SELÇUKLU-GÜRCÜ İLİŞKİLERİ

SELÇUKLU-GÜRCÜ İLİŞKİLERİ

Türklerin tarihte kurduğu büyük devletlerden birisi şüphesiz Büyük Selçuklu Devleti’dir. Bu devlet yaklaşık olarak bir buçuk asır gibi kısa sayılabilecek bir süre varlığını sürdürmüş olmasına rağmen hem geniş bir coğrafyada hüküm sürmüş olması hem de Anadolu Selçuklu ve Osmanlı devletleri için temel teşkil etmesi açısından büyük bir öneme sahiptir. Selçukluların hakim oldukları geniş coğrafya içinde stratejik önemi sebebiyle Kafkasya’nın özel bir yeri vardır. Bu bölgenin en önemli siyasi gücü ise Gürcistan’dır. Bu yazıda Büyük Selçuklular ile Gürcüler arasındaki siyasî ilişkiler üzerinde durulacaktır. Büyük Selçukluların devamı olan Anadolu Selçukluları ile Doğu Anadolu’da kurulan Türk devletlerinin Gürcülerle ilişkileri ise ayrıca ele alınması gereken önemli konulardır. Ayrıca Ahıska’da XI. yüzyıl mimarisi örneklerinden bir mescidin bulunması, Selçuklu- Gürcü ilişkilerinin dil, edebiyat, kültür ve sanat alanlarında da araştırma konusu yapılmasının gerekliliğini göstermektedir.

Türkler ve Gürcülerin Müslüman Araplarla temasları aynı döneme rastlar. Hz. Ömer döneminde İran’ın fethinden sonra İslâm ordularının bir bölümü Horasan’a hareket ederken diğer bir bölümü Kafkasya’ya yöneldiler. Bundan bir süre önce Gürcistan’ın doğusu ile Kafkasya’nın önemli bir bölümü, İran Sasani İmparatorluğu’na bağlı idi. Müslümanların Gürcülerle ilk ilişkileri, sahabî Habib b. Mesleme’nin 22/643’de Azerbaycan bölge komutanı Süraka b. Amr tarafından Tiflis fethine memur edilmesiyle başlamış oldu. Bu sefer sonuçsuz kaldı, fakat Habib 25/645’de Ermeniye’deki fetihlerden sonra Tiflis’e kadar ulaşmayı başardı ve şehri kuşatarak Gürcüleri İslam hakimiyetini tanımaya çağırdı. Kıymetli hediyelerle barış yapmak üzere gelen elçiye, yıllık cizye ödemelerine karşılık Gürcülerin canları, malları, mabetleri ve dinlerine dokunulmayacağını taahhüt eden bir emanname verdi. Bu başarısı sebebiyle “Gürcistan fatihi” olarak anılan Habib, Belazurî’ye göre bu sefer sırasında Samshe ve Şavşat bölgelerini de fethetmiştir.

Bu ilk fetihlerden sonra Doğu Gürcistan’daki İslam hakimiyeti, Emeviler ve Abbasiler döneminde de devam etti. Başkenti Kutais olan Batı Gürcistan’daki Abhaz-Gürcü krallığı ise Bizans desteğiyle varlığını korudu ve kısa sürede diğer küçük devletler üzerinde hakimiyet kurarak III. Bagrat döneminde (975-1014) Tiflis dışında kalan bütün Gürcistan topraklarına sahip oldu. Aynı dönemde giderek zayıflayan Abbasiler, Kafkasya’daki otoritelerini kaybettiler. Abbasilerin hakimiyetlerini kısmen devrettikleri bölgedeki emirliklerin bağımsız hareket etmeye başlamaları da Gürcülerin işini kolaylaştırdı.

İlk Selçuklu-Gürcü Teması

Bu sırada Karahanlılar ve Gaznelilerin tazyiki sebebiyle bunalan Selçuklular bir yandan bu devletlere karşı varoluş mücadelesi yürütürken diğer yandan devamlı kalacakları bir yurt arıyorlardı. Bu çerçevede Çağrı Bey komutasında batıya bir keşif seferi düzenlediler (1018-1021).

