SELÇUKLU TÜRKİYESİ’NDE TİCARET

SELÇUKLU TÜRKİYESİ’NDE TİCARET

Anadolu’nun görkemli antik şehirleri, önce Pers, arkasından Arap istilâları, bunlar yetmezmiş gibi Bizans’ın katı merkeziyetçi tutumunun sebep olduğu ve müdahale ettikçe daha da derinleştirdiği toplumsal buhranlar yüzünden ıssızlaştı ve savunma ağırlıklı “kale şehir”lere dönüştü. X. yüzyıldan itibaren şehir hayatında görülen canlanma da Balkanlar’la sınırlı kaldı.[1] XI. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Türkmen akınları ve ardından gelen Haçlı Seferleri ise bu içe kapanma ve daralmadan çıkışı sadece geciktirdi.

Benzer yanları olmakla birlikte mahiyeti ve sonuçları itibarıyla Türkmen akınlarını yine de diğerlerinden ayrı değerlendirmek gerekiyor. Herşeyden önce bu akınlar, il tutacakları yerlerde yapılacak her türlü tahribatın sonuçta kendi çıkarlarına zarar vereceğini çok iyi bilen, bu yüzden de bir direnme ile karşılaşmadıkça yağma yapmamayı adet edinmiş[2] sıradan göçebelerin, il tutmak[3] amacıyla göç öncesi yaptığı bir teftiş harekâtıydı. Dolayısıyla ilk Türkmen akınları, geçici ve tahrip edici Pers, Arap ve Haçlı seferleriyle aynı kefeye konmamalıdır. Kısa süreli bir kargaşa ve buhrana sebep olan bu akınlar fizikî yapılardan çok iktidar yapılarını tahrip etti. Merkeziyetçi zihniyetin yerini alan ademi merkeziyetçi göçebe zihniyet, kabilevî siyasî birlik’in dönüşüm geçirmeye başladığı 1175’e kadar hüküm sürdü[4] ve etkileri XIII. yüzyıldan itibaren görülecek olan değişimlere uygun bir zemin oluşturdu.

Kesin deliller olmamakla birlikte, uzun süren göçler sebebiyle fakir düşmüş ve hayatını devam ettirebilmek için haydutluk yapmak zorunda kalan bazı Türkmen ailelerin, ilk akınların sebep olduğu kargaşa ortamından da istifade ederek yaptığı baskınlar ticareti sekteye uğratmış olabilir. Fakat kökünü tamamen kazıyamasalar da yerel Beglerin, hâkim oldukları bölgelerde çıkarlarını zedeleyen bu tür çete faaliyetlerine bir süre sonra engel oldukları tahmin ediliyor. Çünkü yerleşiklerin ilk Türkmen akınlarına yönelik şikayetleri arasında, ticarî faaliyetleri de sekteye uğrattıklarına dair yaygın bir şikayetin olmaması bu tahmini güçlendiriyor. Geçim biçimi hayvancılığa dayanan Türkmenler, üretemedikleri ürünlerin bir kısmını aynî ya da nakdî olarak yerleşiklerden satın aldıkları için, onlarla olan ticarî ilişkilerine özel önem veriyorlardı. Dolayısıyla barış dönemlerinde yerleşiklere yaklaşarak ortak bir hayat oluşturuyorlardı.[5] XII. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Beyşehir Gölü (Lake Pousgousse) civarındaki yerleşik ahali ile “Konya Türkleri” arasında ticarî ilişki “aile ve din bağlarından daha kuvvetli” bir hâl almıştı.[6] İkinci Haçlı Seferi’ne katılanlar ise Türkmenlerle Grek köylüsü arasında kurulan alış-veriş ilişkisi karşısında şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi.[7] Bu manzaraya belli bir bölgede değil, Yarımada’nın her yerinde rastlamak mümkündü. Nitekim gayrimüslim ahalinin bu ilişkisine engel olamayan Bizans imparatoru hıncını, Ermeni ve Süryani tüccarların İstanbul’daki (Konstantinopolis) kiliselerini yıktırarak (1094-5) almıştı.[8]

