama yılı olmuş, Floransa’da düzenlenen uluslar arası kongrede Etrüsk kültürü etraflı bir şekilde tartışılmıştır.
Etruscan_civilization_map1

Etrüskler hakkında bilinen, İtalya’nın şimdiki Toskana bölgesinde milâttan önce yaklaşık 1000 ile 100 yılları arasında yaşayıp oldukça derin kültürel izler bıraktıktan sonra tarih sahnesinden silinip Romalılara karışmış olduklarıdır. Etrüsk ülkesi olarak tanımlanabilecek ana bölge kuzeyde Amo deresi, batıda Tiran denizi, doğu ve güneydoğuda Tiber nehri ve hemen güneylerinde de Roma şehri ile sınırlı bulunmakta idi. Etkin oldukları bölgeler ise batıda Elba ve Korsika adaları, doğu ve kuzeydoğuda Rimini, Ancona, Bologna ve Adria, güneyde ise, Napoli ve Pompei’yi kapsamakta idi.[2]

Romalıların “Etrusci” veya “Tursci” diye adlandırdıkları bu halkın İtalya yarımadasına ne zaman ve nasıl geldikleri hâlâ kesin bir şekilde bilinememekte­dir. Üç olasılık üzerinde durulmakta ancak sadece ikisi, destekleyici kanıtlara sahip olmaları itibarıyla, ciddî kabul edilmektedirler. Bunlardan biri; Etrüsklerin deniz yoluyla Anadolu yarımadasından gelmiş oldukları, diğeri İse kuzeyden – İsviçre Alpleri üzerinden – kuzeydoğu Karadeniz bölgelerinden İtalya’ya göç et­miş olduklarıdır. Üçüncü, fakat kabulü en zor ve tartışmaya en açık olan olasılık ise Etrüsklerin yerli halk oldukları ve hiçbir yerden gelmedikleridir.

Birinci görüş ilk olarak tarihçi Herodot tarafından ortaya atılmıştır.[3] Etrüsk alfabesindeki bazı harflerin bir Anadolu kültürü olan Lidya alfabesinde aynen bulunması ve son dönem Etrüsk sanatında iyon sanatına benzer motiflerin gö­rülmesi birinci görüşü savunanlara güç vermektedir.

Etrüsk alfabesi incelendiğinde iki ayrı dönem göze çarpmaktadır. Bunlar­dan ilki M.Ö. Vm. İle V. yüzyıllar arasında ortaya çıkan “Erken” şekiller – yani harfler – diğeri ise M.Ö. IV. yüzyıldan yine M.Ö. I. yüzyıla kadar görülen “Geç” şekillerdir. Bunların arasında pek büyük farklar olmamakla birlikte zaman için­de, Lidya ve Lâtin harflerine doğru bir dönüşüm belirmektedir. Bu değişimin başlıca nedenleri M.Ö. V. yüzyılda Doğu Akdeniz bölgesinden Etrurya’ya doğru yoğun bir göç hareketinin gerçekleşmiş olması ve Roma’nın bu tarihten İtibaren Etrüsk kültürü üzerindeki etkinliğini arttırmasıdır.[4]

İkinci görüşe destek olarak Etrüsk dilinin Indo-Avrupayi dil grubuna ait ol­mayışı ve ne Yunancaya ne de Lâtinceye benzemediği gibi Ural-AItay dil gru­buna ait pek çok özelliğe sahip olması gösterilebilir. Ayrıca Etrüsklerin erken dönemde ölülerini aynen Asya kültürlerinin yaptıkları gibi Kurganlarda (tümü- lüslerde) gömmeleri ve yine Asya kültürlerinde olduğu gibi ata bir binek hayva­nına verilenden çok daha fazla önem vermeleri dikkate alınması gereken Erken- Etrüsk kültürünün özeliiklerindendir. Bu özelliklerin Geç Etrüskte (M.Ö. 500- 100 arası) değişmekte oldukları hatta kayboldukları görülmektedir.

