ŞEYH SAİT AYAKLANMASI

ŞEYH SAİT AYAKLANMASI

Şeyh Sait Ayaklanmasının Nedenleri

Şeyh Sait ayaklanmasını irdelerken dönemin sosyolojik koşullarının iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Sina Akşin’e göre Türk toplumu 1908 “burjuva demokratik devrimi”ne karşın 1920’lerde hala ortaçağ toplumu görünümündeydi. Türkler arasındaki feodal düzen şeyhler ve ağaların önderliğiyle yürütülüyordu. Şeyhler dinsel önder, ağalar ise toprak sahibi feodal güçlerdi. Bu yapının doğal önderi olan padişah, Halife sıfatıyla şeyhlerin lideri, padişah olarak da ağaların önderiydi. Halk ise yurttaş değil kuldu. Kul efendisine kayıtsız şartsız bağlı olmak durumundaydı. Yani padişahın buyruğu onlar için mutlak itaat edilmesi gereken bir buyruk olduğundan savaşmama emrini alan kullar savaşmayacak, düşmana karşı koymayacaktı. İsyanları olanaklı hale getiren toplumbilimsel ideolojik altyapı bu şekildeydi.[1]

Anadolu’da Müslüman nüfusun önemli bir kısmını oluşturan Kürtler’in milliyetçiliği bölgedeki ideolojiler arasında yeni sayılabilirdi. Kürtler, aşiret çizgileri doğrultusunda bölünmüşlerdi ve Kürt beylerinin II. Mahmut döneminde bastırılmasından sonra Kürt toplumu artan biçimde parçalanmıştı. II. Abdülhamit, Hamidiye Alayları ile onların savaşçılıklarından yararlanmış, Jön Türkler Hamidiye Alaylarını kaldırmış fakat kısa süre sonra kamu düzenine ait sorunlar artınca milis güçler biçiminde yeniden aktif hale getirilmişlerdi. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Kürt Teavün Cemiyeti başta olmak üzere bazı Kürt cemiyetleri kuruldu. Dinde reform yanlısı olan Said-i Nursi de bu cemiyetin üyesiydi.[2]

Şubat 1925’te, Güneydoğu Anadolu’da birkaç gün içinde tehdit edici boyutlara ulaşan isyan, denizden ve önemli şehirlerden uzaklığı dolayısıyla İmparatorluğun fiili olarak ulaşamadığı,

Türkiye’nin en gerisindeki bölgede meydana gelmişti. Burası, yaşayanların çoğunun göçebe, çoban ya da savaşçı olduğu oldukça dağlık bir bölgeydi. Feodal liderlerin önemli ölçüde bağımsız bir yapı elde ettiği ve kendi adlarına vergi topladıkları alanlardı. Kısaca Osmanlı Kürdistan’ında yaşam medeniyetten ve bilimin sağladığı yararlardan uzak adeta ortaçağ koşullarındaydı. Sultan, Kürtler’in[3] savaşçılıklarını, onları bölgedeki Hıristiyanlar’a, Ermeni ve Nasturi’lere karşı kullanarak canlandırmıştı. Lozan Barışı bölgede bağımsızlık hayalleri kuran feodal güçler için yıkım olmuştu. Ankara Hükümeti’nin laik eğilimleri, saltanat ve hilafetin kaldırılması ve diğer dine karşı uygulamalar bölgede yaşayanların kızgınlığına yol açmıştı.[4]

Şeyh Sait ayaklanması öncesinde özellikle Milli Mücadele sırasında, Kürtler’in ayrılıkçı girişimlerinin önüne geçilmeye çalışıldığı, işgal güçlerine karşı Kürtler’in de kazanılma çabası bilinir. Mustafa Kemal Paşa’nın bu konu üzerine dikkatle eğildiği açıkça anlaşılmaktadır.[5] 25 Mart 1920’de Ankara’dan Kâzım Karabekir Paşa’ya çektiği telgrafta konunun hassasiyetine işaret eder:

“İstanbul işgali olayının Diyarbakır yöresindeki Kürtçüleri canlandırdığı Cevdet Bey’den bildiriliyor – 13. Kor. K. Albay Cevdet Bey. Kendisi Arap – Seçimlere başlamaktan korkuyorlar. Cevdet Bey ’in güçsüzlüğü Diyarbakır’da pek zararlı biçimde beliriyor. Kendisine Kurulca yazıldı. Sizin de yüreklendirmeniz uygun olur.