Bizans’ın müdahaleleri amacına hiç bir zaman tam anlamıyla ulaşamadı. Yarımada’da yaklaşık bir asır hüküm süren göçebe zihniyetin uzlaşmacı ve esnek tavrı, sadece sıradan yerleşik ahaliyi memnun etmedi, serbestliği seven büyük-küçük pek çok taciri de Yarımada’ya çekti.[9] Bu tutum, göçebe hâkimiyetindeki Orta Asya’da olduğu gibi burada da ticarî canlanmaya sebep oldu.[10] Selçuklu ekonomisinin temel dinamiği ticaret hacmindeki[11] genişlemeyle birlikte şehirler surlarının dışına taşarak, kasvetli istihkâmlardan, farklı kültürlerden insanların her türlü mübadeleyi yaptığı canlı ticaret merkezlerine dönüştü.[12]

Bu arada amaçları farklı olmakla birlikte, Selçuklularla aynı dönemde Yarımada’da hâkimiyet mücadelesi veren bir başka güç Latinleri de bu denklemin içine yerleştirmek gerekiyor. Özellikle Venedikliler XI. yüzyıldan beri Akdeniz ve Karadeniz ticaretine hâkim olabilmek, Doğu’nun kıymetli emtiasını ucuza ve kolay yoldan temin edebilmek için, başta Bizans olmak üzere, Batı Asya’daki siyasî güçlerle işbirliğin her türünü deniyordu.[13] Sahil şehirlerini ele geçirip ticarete müdahale edecek konuma gelince, bu kez Selçuklu Devleti ile ilişkiye geçecektir.

Eski dünyanın tacirleri Yarımada ile ticaretini sürdürüyordu. Ebu Hamid el-Gırnatî (ö. 1169-70), XII. yüzyılın başlarında Rusya’dan tacirlerin gelip gittiğini rivayet eder.[14] Arap tacirler Kuzey’in zenginliklerini Güney’e, İranlı tacirler Doğu’nun zenginliklerini Batı’ya, Yarımada üzerinden ulaştırıyordu. Nitekim 1135 senesinde, aralarında dört Hıristiyanın da bulunduğu yaklaşık 400 İranlı tacirden müteşekkil bir kervan İstanbul dönüşü, Mar Theodorus yortusu gününde kara saplanmış ve tacirlerin hepsi ölmüştü.[15]

Ulaşımın binbir güçlüğü daha çok kazanma arzusuyla yanıp tutuşan tüccarı yıldırmıyordu ama güvenlik her zaman önde geliyordu. Başka sebepleri olmakla birlikte II. Kılıçarslan (1155-1192) bu amaçla, muhtemelen 1175’den sonra, canlı bir ticaretin cereyan ettiği Antalya (Attaleia), Konya (Ikonion), Aksaray ve Kayseri (Kaisareia) güzergâhında ilk kervansarayı inşa ettirdi. Sonra emirleri onu takip etti. [16] Sultan bu güzergâhda cereyan eden ticareti tamamen denetim altına alabilmek için Antalya’yı da ele geçirmek istiyordu. 1182’de ilerlemiş yaşına rağmen şehri kuşattı, fakat zapt edemedi.[17] Başarısızlıkla sonuçlanan bu teşebbüsü Selçuklu Devleti’nin dönüşümüne büyük bir ivme kazandırdı. Çünkü göçebe siyasî ve askerî donanımının bu şehirleri ele geçirmek için yeterli olmadığı, yerleşik siyasî ve askerî yapılanmanın gerekliliği anlaşıldı. Bu da bölgedeki geleneksel mücadele araçlarını çok iyi bilen ve bu günü sabırla bekleyen yerleşik unsurların siyasî yapıya hulul etmesini kolaylaştırdı. Mevcut siyasî yapı üzerinde yerleşik zihniyet’in hâkimiyeti arttıkça, olumlu veya olumsuz anlamda ticaret ve siyasetin birbirine müdahalesi de o ölçüde artacaktır.[18]