Etrüsk dilinin Lidya dilinden türemediği Lidya dilinin bir Indo-Avrupayi dil oluşundan bellidir. Etrüsk dili birtakım dilcinin inandığı gibi tamamen kök­süz ve bağımsız yerel bir dil de değildir. Tüm bilim dünyası tarafından Etrüsko- lojinin babası olarak kabul edilen Massimo Pallatino şöyle bir açıklama getir­mektedir.[5]

“Etrüsk halkının kökeni bronz çağına kadar uzanmaktadır. Belli bir dönem­de – belki de M.Ö. 3000 yıllarında – Akdeniz kıyılarında yaşayan insanlar Etrüsk diline benzer bir dil konuşmakta idiler. Etrüsk halkını ve dilini Roma – Ön­cesi Akdeniz kültürünün parçası olarak görmek ve incelemek mümkündür sanı­rım. “

Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere milâttan binlerce yıl önce Akdeniz kıyıla­rına – İtalya dahil olmak üzere en doğudan en batıya kadar – yayılmış olan ve Etrüskler gibi Ural – Aitay dil grubuna ait bir dile sahip olan ve temelde aynı işaretleri damga olarak kabul etmiş olan bir kültür bulunmaktadır. Damgalar ön­celeri soy, boy, oba ve oymakların imgeleri olarak hem hayvan hem de insanla­rın kol, bacak, alın, yanak gibi yerlerine, aidiyetlerini belirlemek için, dövme şeklinde kakılmış, daha sonraları yaşanılan bölgede kayalara ve taşlara kazın­mışlardır.[6] Çok uzun süren bir gelişimin sonucunda ise damgalar – diğer bir ifa­deyle tam-kavramlar- işarete karşılık ses özdeşliğine erişerek harfe dönüşmüşler ve bir alfabe oluşturmuşlardır.

Eski Yunan ve Roma öncesi Akdeniz halklarının, özellikle Finikelilerin, geliştirip deniz yoluyla yaydıklarına inanılan alfabenin çok benzeri nasıl oluyor da Alp dağlarının öte tarafında – İsviçre’de, Fransa’da, Danimarka’da hatta İs- koçya’nın kuzey bölgelerinde – hemen hemen aynı dönemlerde belirmektedir­ler? Sadece benzer alfabeler değil aynı zamanda kutlar ve kültler de büyük bir benzerlik ve paralellik içinde tüm Avrupa’ya yayılmışlardır. Örnek olarak İsviç­re’nin Chur (okunuşu Kur) şehri müzesinde milâttan Öncelere dayanan yazılı taş­lar Etrüsk alfabesi ile hemen hemen aynı denilebilecek bir alfabe ile kazılı olup taşıdıkları mesajlar hâlen çözüm beklemektedirler.

Etruskischer_Meister_0021

Etrüsk freski-3

Ortaya çıkan ilginç tabloya göre, Ural-Altay dil grubuna ait bir dili konuşan bir veya birkaç dalga hâlinde göç eden insanlar – çok eski çağlardan başlayarak – uzun bir zaman süresi içinde Akdeniz kıyılarında ve Avrupa’da bağımsız kü­çük şehirlerden oluşan gevşek federasyonlar kurmuşlardır. Daha sonraları bu bölgeleri ele geçiren Romalılar yıktıkları federasyonlara, Pict veya Etrüsk gibi adlar takmayı uygun bulmuşlardır. O dönemlerde insanlar kendilerine ne Pict ne de Etrüsk dememekte yalnızca bağlı oldukları boy veya oba adıyla aidiyetlerini belirtmekte idiler.

Bu açıdan bedenlerindeki dövmeleri bugünkü kimlik belgesine veya pasa­porta benzetmek pek yanlış olmaz kanısındayım.