Çağrı Bey, 1018’de Doğu Anadolu’daki muvaffakiyetlerden sonra Nahçıvan bölgesine yöneldi ve karşısına Gürcülerin çıkmaması üzerine akınlar düzenleyerek bölgeyi hakimiyeti altına aldı. Çağrı Bey’in bu başarılı seferi sırasında Bizans sınırında Ermeni ve Gürcü kumandanlarıyla muharebeler yaptığı ve birçok muvaffakiyetler elde ettiği de belirtilmektedir. 1021’de Tuğrul Bey’in Nahçıvan’a geldiği, fakat karşısına çıkan Liparit’in ordusundan çekinerek kaçtığı iddiası doğru olmamalıdır. Zira hem sefer Çağrı Bey komutasında yapılmıştır, hem de başarılı olmuştur. Gürcü tarihçiler Selçuklu ordularının ilk kez Güney Kafkasya’da göründükleri tarihi, XI. yüzyılın otuzlu yılları olarak kabul etmektedirler. Bu ilk akınlarla birlikte Gürcistan sınırlarına dayanan Selçuklular, komşu bölgelere yerleşmeye başladılar.

Selçukluların Gürcistan sınırına dayandıkları bu dönemde Tiflis ve çevresi Arap hakimiyetindeydi. Dar bir alana inhisar eden Tiflis Emirliği, Caferiler hanedanı tarafından idare ediliyordu ve Gürcistan’ı birleştirmek iddiasındaki ilk Gürcü krallarının en önemli hedefi idi.  Bu hususta IV. Bagrat (1027-1072) zikredilebilir.  Fakat bölgedeki nüfuzu zayıf olan Bizans’ın ona karşı güçlü Gürcü derebeylerinden Liparit’i desteklemesi, güç dengesinin Tiflis Emirliği aleyhine bozulmasını engelliyordu.

Tiflis emiri Cafer b. Ali, 1032’de Liparit tarafından esir alınarak Gürcü kralı Bagrat’a verildi. Fakat bazı feodallerin araya girmesiyle serbest bırakıldı. Bagrat, bu hareketiyle emiri esir alan rakibi Liparit’in itibar kazanmasını engellemiş oldu. Çünkü, Tiflis’in Liparit’in eline geçmesinden korkuyordu. Bir süre sonra Tiflis’i kendisi kuşattı. Kuşatma uzayınca şehirde erzak tükendi ve büyük sıkıntılar yaşandı, fakat şehir düşmedi. 1039-1040’da iki yıl kadar süren ve Kaheti kralının da destek verdiği kuşatmada kıtlık ve yokluk sebebiyle bunalan emir, şehri teslime hazırlanırken bazı Gürcü feodallerin tavassutuyla anlaşma sağlanarak muhasara kaldırıldı. Kuşatma sırasında Cafer b. Ali’ye kendisiyle dostane ilişkileri bulunan Şeddadî emiri Ali b. Musa el-Leşkerî’nin yardım ettiği belirtilmektedir.  İbnü’l-Esir de erzakı biten halkın Azerbaycan Müslümanlarından yardım istemeleri üzerine Gürcülerin muhasarayı kaldırmak zorunda kaldıklarını nakletmektedir.

Cafer’in 1046’da ölümünden sonra varisleri Mansur ve Ebu’l-Heyca, şehir meclisi ile girdikleri iktidar mücadelesini kaybettiler ve Tiflis dışına çıkarıldılar. Bundan sonra şehir meclisi, Tiflis’i Bagrat’a teslim etti. Şehrin tesliminin kararlaştırıldığı sırada Bagrat’ın Daru’l-Celal iç kalesiyle iki kule burcunu ele geçirmiş olduğu veya Batı Gürcistan’da Bizans’ın elindeki Anakopia’nın muhasarası ile meşgul olduğu, fakat Tiflis daha önemli olduğundan kuşatmayı kaldırıp buraya gelerek şehri teslim aldığı şeklinde değişik değerlendirmeler bulunmaktadır. Şehrin Bagrat’a teslimine karşı çıkan İsani mahallesi halkı ise Kür nehri üzerindeki köprüyü yıkarak mücadeleye devam ettiler. İsani’de direnen Müslüman aristokratlardan sonra Liparit’in de mücadele başlatması sebebiyle Bagrat, şehri uzun süre elinde tutamadı. Fakat 1048’de şehir meclisi bir kez daha ona şehri teslim edeceğini bildirdi. Bu sırada Liparit’in esir olarak Selçukluların elinde bulunması sebebiyle rahatça aldığı şehri, Liparit’in serbest bırakılmasından sonra 1051’de yeniden terk etti.