Temsilciler Kurulu Adına Mustafa Kemal ”.[6]

Kürtler’in Milli Mücadele’ye kazanılması konusunda Kâzım Karabekir Paşa’nın umutlu olduğu görülür. Kâzım Karabekir Paşa, İstanbul’un işgali meselesinin Kürt aşiretlerine de anlatılmasıyla, vatan ve dinin korunması için açılacak mücahedeye ya tamamen dünya yüzünden kalkmak ya da düşmanları ortadan kaldırıncaya kadar mücadele etmek kararlarını bildirdiklerini ve bu konuda pek çok telgraf aldığını belirtir ve “Şarkta sükûnet, birlik Kürtler arasında dahi temin edildiğine mukabil garptan fena sesler gelmeye başlıyordu” diyerek asıl tehlike olarak Anzavur isyanlarını işaret eder.[7]

Ama 1925’teki ve sonrasındaki Kürt ayaklanmalarının önüne geçilememiştir. Bu konuda sosyal etmenlerin yanında bölgedeki ekonomik, kültürel ve siyasal koşulların etkisi de yadsınamaz.

Zürcher, Ermeni halkının Doğu vilayetlerinden çıkarılmasının yani ortak düşmanın ortadan kalkmasının iki halkı karşı karşıya getirdiğini savunur. İstanbul’da 1918 yılında Kürdistan Teali Cemiyeti kurulmuştu. Yine de Kurtuluş Savaşı sırasında milliyetçilere karşı tek büyük Kürt ayaklanması olan Dersim bölgesindeki aşiretlerin özerklik isteğiyle çıkardıkları ve kolayca bastırılan ayaklanma dışında Kürtler genel olarak, İngiliz ajanlarının çabalarına ve Sevr’de kendilerine özerklik verilmiş olmasına rağmen Milli Mücadele hareketine destek verdiler. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde hatta Temsil Heyeti’nde bile Kürt temsilciler bulunuyordu. Fakat Lozan Barış Antlaşması’nda Kürtler’den hiç söz edilmemiş olması ve Mustafa Kemal Paşa dâhil milliyetçi liderlerin bağımsızlık savaşı sırasında verilen özerklik sözlerinin unutulmuş olması Kürt milliyetçilerini hayal kırıklığına uğrattı. Eski milis subayları 1923’te Azadi (Özgürlük) Cemiyetini kurdular. Cemiyetin ilk kongresini 1924’te düzenleyen Şeyh Sait idi. Bölgede tarikatların etkisi oldukça güçlüydü.[8]

Hilafetin kaldırılması iki toplumu bir arada tutan dini simgeyi yok etmişti. Bunun yanında milliyetçi cumhuriyetin yeni bir ulusal bilinç yaratma çabası doğrultusunda Kürt kimliğine karşı baskıcı bir politika izlemeye başlaması; Kürtçe’nin aleni kullanılmasının yasaklanması, nüfuzlu toprak sahiplerinin ve aşiret liderlerinin zorla ülkenin batısına yerleştirilmesi gibi uygulamalar Kürtler’in tepkisine yol açtı. Bu duruma ilk başkaldırı olarak sayılabilecek isyan hareketi 1924’te Beytüşşebap’taki başarısız isyandı.[9]