Levant’da yaklaşık bir asırdan fazladır acımasızca cereyan eden ticaretten pay kapma kavgasında yerini alabilmek ve bunun siyasî sonuçlarıyla baş edebilmek için, daha önce izlenen tamamen serbest ticaret siyasetinden geri adım atma düşüncesinin, XII. yüzyılın sonlarına doğru Selçuklu merkezine yavaş yavaş hâkim olmaya başladığı dikkati çekiyor. Bundan sonra karşıdan gelen güç gösterilerine, tehdit, misilleme, sulh veya bunlar da çözüm getirmez ise askerî seferler düzenleyerek karşılık vermeye başladıkları görülür. Nitekim Bizans İmparatoru III. Aleksios Angelos (1195-1203) Konya-İstanbul arasında ticaret yapan Selçuklu tebaasından Grek ve Türk tacirlerin mallarına el koyup kendilerini de hapsedince, I. Gıyasüddin Keyhüsrev de (1192-1197) Mısır hâkimi el-Aziz’in (1193-1198) Antalya yolu ile İmparator’a gönderdiği atları ve hediyeleri müsadere etmişti. Bunun üzerine iki devlet arasında ihtilaf çıkmış ve Sultan istekleri kabul edilmeyip tacirler serbest bırakılmayınca aralarındaki andlaşmanın bozulduğunu ilân ederek Bizans topraklarını istilâ etmişti.[19]

Aynı İmparator’un bir süre sonra Giresun (Kerasous) yakınlarında batan bir geminin yükünü kurtarmak maksadıyla gönderdiği kadırgalar, Samsun (Aminsos) sahiline yanaşan gemileri yağmalamış, tüccarların bir kısmını esir etmiş, bir kısmını da öldürmüştü.

Tüccarların İmparator’a yaptıkları şikayetler bir sonuç getirmeyince, mağdur Konyalı tacirler durumu Selçuklu Sultanı Rüknüddin Süleyman’a (1197-1204) arz etmiş, Sultan da kendi tebaasına ait tacirlerin mallarının iadesini İmparator’dan talep etmişti. İşin daha fazla büyümesinden çekinen İmparator, suçu amirali Konstantin Frangopoulos’a yükleyerek tazminat ödemeyi ve Sultan’a yıllık haraç vermeyi kabul ederek geri adım atmıştı.[20] Siyasî çekişmelerin ticarete etkisi bazen o kadar büyük boyutlara varıyordu ki, pek çok insan bu gelişmelerden mağdur olabiliyordu. I. Theodoros Laskaris (1204-1222) ile çatışmaya giren ve Karadeniz kıyılarını ele geçiren Trabzon hâkimi David Komnenos (1204-1214), İbnü’l-Esîr’e (ö. 1232) göre 602 (1205) senesinin hemen öncesinde “denizi kapamıştı”.

Bu esnada Selçuklu Devleti de kendi iç meseleleriyle uğraştığından müdahale edememiş, ne Karadeniz havzasından ne de İslam dünyasından gelen tacirler yollarına devam edebilmişti. Sivas’ta (Sebasteia) yığılıp kalan tacirler yol açılmayınca büyük sıkıntılara düşmüş, kâr etmek şöyle dursun sermayeyi kurtarabilenler kendilerini talihli saymışlardı. Bu arada tahtı ikinci kez ele geçiren Sultan I. Gıyasüddin Keyhüsrev (1205-1211) duruma müdahale etmek ve Karadeniz kıyılarını ele geçirmek için bir sefer düzenlemişse de başarılı olamamıştı.[21]

Antalya’nın zaptı maksadıyla çıktığı seferin görünürdeki gerekçesi de farklı değildi. İskenderiye’den Antalya’ya gelen Horasanlı, Iraklı ve başka memleketlerden tüccarlar şehrin ileri gelenlerince soyulunca Sultan’ın huzuruna çıkmışlar, başlarına gelenleri bir bir anlatmışlardı.[22] Sultan mağdurların dertlerini dinleyip haklarının alınacağı, uğradıkları zararın da hazineden tazmin edileceği sözünü verdikten sonra, Antalya’ya askerî sefer için fermanlar çıkartmıştı.

