SEVR PAYLAŞIMI

SEVR PAYLAŞIMI

Sevr Paylaşımı’nın orijinal Osmanlıca metni Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Sevr, toplam 13 bölüm, 433 madde ve eklerinden oluşmaktadır. Konu üzerinde çalışanlar kendilerince önemli buldukları bazı maddeleri eserlerine alarak yorumlama yoluna gitmişlerdir. Ancak Osman Olcay farklı olarak Sevr’den önceki tarihlerde müttefiklerce yapılan çeşitli konferans ve toplantı tutanakları ile buna ilişkin belgeleri Türkçeye çevirerek Sevr’i değerlendirmiştir. Ayrıca Prof. Dr. Nihat Erim Fransızca metni Türkçeye çevirmiştir. Ancak bugün için dili oldukça ağırdır.[1] Biz bu yazımızda Osmanlıca metinden yararlanarak Sevr Paylaşımı’nın genel bir değerlendirmesini yapacağız.

10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Paylaşımı’nı daha iyi değerlendirebilmek için konuyu Şark Meselesi’nin seyri içerisinde incelemek gerekir. Sevr, Şark Meselesi için Avrupalı güçlerin XIX. yüzyıl boyunca yorumladığı şekliyle bir nihai çözüm şeklinde görülecektir.[2] Ancak, çalışmanın sınırlarını aşacak böyle bir teşebbüse girmek yerine bu konuyu dünya kamuoyuna açıklayan bir esere atıfta bulunmakla konunun anlaşılmasına çalışmış olacağız. Bu gelişmeleri inceleyen eser Romen devlet adamı ve diplomatı olan T. G. Djuvara’nın “100 Plan, Haçlı Taassubu, Türkiye Düşmanlığı” adlı kitabıdır.[3] Yazara göre Sevr Paylaşımı’ndan evvel Osmanlı Devleti’ni parçalamak için hazırlanan yüz planın yüzde kırklık gibi büyük bir bölümü Fransızlar, kalan yüzde altmışlık kısmı ise İngilizler, Ruslar ve Macarlar tarafından hazırlanmıştır. I. Dünya Harbi’nden önce yapılan ve savaşa zemin hazırlayan İtalya ve Üçlü Antlaşma (20 Mayıs 1882), Londra Konferansı (16 Aralık 1912-6 Ocak 1913) ve savaş esnasında yapılan beş gizli antlaşma ile birlikte savaş sona erdiğinde imzalanan Mondros Mütarekesi (teslim oluş) ve bu teslimiyetten sonra imzalanan paylaşım dediğimiz Sevr, Osmanlı Devleti’nin sonunu hazırlamıştı. Doğu sorunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılarak ortadan kaldırılmasıyla, İtilaf Devletlerinin lehine çözümlenmiş oluyordu. Aynı zamanda da Türk yurdu bölünüyor ve Türk milletinin yaşama hakkı elinden alınıyordu.[4]

Bilindiği gibi, I. Dünya Savaşı öncesi imzalanan gizli antlaşmalarla savaş sırasında imzalanan gizli antlaşmalar 1917 yılında Rusya’da meydana gelen ve Bolşevik İhtilali adı verilen bir iç mesele ile birlikte Rus Orduları Anadolu’dan çekildikleri gibi, İtilaf Devletlerinden de ayrılmış oluyorlardı. İşte İtilaf Devletlerinden koparken Anadolu’daki paylarını da kaybeden Rusya bu gelişmelerin vahametini de dünyaya duyurmuş oluyordu. Dünyada yankı bulan bu açıklamalar İtilaf Devletlerinden İngiltere ile Fransa’nın Rus içişlerine müdahalesine kadar varıyor ve Rusya’daki yönetimi destekliyorlardı. Ayrıca Rusya’ya savaş da açmış oluyorlardı. Ancak 1919 ve 1920 yılları boyunca İngiliz siyasetini biçimlendiren temel motivasyon, Rusların çekilmesiyle birlikte oluşan boşluğun Fransa veya İtalya tarafından doldurulmasını önlemekti.[5]

Bütün bu gelişmeler olurken yıl 1918 olmuş, Osmanlı İttifakı yenilmiş ve 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi (teslim oluş) ile Osmanlı Devleti Anadolu’nun dışında kalan bütün topraklarını kaybetmiş, ordusu terhis edilmiş, boğazlar elden çıkmış, Toros Tünelleri işgal edilmiş, savaş araç, gereçleri ile tersaneler itilaf güçlerine teslim edilmiş, İtilaf Devletlerinin esirleri kayıtsız şartsız teslim edilirken Osmanlı esirleri İtilaf güçlerinin elinde kalmaya devam etmişti.