Avusturya Alplerinin Tirol bölgesinde (Ötztal) buzların arasına sıkışmış ve hemen hemen hiç bozulmadan günümüze kadar korunmuş bir “buz adamı” be­deni 1991 yılında bulunmuştur. Derisi bile aynen duran ve bedeninin ayak bi­leklerinde, kalçaları ve sağ dizinin iç tarafında dövmeleri olan bu adamın günü­müzden tam 5000 yıl önce yaşamış olduğu bilimsel olarak tespit edilmiştir. Bi­lim çevrelerinde büyük ilgi uyandıran “buz adamı” önceleri şüphe ile karşılan­mış, ancak yapılan DNA analizleri sonucunda bu bedenin ne kadim Mısır mede­niyetine, ne de eski Maya veya înka medeniyetlerine ait bir mumya olmadığı, başka bir yerden oraya taşınmadığı ve genetik yapısının orta ile kuzey Avrupa insanına yakın olduğu kanıtlanmıştır.[7]

Ötztal’da bulunmuş olan bedendeki dövmelere ilgi duyan İsveçli bilim ada­mı Torsten Sjövald ise ilginç bir iddia ortaya atmaktadır. M.Ö. 1500 yıllarında Sibirya’nın Altay dağlarında yaşamış ve batıya göç etmiş olan îskitler (Skyth’ler) tarihte – bilindiği kadarıyla – ilk olarak bedenlerine tedavi amaçlı dövmeler yaptırmışlardır. Bu geleneğin çok eskilere dayandığını ve günümüz­den 5000 yıl önce Avusturya Alplerinin civarında yaşayan insanların da tedavi amaçlı dövmeler yaptırdıkları görüşünü savunan Sjövald ve bu iddiayı destekle­yen çalışmasında dövmelerin bulunduğu eklem yerlerinde artrit hastalığının izlerime rastladığını söylemektedir.[8]

Bu iddia eğer ‘doğru ise, en azından, Altay dağlarında yaşamış olan İskitlerle aynı genetik potadan çıkmış olan ve aynı tedavi metotlarını uygulayan (bü­yük olasılıkla şaman âdetlerine inanan) Avrupalı insanlardan söz edilebilir. Ge­nelde bu insanların şimdiki Avrupalı dediğimiz Indo-Avrupayi dillere sahip in­san gruplarına ait olmadıkları ve Etrüskçeye benzeyen bir veya birkaç Ural- Altay dilini beraberlerinde getirdikleri ancak zaman içinde Indo-Avrupayi gruba kan şıp kayboldukları kuvvetle olasıdır. Bu görüşe bir diğer destek de Ege ve Doğu Akdeniz adalannda ortaya çıkmış olan paralar, damgalar ve taş yazıt­lardır.

Fransa’nın Beyrut Konsolosluğunda 1850 yılında görevli olan Due de Luy- nes aynı zamanda bir eski para koleksiyoncusu idi. Güney Anadolu sahillerinde ve Kıbrıs adasında bulunup eline geçmiş olan paraların üzerinde o güne kadar hiç bilinmeyen bir alfabe ile bazı yazıların yazılmış olduğunu fark etti. 1852’de yayımladığı bir makale ile artan ilgi sonucunda birçok yazılı taş ortaya çıkmış ancak alfabenin kökeni sorusu gene de kesin bir yanıt bulamamıştır. 1876 yılın­da Clermont-Ganneau Kıbrıs yazısının kadim Yunan dilinden farklı bir dili yaz­mak için geliştirilmiş olduğunu iddia etmiştir. Günümüzde Etokibris yazısı ola­rak bilinen bu yazının yerel olmayıp çok daha yaygın bir coğrafî bölgede konu­şulan bir dilin fonetiğine uygun bir şekilde geliştirilmiş olduğu, ancak sonraları Yunanca yazmakta kullanıldığı görüşü genel olarak bilim çevrelerinde kabul edilmektedir.[9]