Gürcülerin Tiflis’i ele geçirmek için yoğun çaba harcadıkları dönemde Abbasiler giderek zayıflamakta, buna mukabil kısa sürede İslam dünyasının en güçlü devleti haline gelecek olan Büyük Selçuklular tarih sahnesine çıkmakta idi. Selçuklular kendilerinden çok daha güçlü Gazneli ordularını Dandanakan Savaşı’nda (1040) hezimete uğratıp bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra batıya yöneldiler ve Bizansla büyük bir mücadeleye giriştiler. Daha önce Çağrı Bey komutasında Doğu Anadolu’ya gerçekleştirilen keşif seferinden sonra önemli miktarda Türk toplulukları daha batıdaki bölgelere hareket etmişlerdi ve bu hareketlilik devam ediyordu.

Doğu sınırındaki gelişmeleri kaygıyla izleyen Bizans imparatoru IX. Konstantinos Monomakhos (1042-1055), Liparit komutasındaki bir orduyu, 1045 sonbaharında Şeddadilerin merkezi Duvin’e gönderdi. Fakat, Tuğrul Bey’in gönderdiği Kutalmış emrindeki kuvvetler tarafından yenilgiye uğratıldı. Bu başarıdan sonra Arslan Yabgu’nun oğlu Hasan’ın komutasında ileri harekete devam eden bir Selçuklu birliği Pasinler’in fethine girişti. Fakat Hasan, Liparit tarafından pusuya düşürülerek şehit edildi. Bunun üzerine Tuğrul Bey, İbrahim Yınal komutasındaki bir orduyu Bizans’a karşı gönderdi. Liparit’in de destek verdiği Katakalon emrindeki Bizans ordusu, Selçuklular tarafından Hasankale yakınlarında büyük bir yenilgiye uğratıldı ve Liparit’in de aralarında bulunduğu çok sayıda kimse esir alındı (18 Eylül 1048). Liparit, Selçuklu başkentine Tuğrul Bey’in yanına götürüldü. Onun esir düşmesiyle Bizans, bölgedeki en önemli müttefikini kaybetmiş oldu. O, Selçuklulara karşı olduğu gibi Bagrat’a karşı da iyi bir müttefik idi. İmparator onu serbest bıraktırmak için Tuğrul Bey nezdinde yoğun çaba harcadı. Çünkü Liparit, Bizansın bölgedeki temsilcisi konumunda idi.

Değerli hediyelerle bir elçi gönderen imparator, Selçuklu sultanından Liparit’i fidye karşılığı serbest bırakmasını istedi. Fakat Tuğrul Bey onu fidye almadan serbest bıraktı. İki yıllık esaretten sonra serbest bırakılan Liparit, değerli hediyelerle imparatora gönderildi. Liparit’in yanına gelmesine sevinen imparator da, onu kıymetli hediyelerle Gürcistan’a gönderdi. Tuğrul Bey’in Liparit’i Müslüman olmaya çağırdığını kaydeden Vardabet, esir prensin ne istediğini soran sultana, “Eğer tacirsen beni sat, cellatsan beni öldür ve eğer padişahsan beni bedelime mukabil serbest bırak” dediğini, sultanın da cevaben “Ben ne seni satın alacak tacir, ne de senin celladın olmak isterim; ben bir padişahım, istediğin yere gitmek için serbestsin” diyerek onu serbest bıraktığını belirtmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al