Ayrıca, İtilaf Devletlerinin kendileri açısından güvenliklerini tehlikede gördüklerinde Anadolu’nun stratejik noktalarını işgal edebilecekleri gibi doğuda yer alan ve adlarına da “Vilayet-i Sitte” denilen (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput ve Sivas) illerinde herhangi bir karışıklık çıkarsa buraları işgal edebileceklerdi. Bu iller ve çevresinde yaşayan azınlıklardan herhangi birisinin göstermelik olarak İtilaf Devletlerinin herhangi bir birimine şikayette bulunması bu illerin işgalleri için yeterli olacaktı.

Kısaca özetlemeye çalıştığımız Mondros’un içeriğini oluşturan maddeleri böylece değerlendirdiğimizde Mondros’a mütareke dememiz imkansızlaşmaktadır. Bu daha çok kayıtsız şartsız teslim oluştur. Mondros teslim oluşundan sonra İtilaf Devletleri kendi aralarında daha önceden yapmış oldukları gizli antlaşmalarla “Misak-ı Milli” sınırları içerisinde kalan Anadolu topraklarını işgale başlamışlar, ancak İtilaf Devletlerine sonradan katılan Yunanistan İngilizlerin desteğinde daha önceden İtalyanların payına düşen İzmir’e çıkarma yapmışlar ve ayrıca Batı Trakya’yı da işgal etmişlerdir. Fransızlar Çukurova (Çukurabat) ile birlikte Urfa, Maraş, Antep ve Malatya sınırlarına kadar ilerlemişlerdir. İtalyanlar ise Antalya ve çevresini işgal etmişlerdi. Ayrıca İngilizler, gizli antlaşmalarda Fransızların payına düşen bölgeden hızlı bir şekilde Kerkük ve Musul’a inmişler. Diğer taraftan da Fransız ve İngiliz savaş gemileri boğazlardan geçerek İstanbul’da demirlemişlerdi. Bütün bu gelişmelerden sonra Anadolu’da gelişmekte olan Milli Mücadele ruhuyla birlikte Osmanlı Hükümeti’ne 10 Ağustos 1920 tarihinde adına paylaşım dediğimiz Sevr’i imzalatmışlardı. Mondros Türk milletinin sonu demek olan Sevr Paylaşımı’nın bir önceki aşamasının tamamlanmasıdır.

Sevr Paylaşımı’nın genelde Müttefik Devletlerle (Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya) Türkiye arasında olduğu bilinir. Halbuki, Müttefik Devletlerin yanında ve Türkiye’ye karşı, hatta bazen de onlardan daha saldırgan olan Ermenistan, Yunanistan, Sırp-Hırvat-Sloven, Çekoslovakya, Lehistan, Portekiz, Romanya, Hicaz devletlerinin olduğunu açıkça belirtmemiz gerekir.

Adına “Sevr Antlaşması” denen bu paylaşımın hazırlanışı ve imzalanması aşağıdaki ülkelerin delegeleri tarafından usulüne uygun olarak ruhsatnameleri birbirlerine vermeleri ile kesinleşmiştir. Söz konusu delegeler şunlardır: Britanya Kralı, (Kanada Dominyonu için, Avusturya için, Yeni Zelanda için, Birleşik Güney Afrika için, Hindistan için) Fransa Cumhurbaşkanı, İtalya Kralı, Japonya İmparatoru, Ermenistan Cumhurbaşkanı, Belçika Kralı, Yunan Kralı, Hicaz Kralı, Lehistan Cumhurbaşkanı, Portekiz Cumhurbaşkanı, Romanya Kralı, Sırp-Hırvat-Sloven Kralı, Çekoslovakya Cumhurbaşkanı’dır. Bu delegelerin hazırlamış olduğu paylaşım projesini imzalamak ise Osmanlı delegelerine kalmıştı.

Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından başlangıçtan 27. maddeye kadar Birleşmiş Milletler Cemiyeti üyelerinin görevleri ve yapması gerekenleri detaylı bir şekilde belirleyen belgede Osmanlı’ya kendi güçlerini gösterme isteği görülmektedir.