Bu alfabenin ayrıntılarından söz eden Ernst Doblhofer alfabenin amacı dı­şında kullanılan bir araç olması itibarıyla Yunan fonetiğini tam aktaramadığına ve bu bakımdan hâlâ tam olarak çözümlenmiş olmadığına işaret etmektedir. Ay­rıca Yunanlılar tarafından kendilerinden önce Kıbrıs ve Güney Anadolu’da ya­şamış bir kültürden ödünç alınmış olduğunu ve Indo-Avrupayi ne de semitik bir kökenden türemediğini söylemektedir.[10]

Bütün bu verilerin ışığı altında Etrüskçenin bugün kaybolmuş eski bir Ural-, Altay grubu dili olduğu ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar sözcüklerin anlamı kaybolmuş olsa dahi gramatik yapıdan dilin hangi dil grubuna ait olduğu kolay­lıkla tespit edilebilmelidir. Günümüzde yaşayan bir dil olan Türkçe, bir Ural- Altay dili olması itibarıyla, en azından gramatik yapısı bakımından Etrüskçeye benzerlik göstermelidir.

İşte Etrüskçenin gramatik yapısı hakkında bulunmuş olanlar [11]:

  1. Aglütinatif bir dildir. Yani köklerden başlayarak takılarla yeni sözcük­ler üretilebilmektedir.

Ömek : Zic (yaz); zicu (yazı); zicuce (yazdı).

Larth (Özel isim); Larîhal (Larth’ın).

  1. İsimlerde cinsiyet yoktur. Fransızcadaki le, la veya Almancadaki der, die, das türünden sözcükler yoktur.
  2. Çokluk takılarla oluşur. Kök sözcüklere eklenen er, ar, ur takılarıyla çoğul yapılır. Türkçedeki ler, lar benzerliği dikkat çekicidir.

Sözcüklere gelince, henüz tam olarak çözülmemiş olduğundan Etrüskçe sözcük bilgimiz son derece kısıtlıdır. Bilinenler arasında apa (baba), ati (ana), klan (erkek evlât), şek (kız evlât), puia (kadın) gibi birkaç sözcük bulunmakta­dır. Kesin olarak bilinmeyip de tahmin yürütmek gerekirse şöyle bir mantıkla hareket edilebilir: Madem ki Etrüsklülerle Romalılar iç içe yaşamışlardır ve de Etrüsk kültürü Roma kültüründen çok daha eskidir, şu hâlde Etrüskçeden Lâtinceye mutlaka birtakım sözcükler geçmiştir. Lâtince iyi bilinen bir dil olma­sına rağmen hangi sözcüklerin Etrüskçeden geldiği bilinmemektedir. Ancak Et- rüskçenin bir Ural-Altay dili olması ve Türkçe ile aynı köklere sahip olması bizi Lâtincede bulunan ve hem anlam hem de telâffuz olarak Türkçeye benzeyen sözcükleri taramaya yöneltmiştir.

İşte birkaç örnek:

  1. Aqua (Ak kökünden akar su = – > su)
  2. Actum (Ak kökünden = = > harekete geçmek)

(İngilizcede: To Act, Fransızcada: Activer)

  1. Sub (alt; durgun su) Altta duran, batak

(Orta Asya Türkçesinde: Suburgan) yeraltı sığınağı.

  1. Atavus (Büyük babanın babası = — > ata)

(İngilizcede: Atavism, Fransızcada Atavistique) anlamı : Ataya çeken. Ata = = > Apa (baba)

  1. Capax (Kap kökünden geniş, kapsamlı kap = = > kap)
  2. Capedo (Kap) Kurban kabı.
  3. Capanne (Kapalı) Etrüsk kulübelerinin adı.
  4. Tutator (tut kökünden = = > koruyan, tutan tanrı),
  5. Tutela (Aynı kökten = = > bakıcı, koruyucu)