Musul konusunda[10] Türk ileri harekâtının hesapları arasında Şeyh Sait isyanı çıktı. İsyana giden süreçte özellikle Kürt Azadi Cemiyeti etkili olmuştur. Şeyh Sait Mayıs 1923’te Erzurum’da kurulan bu gizli örgütün üyeleri arasındadır. Üyeler çoğunlukla Osmanlı ordusu ile eski Hamidiye Alayları’nın zabitanlarıydı. Cemiyet 1924’te Erzurum’da yaptığı yer altı kongresinde en geç Mayıs 1925’e kadar ulusal çapta bir ayaklanma çıkartılması ve bu amaçla dışarıdan destek alınması kararını ele alır. Ayaklanma günü olarak 21 Mart 1925 günü belirlenir. İstanbul’da Seyyid Abdülkadir ile iletişime geçilir. Abdülkadir ayaklanmayı desteklemeye söz verir. Fakat Nasturi isyanı arasında Azadi taraftarı subayların dağlara çıkması, örgüt içi ihanetler ve hükümetin istihbarat yetkilisinin kendisine İngiliz süsü vererek cemiyetin İstanbul kolunu deşifre etmesiyle girişim başarısızlıkla sonuçlanır. Fakat 13 Şubat 1925’te Şeyh Sait Piran’da kendisine katılan bazı aşiretlerle birlikte ayaklanmayı başlatacaktır.[11]

Başbakan Ali Fethi (Okyar) Bey isyanla ilgili kendisine ulaştırılan istihbarat bilgilerini Meclis’te paylaşırken, muhtemel sebeplere de değinir. Ele geçirilen çeşitli vesikalara ve maktullerden birinin üzerinden çıkan bir mektuba göre, hükümet aleyhine yanlış propaganda yapıldığının anlaşıldığını; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin o havalideki sekiz yüz kişinin katline emir vermiş olduğu ve bunların arasında Şeyh Sait’in de bulunduğu yönündeki kara propagandaya işaret eder. Alınan başka bir rapora göre de “… hadise Padişahlık, Hilafet, Abdülhamid’in oğullarından birinin saltanatını temin gibi irticakâr bir propaganda pûşidesi altında Kürtçülüktür ve umumi olarak kabul edilebilir. Ancak bu, umumiyet içinde fiiliyat Piran’da vakitsizce infilak ettiği için, kuvvetsiz bulunan Piran, Lice, Genç muhiti havzasına mahsur kalmıştır.”[12]

Başbakan Ali Fethi Bey bir asinin üzerinden çıkan başka bir mektuptaki şu bilgileri de aktarır: “Kürdistan’da Hükümet teşkil için dolaşarak Piran’a gelmiş olan Şeyh Sait Efendi’nin maiyetindeki iki mahkûmun derdesti üzerine Piran vakası zuhur eylediği ve iki seneden beri cereyan eden fikir ve sözlerin bugün tatbikatına girişildiği, Şeyh Sait’in Hani’ye taarruz ve oradan Lice ve Genç’e hücum ile Piran’a avdetle Piran’ın merkez yapılacağı aynı zamanda Bitlis, Muş, Erzurum ve Hınıs’ta harekâta başlanacağı[13] ve Türk memurlarının hapis Kürt memurlarının şayanı emniyet bulunanların serbest bırakılması ve olmayanların tevkifi ve hemen çeteler tertibi ile etrafa çıkarılması ve zinhar ahalinin malına, hayatına müdahale edilmemesi ve İslâmiyetin mahvedildiği gün olduğundan, ihyayı dine çalışmaya Cenabı Hakkın Şeyh Efendiyi tavsit eylediği yazılmaktadır.” Şeyh Sait’in İzoli eşrafından Puzan Ağa’ya gönderdiği bir bildiriye göre de; “1300 seneden beri Cenabı Hakk’ın Peygamberi göndermekle dinimizi ikmal eylediği, âdât, münâkahat, muamelât ve tehzibi ahlâkı emreylediği ve asrımızın bunlara ilânı harp eylediği ve bunun için ulema, meşayih, beyler ve ağavatımızın ve hanedanlarımızın bu taarruzu imha ve def edecekleri ve eğer ittihad eylemezsek cümlenin muzmail olacağı” yazılıdır. Fethi Bey, dış meselelerin hallolunmaya başladığı dönemde içeride çıkan bu isyanın pek çok sebebinin olabileceğini fakat bunların halka karşı kullanılmadığını, sadece İslam dininin elden gittiği gibi söylemlere rastlandığını, Şeyh Sait’in kendisine mehdi süsü verdiğini belirtir. Öteden beri Türk milletinin başına gelen felaketlerde hep aynı yöntemin kullanıldığını, en yakın örnekleri olan Otuz Bir Mart Vakası ile Arnavutluk isyanının herkesin hatırında olduğunu, bu olaylardaki provokasyon koşulları ile Şeyh Sait ayaklanması arasında benzerlikler bulunduğunu ileri sürer.[14]