I. Gıyasüddin Keyhüsrev hazırlıklarını tamamlar tamamlanmaz Antalya’ya intikal etti ve şehri kuşattı. şehir denizden yardım aldığı için bir türlü teslim alınamıyordu. Sultan’ın ısrarlı tutumu üzerine daha fazla maddî ve manevî zarara uğramak istemeyen Rumlar, Latinlerle yaptıkları ittifakı bozarak Sultan ile anlaştılar.[23] Bu fırsatı iyi değerlendiren Sultan, içerden Rumların da yardımıyla 603’te (1207) şehri zapt etti. Bir kaç gün yağma yapıldıktan sonra yağma’nın sona erdiği ve ahalinin yerlerine yurtlarına dönebileceği duyruldu. Sultan azatlı kölesi Mübarizüddin Ertokuş b. Abdullah’ı vali ve sü başı olarak atadı. Bir süre şehirde ikamet ettikten sonra Konya’ya dönmek için yola çıktı. Antalya’dan bir menzil ötesinde Dudan’a gelince bir mola verdi. Burada, yağma sonucu ele geçen “ganimetin 1/5’i hazineye alındıktan” sonra, tacirlerin zararlarının tek tek tespit edilip ödenmesini, noksan kalan kısım olursa bunun Mübarizüddin’in emrine bırakılan paydan, bunun da yetmemesi durumunda da “devletin hazinesi”nden karşılanmasını, ayrıca Selçuklu hâkimiyetindeki yerlerde “ne ticareti yapılırsa yapılsın, hangi tacir geçerse geçsin, başta bâc ve ‘ubûr olmak üzere, o zamana kadar alımakta olan bütün ticarî vergilerin kaldırılmasını” emretti.[24]

XIII. yüzyılın sonlarına doğru eserini kaleme alan İbn-i Bibi (ö. 1296 sonrası) çok önemli malumat vermekle birlikte, yüzyılın başlarında cereyan eden Antalya’nın zaptı ve sonrası ile ilgili haberleri birbirine karıştırmıştır. Antalya ele geçirildikten bir süre sonra, muhtemelen 1207-1209 arasında, bu şehirde ticarî çıkarları bulunan siyasî güçlerle, I. Gıyasüddin Keyhüsrev’in andlaşma yapmak zorunda kaldığı ve bu andlaşmalarda bir takım imtiyazlar verdiği bilinmektedir. Müellif, vergi kaldırmanın bir imtiyaz olduğunu bildiği halde bunu Sultan’ın bir ihsanı gibi göstermiştir. Halbuki Akdeniz ticaretinin bu önemli merkezi askerî olarak ele geçirilse de, burada ticarî çıkarları olan, başta vergi muafiyeti olmak üzere pek çok ayrıcalığı çok önceden elde etmiş güçlerin haklarını birden ellerinden almak mümkün değildi. Ancak Selçuklu Devleti fiskalist batıasya devleti’ne dönüşmede belli bir mesafe kat edip güçlendikçe bu andlaşmalar artık mütekabiliyet esasına göre düzenlenecek ve küçük orandada (%2) olsa gümrük konacaktır.

Antalya, Bizans döneminde de Venedikliler için önemli bir ticaret merkeziydi. Daha 1082’de I. Aleksios Komnenos’a (1081-1118) yardım karşılığında Bizans ile yapmış olduğu bir antlaşma gereğince Antalya başta olmak üzere Bizans’ın hâkimiyeti altındaki sahillerde, adalarda ve şehirlerde büyük bir ayrıcalıklar elde etmişlerdi. Selçuklular ile yapılacak antlaşmalarla mukayese etmek için bu antlaşmanın hükümlerine kısaca temas etmek gerekiryor. Bizans memleketlerinde her türlü vergiden muaf olarak serbestçe ticaret yapabileceklerdi. Antlaşmaya göre Lazkiye (Laodicee) ve Antakya’dan kıyı boyunca o dönemde henüz Selçuklu hâkimiyetine girmemiş Kilikya’da Mamistra (Mopsueste), Adana (Adatia), Tarse, Pamfilya’da Antalya, kuzeye doğru, Sakız, Efes, Foça (Foglia)’da biten bir hattan Yunanistan’a geçer ve burada bir dizi ticaret merkezlerini de içine aldıktan sonra Edirne, Apros üzerinden Megalopolis’e (İstanbul) kadar pek çok ticaret merkezinde istedikleri gibi ticarî faaliyetlerini yürütebileceklerdi. Üstelik İstanbul’da Venediklilere özel bir mahalle de tahsis edilecekti. Bizans’ın hâkimiyeti altındaki yerlerde yaşayan Venedik tebaası imparatorluğun yargı yetkisi dışında kendi kanunlarına göre yargılanma (exterritorialite des lois) ve aralarındaki anlaşmazlıklarda özel mahkemeler kurma hakkı verilecekti. Ayrıca Venedik’i yüceltici unvan ve bağışlar verilecekti. Böylece Venedik Doğu’da ilk müstemleke imparatorluğunu kurdu.[25]