Etrüsk dini de kendi başına incelenmeye değer bir konudur. Çok – tanrılı bir inanca sahip olmakla birlikte Etrüsklerin esas Tanrısı Tin’dir. Sonraları, Yunan etkisi altında, Tin’in Zeus’a (Roma dininde Jüpiter’e) eş değer tutulması bu savı kuvvetlendirmektedir. Orhon kitabelerinde Tanrı için Tengri veya Tingri (E ve î için aynı işaret kullanıldığından) sözünün sık sık geçmekte olması Tin ile Ting- ri’nin aynı kökten geldiklerini veya temelde aynı sözcük olduklarını düşündür­mektedir. Diğer Etrüsk Tanrı adları arasında en dikkatle değer olanı Turan’dır[12]. Sonraları Yunan tanrıçası Afrodit (Romalı Venüs) ile eş değer görülen Turan’ın bir tanrıça olduğu bilinmektedir. Ayrıca, Turan bölgesi Orta Asya’da çok özel bir değer görmekte, medeniyetin beşiği olarak kabul edilmektedir. Turan adının hem Orta Asya’da hem de Etrüskte ortaya çıkması her hâlde yalnızca basit bir tesadüf olamaz.

Haruspex[1]

Sonuç

Günümüzden binlerce yıl önce Ural-Altay dilini konuşan birçok grup insan doğudan gelerek Akdeniz havzasına.ve tüm Batı Avrupa yarımadasına yerleş­mişlerdir. Bu gruplardan Etrüsk adı verilen ve bugünkü İtalya’da iz bırakmış olan Roma öncesi medeniyetin dili ve yazısı hâlen tam olarak çözülememiştir. Etrüskçe ile Türkçe arasında hiçbir ilgi bulunmadığını ve göze çarpan benzerliklerin birer tesadüf olduğunu savunanlara karşı artık bilimsel gerçeklerle çıkma­nın vakti geldiği kanısındayım.

Etrüskçenin tam olarak çözülemeyişinin esas nedenlerinden biri de Erken- Etrüsk olarak adlandırdığımız kültürün Yunan etkisi altında tanınmayacak dere­cede değişmiş olmasıdır. Bu olgu kabul edilmediği sürece, yani asıl olanla ödünç alınan birbirinden ayırt edilmediği sürece, Etrüskçenin çözülebileceğine dair fazlaca umut beslememek gerekir. Bu ayırımı ise belki de Etrüskçenin dı­şında sağlamak gerekecektir. Önce Asya’dan Avrupa’ya ve Anadolu yarımada­sından Akdeniz adalarına yayılmış olan yazıtları tam olarak okuyup anlamak ve bu kadim Ural-Altay dili ile Türkçenin (veya proto-Türkçenin) ilişkisini ortaya çıkarmak gerekmektedir. Bu amaç gerçekleşince Etrüskçeyi okuyup anlamak bir sorun olmaktan çıkacaktır.

Doç. Dr. Haluk BERKMEN


[1] Jean-Paul Thuillier, Les Etrusques, Gallimard 1990; ISBN : 2-07-0530264, s.41.
[2] Rick Gore “The Eternal Etruscans “, National Geographic, Vol. 173, No. 6, Haziran 1988, s.696.
[3] Ernst Doblhofer, Voices In Stone, Granada 1973; ISBN : 0-586-08119-4,   s.297.
[4] Ellen Macnamara, The Etruscans, British Museum Publications, s. 14.
[5] Ref. 2,5.719.
[6] Tımcer Gülensoy, Orhun’dan Anadolu’ya Türk Damgalan, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, ISBN : 975.498.009.8.
[7] “Genetic Analyses of the Tyrolean Ice Man”, Science, Vol. 264, 17 Haziraii 1994, s, 1775.
[8] ‘Ice Man ’ Markings Seen Aj Medical Tattoos., Science, Vol. 268, 7 Nisan 1995, s. 33.
[9] Maurice Pope, Decipherment, Thames and Hudson 1975, ISBN : 0-500-79001-9, s.134.
[10] Ref. 3, S. 231.
[11] The New Encyclopaedia Brttannica, s, 783.
[12] Ref 4, s. 82.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