Şeyh Sait Ayaklanması

Fethi Bey, önceki yaz ortalarında çıkan Nasturi ayaklanmasını hatırlatarak asilerin bir kısmının yabancı teşvikiyle güney sınırını geçerek kaçtıklarını, içerde kalanların Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre Bitlis Divan-ı Harbi’nde yargılanmak üzere tutuklandıklarını söyler. Divan-ı Harp Mahkemesi yakalanan kişilerle uzaktan ve yakından ilişkide bulunan Şeyh Sait ismindeki şahsın tanıklığına gerek görmüştü. Bu kişi, bir süreden beri müritleriyle birlikte Genç Vilayeti’nde bir dolaşma yapmış, uğradığı yerde bazı kişilerle özellikle de Hükümet’e muhalif olanlarla gizli görüşmeler gerçekleştirmişti. Bu çaba içinde Piran köyüne uğramış, beraberindeki iki şahsın firari olduklarını fark eden jandarmaların kendilerini tutuklamak istemeleri üzerine jandarmaların etkisiz hale getirilmeleri emrini vermiş ve jandarmalar bu şekilde esir alınmıştır. İsyan bu şekilde başlamıştır.[15]

İsyan öncesinde Halep’te ve İstanbul’da bulunan iki oğlu ile Hınız’da buluşarak, bura larda temas halinde oldukları kişilerden beklediği haberi aldıktan sonra hareketi başlatmıştır. Piran’da 13 Şubat’ta telgraf hatlarını keserek Hükümet’e isyan ettiğini ilan etmiştir. Aynı günün gecesinde Hacı Talât isminde bir asi Genç hapishanesi ve jandarmasına baskında bulunarak silahları ele geçirmiş ve jandarmaları esir almıştır. Çapakçur’da da aynı şekilde Hükümet Konağı’na saldıran asiler burayı ele geçirmişlerdir. Yani isyan Genç, Çapakçur, Lice, Palu ve Hani’ye yayılmıştır. İsyan birden fazla vilayete yayılınca isyanı ortadan kaldırmak görevi orada bulunan Üçüncü Ordu Müfettişi Kâzım Paşa’ya verilmiştir. Bundan sonra askeri önlemler hakkında ayrıntılı bilgiler veren Fethi Bey, maalesef Elazığ’ın asilerin eline geçtiğini fakat Hükümet’in aldığı askeri ve siyasi önlemlerle isyanın en kısa sürede bastıracağını belirtir.[16]