Bilindiği gibi 13 bölüm, 433 madde ve eklerden oluşan Sevr’in ikinci bölümü Türkiye’nin hudutlarını belirlemektedir. Ancak Türkiye’nin hudutlarını tespit eden bölümü baştan sona kadar dikkatlice okuyacak olursak; anlaşma adı altında yapılan paylaşım sonucunda harita üzerinde Türkiye (Osmanlı) diye herhangi bir siyasî varlığın kalmadığını görürüz.

Türkiye açısından bütünüyle olumsuzluk veya yok olmayı emreden bu anlaşmada siyasi bir varlığı olan devletle anlaşma yapılıyormuşçasına İstanbul, Boğazlar, Kürdistan, İzmir, Yunanistan, Ermenistan, Suriye, Irak, Filistin, Hicaz, Mısır, Sudan, Kıbrıs, Fas, Tunus, Bingazi ve Ege Adaları’nı ayrı ayrı ele alarak, bu yerlerin yönetimi hakkında detaylı açıklamalar yapmayı da ihmal etmemişlerdir. Özellikle İstanbul’un Osmanlı Devleti’nin başkenti olacağını, Osmanlı Hükümeti ile padişahın İstanbul’da ikamet etmek ve Osmanlı Devleti’nin başkentini korumak hususunda serbest olduklarını, ancak Osmanlı Hükümeti’nin bu antlaşma ile tamamlanan sözleşme ve antlaşmalara sadakatle riayet etmezse Müttefik Devletler bu sözleşmenin vermiş olduğu yetkiye dayanarak gerekeni yapabileceklerdir. Osmanlı ise bu kararlara uymayı taahhüt etmektedir. Sevr Paylaşımı’nın detayları bölümler halinde şöyle açıklanmaktadır:

Boğazlar: “Çanakkale, Marmara Denizi ve Boğazını içine alan Boğazlarda gemilerin sefer yapması, gelecekte gerek barış zamanında, gerekse savaş zamanında hangi sancağı taşırsa taşısın bütün ticari ve savaş gemilerine, askeri ve ticari uçaklara açık bulunacaktır. Cemiyet-i Akvam Meclisi tarafından verilen kararın icrası istisna olmak üzere bu son ablukaya tabi değildir. Oralarda savaş hukukundan hiç biri uygulanamayacak ve hiçbir düşmanca hareket yapılamayacaktır.” (Madde: 37). Boğazlarla ilgili hükümler 37. maddeden 61. maddeye (dahil) kadar devam etmektedir. Bu maddeden sonraki maddelerde konunun teferruatı yer almaktadır. İlgili maddeler Boğazlardan gemilerin serbestçe sefer yapmasını, barış ve savaş zamanında hangi bayrağı taşırsa taşısın bütün ticarî ve savaş gemilerine, ayrıca askerî ve ticarî uçaklara açık bulunacağını hükme bağlamaktadır.

Ayrıca, Boğazların yönetimi Yunanlılarla Osmanlı Devleti’ne bırakılacak veya bunların belirleyeceği komisyonca yürütülecektir. Komisyonda ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya temsilcilerinin her biri iki oya, Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan temsilcilerinin her biri de bir oya sahip olacaktı. Böylece Boğazlar, Osmanlı Devleti’nin elinden çıktığı gibi, Boğazları yönetecek komisyonda Osmanlı Devleti temsilcilerine yer verilmemektedir. Boğazların yönetimi Osmanlı ve Yunanlılara bırakıldığı halde daha sonraki cümlelerde Osmanlı temsilcisinden ve dolayısıyla oy hakkından bahsedilmemesi dikkat çekicidir. Türkiye’nin Ege Denizi ile Akdeniz’de hiçbir kıyısı kalmıyordu. Marmara Denizi ile Boğazlar’da Uluslararası Komisyon’un elinde bulunduğundan, Türkiye’nin denize çıkışı sadece Karadeniz’e kalıyordu.[6]

Kürdistan: Siyasi konular arasında önemli yer tutan Kürdistan meselesi 62, 63 ve 64. maddelerde yer almaktadır. Bu maddelerde Kürdistan sınırı Fırat’ın doğusunda gelecekte tespit edilecek Ermenistan’ın güney sınırının güneyi ile Türkiye’yi Suriye ve Irak’tan ayıran sınır çizgisinin kuzeyinde bulunan Kürt unsurunun sayı olarak fazla bulunduğu bölge olarak belirlenecek ve bu antlaşmanın yürürlüğe konulmasından itibaren altı ay içinde İstanbul’da toplanıp İngiltere, Fransa ve İtalya devletlerinden her birinin bir delegesinden oluşacak bir komisyon tarafından tespit edilecektir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al