1082’de Anadolu’nun büyük bir kısmı Türkler tarafından zapte dilmiş olmasına rağmen Venedikliler siyasî muhatap olarak Bizans’ı kabul ediyordu. Çünkü Yarımada’nın önemli liman şehirleri hâlâ Bizans’ın hâkimiyeti altındaydı. Venedikliler 1082’de elde ettiği bu ayrıcalıkları korumak için Levant ticaretinden tamamen çekilinceye kadar elinden ne geliyorsa yapacaktır. Nitekim I. Manuel Komnenos (1143-1180) onlara bu önemli ticaret merkezinde serbestçe ticaret yapma hakkını, 1148 tarihli buyruğuyla tekrar tanıdı ve 1199 tarihinde III. Aleksios Angelos bunu yeniledi.[26] 1204’den sonra da yarımadada siyasî bir güç haline gelen Latinler, aynı dönemde Selçuklukluların sahil şehirlerini bir bir ele geçirerek gücünü daha da artırması üzerine, bu defa yarımadadaki siyasî muhatabı olarak Selçukluları görmeye başlayacaktır. Özellikle Venediklilerin, İtalyan asıllı Aldobrandini’nin idaresindeki Antalya şehri Selçukluların eline geçince, bu bölgelerdeki imtiyazlarını kaybetmemek için yeni hâkimlerle derhal bir andlaşmaya oturacağı aşikârdı. Nitekim şehrin Selçuklular tarafından ilk ele geçirilişinin (1207) hemen akabinde bir ticaret ve dostluk andlaşması imzaladılar. Andlaşma talebi her zaman olduğu gibi Venedikliler tarafından gelmiş olmalı. Çünkü Sultan, şehri Latinlerden nefret eden Rumların yardımıyla zapt etmişti. Bunun karşılığında da Rumlar şehirde ayrıcalıklı konuma gelmişti. Fakat daha sonra Rumların Selçuklu yönetimine isyan etmesi, Sultan’ın taraf değiştirdiğini gösteriyor. Çünkü 1204’den sonra yarımadada artık ciddî bir siyasî güç haline gelen Latinlerle dostluk tesis etmek, yarımada’daki siyasî dengeler açısından Selçukluların da işine gelmiş olmalı.

Antalya’nın ele geçirilmesi burada çıkarları olan güçleri bir anda Selçuklu Devleti’nin muhatabı haline getirmişti. İhtiyaçlarının büyük bir kısmını Türkiye ve Suriye’den karşılayan Kıbrıs Krallığı, kendisi için hayatî önemi haiz Antalya şehri Selçukluların eline geçince, Selçuklu Sultanlığı’na yakınlaşarak bir ticaret ve dostluk antlaşması imzaladı. Bu antlaşmanın tarihi kesin olarak bilinmiyorsa da Kıbrıs Kralı Hugue’ün (1210-1218) Sultan I. İzzeddin Keykâvus’a (1211-1220) gönderdiği Ocak 1214 tarihli mektupta geçen “Aramızda altı yıldan beri yeminle tasdik edilmiş dostluk var…”[27] ibaresi, münasebetlerin 1207 veya 1208 tarihinde -krallığın Gautier de Montbeliard’in niyâbetinde iken- başladığını ortaya koyuyor.[28] Mamafih Selçukluların Antalya’daki hâkimiyeti çok uzun sürmedi, şehri elleriyle Selçuklulara teslim eden Rumlar Sultan I. Keyhüsrev’in ölümünden sonra isyan çıkartarak, şehirdeki müslümanları katledip mallarını ve mülklerini talan ettiler.[29]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