Başbakanın 25 Şubat’ta Meclis’teki bu kapsamlı konuşmasından, alınmakta olan önlemlerin sadece askeri önlemler olmadığı daha geniş kapsamlı ve temelini hukuki düzenlemeden alan önlemlerle sorunun kalıcı biçimde çözümü yoluna gidilmesinin hedeflendiği anlaşılır. Fethi Bey, isyan bölgesi (Genç Vilayeti) ve çevresini kapsamak üzere Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na dayanarak Hükümet’in Örfi İdare ilan ettiğini belirtir. Ayrıca Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda yapılan yeni düzenleme ile de dinin siyasete alet edilmesinin önüne geçilmeye çalışılır. Buna göre; “Dini veya mukaddesatı diniyeyi siyasi gayelere esas veya alet ittihazı maksadıyla cemiyetler teşkili memnudur. Bu kabil cemiyetleri teşkil edenler veya bu cemiyetlere dahil olanlar haini vatan addolunur. Dini veya mukaddesatı diniyeyi alet ittihaz ederek, şekli devleti tebdil ve tağyir veya emniyeti devleti ihlal veya dini veya mukaddesatı diniyeyi alet ittihaz ederek her ne suretle olursa olsun ahali arasına fesat ve nifak ilkası için gerek münferiden ve gerek müştemian kavli veya tahriri veyahut fiili bir şekilde veya nutuk iradı veyahut neşriyat icrası suretiyle harekette bulunanlar kezalik haini vatan addolunur.”[17]

İsyan başladığında Ankara dışında bulunan İsmet (İnönü) Paşa, Ankara’ya döndükten sonraki gelişmelere günlüklerinde yer vermiştir:

21 Şubat 1925: “Reisicumhur ile beraber. Onun ısrarıyla sağında bulunacak doğru Çankaya’ya.

Şeyh Sait, umumi din propagandası. Vaziyetin ciddiyet ve ehemmiyeti o derecededir ki Reisicumhur bizzat kendisinin kabine teşkil etmesi. Fevzi Paşa’nın, reisicumhur benim ordu başına suretiyle tedbir almak. Bu fikri Fevzi Paşa’ya gidip teklif ettim.

Vaziyetin ciddiyetini mücadele lüzumunu. Fakat Reisicumhurun gitmesinin erken olduğunu serd etti.

Akşam Fethi Bey’le Reisicumhurla ben, üçümüz. Fethi Bey, heyet-i vekile müzakeratını anlattı. Demokrasi esasatına mugayir bir tedbiri tasvip etmediklerini söyledi. Bunun üzerine münakaşa açıldı. Reisicumhur malum tedbiri Fethi Bey’e açtı. Benim vaziyetim mevzu-ı bahis olmadığını anlayınca ferahladı ve taraftar oldu. ”

23 Şubat 1925: “Bugün Reisicumhur, Ali Bey ve diğer arkadaşlarla görüştü. Tertibi mümkin-i intibâk bulmamışlar. Hükümetin mücadelesini muvafık görenler. Reisicumhur, Fevzi Paşa ile görüştü. Aynı şeyleri söyledi. Akşam avdetinde Fethi Beyle ikisini sofra başında buldum.

Bu halde Şarktan telgraflar geldi. Bizim süvari kıtası bozulmuş. Toplar ve makinalı tüfekleri bırakmışlar. Yalnız karargâh kurtulmuş.

Vaziyet-i umûmiye bu durumda. Fevkalade bir vahamet aldı. Gece çok müteessir idik. ”[18]

İsyanın genişlemesi ve Elazığ’ın elden çıkması, ki asiler burada tutunamamışlar ve bu toplantıdan hemen birkaç gün sonra Elazığ asilerden geri alınmıştı,[19] Başbakan Fethi Bey’e karşı eleştirilerin yükselmesine neden olmuştur. Sina Akşin’e göre isyan Fethi Okyar hükümeti tarafından ilk önce basit bir asayişsizlik olayı olarak algılanmıştı fakat ordu kuvvetlerinin yenilmesi Fethi Bey ve Hükümetini zor durumda bırakmıştı. [20]

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Mevlüt Uluğtekin Yılmaz dedi ki:

    Harika bir çalışma. Doç. Dr. Nurgül Koç Hanımefendi’yi gönülden kutluyorum. Bu ve bunun gibi çalışmalar günümüzde hırpalanan ‘gerçeğin’ hakkını verecektir.
    Böylesi metinler yayımlayarak; Türk milletinin yok edilemez varlığının ve vatanının sonsuz kadar yaşayacağını dünyaya duyuran, http://www.altayli.net sitesini alkışlıyorum.

BİR YORUM YAZ